YAZILAR  |  GAZETE ARŞİVİ  |  HABER ARŞİVİ  |  21 EYLÜL KOMPLOSU  

'İşte O Gün Sizi Tanrılar Bile Kurtaramaz!'

YEŞİM ERGÜN

16 Şubat 2012

 

Devlet "üç ayda PKK'yi yok etme" hedefini tutturamadı. KCK Savcısının, PKK ile Oslo'da yapılan görüşmelere katıldıkları geçtiğimiz aylarda basına sızdırılan ses kayıtlarıyla ortaya çıkan eski ve yeni MİT müsteşarlarını şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırması, çağrılanlardan MİT müsteşarı Hikmet Fidan'ın o toplantılara Başbakanın özel temsilcisi olarak katılmış olması, üç yıldır 10 binden çok gözaltı, 6 binden çok tutuklama yapılarak sürdürülen KCK soruşturmalarının gelip dayandığı nokta açısından ibret verici oldu: Gerçekten herkes KCK'li olabilirmiş!

Başbakan’ın muhalefeti yok etmek amacıyla oluşturduğu KCK çuvalı kendini vurdu. Binlerce Kürt  siyasetçi, devrimci, aydın, yazar, feminist tutuklandığında  başbakan bizimle bir alakası yok, yargının işine karışamayız, yargının üstünlüğü her şeyden önce gelir diyerek tüm faşizan uygulamalara kılıf üretirken , işin ucu kendine, MİT’ine geldiğinde hızlıca “MİT mensupları veya özel bir görevi ifa etmek üzere Başbakan tarafından görevlendirilen kişilerin, özel yetkili ağır ceza mahkemeleri kapsamındaki suçlarla ilgili soruşturmalarının Başbakanın iznine" bağlanmasını öngören kanun teklifi meclise gönderildi. Başbakan bir kez daha yargının nasıl işlediğini bizlere hatırlatarak kendi yargılanamaz özel çetesini kurma yolunda hamlesini yaptı.

Köşe yazarlarının saflaşmasına bile baktığımızda kavganın  cemaat-başbakan arasında şekillendiği, ortada bir devlet krizi olduğu anlaşılmaktayken, krizin üstü örtülmeye çabalanmakta; bizim zihni sinir bazı liberallerimiz ise bu  kavgadan  demokrasi çıkacağı söylemlerine  başvurarak Başbakanın arkasında sıralanmaya başladılar bile. Sanki başbakan demokratik adım atacakmış da, neredeyse Kürt özgürlük hareketinin muhatapları ile görüşmeler yeniden başlatılıyormuş da, bu operasyonla engellenmiş havası yaratılmakta.

Başbakan her grup toplantısında dişe diş kana kan nutukları atarken, Kürt halkının seçilmiş temsilcilerine her grup toplantısında hakaret etmeyi neredeyse alışkanlık haline getirmişken, 3. dönem politikasını militarizmin kandan beslenen gücüyle savaş konsepti üzerinde oturtmuşken  ve aslında şimdi AKP’nin demokrasi kavgası verdiğini anlatan yazarlarca bile AKP’nin fazla saldırgan olduğu ima edilirken şimdi ne oldu da  başbakan demokrasi havarisi ilan edilmeye çabalanılıyor veya bu tartışmadan nasıl demokratik bir adım bekleniyor. Bunun tek bir açıklaması var: bu devlet içi kriz devam ederse özellikle de Türkiye’nin  dışında kalamayacağı bir Ortadoğu savaşı gelirken,  bu kavganın egemenler açısından kazananı olmayacağının düşünülmesidir ve özellikle bu kavganın ABD tarafından onaylanmamasıdır.

Dün Yeni Şafak’ta ve Zaman’da başbakanın danışmanının ve Gülen'in 'sağ kolu'nun  yazılarına baktığımızda bu krizin üstünün örtülmeye çabalanmakta olduğu görülecektir. Yasin Doğan’ın "her türlü oyunun farkındayız… AK Parti ile Gülen cemaati arasında hiçbir zaman bir çatışma ve çekişme yaşanmamıştır, bundan sonra da yaşanmayacaktır.” söyleminin, aralarındaki çekişme bu kadar ayyuka çıkmışken bile ısrarla kullanılıyor olmasının anlamı başka ne olabilir?

Filler bir yanda tepişirken, bu krize eş zamanlı olarak KCK operasyonları adı altında cadı avı devam ettiriliyor.

Bu yazının yayınlandığı saatlerde 140’ı aşkın aydın, yazar, sanatçı, kadın hakları savunucusu, sendikacı, BDP yöneticisi özel yetkili mahkemelerde , namı diğer DGM’lerde sorgulanıyor olacak.

AKP iktidarı tüm toplumsal kesimlere karşı giriştiği tasfiye operasyonunu şimdi de 8 Mart'a  bir iki hafta kala kadınların örgütlü gücüne, sendikalardaki kadın sekreterlerine saldırarak devam ettiriyor. Canan,  Bedriye, Güler… her biri arkadaşımız, mücadele yoldaşımız, daha bir iki gün önce ortak toplantılarda 8 Mart'ta nasıl daha güçlü çıkacağımızı planladığımız kadın yoldaşlarımız, 6 sendikanın  kadın sekreteri, bugün onların hukukuna karşı kendilerini, kadın haklarını, sendikal mücadelelerini, haklı ve meşru kavgalarını anlatmaya çabalıyor .

Bu yazının yayınlandığı saatlerde milletvekili Selma Irmak ve kadın arkadaşlarının cezaevinde süresiz ve dönüşümsüz başlattıkları açlık grevinin 2. günü olacak.  Seçilmiş bir milletvekilinin sesini duyurabilmesi için açlık grevine başlaması ve ne yazık ki bu durumun bile medya kuruluşlarınca yine yok sayılması, işte AKP’nin faşizan uygulamalarının bizi getirdiği yer.

AKP iktidarı Kürt sorununu çözmeyen bir iktidarın siyaseten de biteceğini gerçeği ile her gün daha da fazla yüzleşmektedir. Bu mağrurluğu da gücünden değil korkusundan gelmektedir. Çünkü artık bu kavga AKP için ölüm kalım kavgasıdır. Bu yüzden  hem kendi yarattığı  ÖYM ve TMK kendi ayağına dolanmasına rağmen ÖYM’nin, TMK’nin özüne dokunamamakta hem de MİT’çilerini nasıl koruyacağını planlamaktadır. Bir yandan Cudi dağına operasyon hazırlığı içinde olan iktidar bir yandan da Kürt halkına karşı siyasi operasyonlarını hız kesmeden devam ettirmektedir. Sadece 15 Şubat eylemlerinde 430'u aşkın insan gözaltına alınmıştır. Bir yandan seçilmiş milletvekillerini cezaevlerinde rehin tutmaya devam ederken bir yandan da Kürt halkının siyasi irademizdir dediği Öcalan’a aylardır keyfi bir biçimde tecrit uygulamaktadır. Unutulmamalıdır ki egemenler mesele ezilenlerin meşru mücadelesi olunca el ele verip saldırmaktadırlar.  Mesele devrimcilerin, Kürt halkının tasfiyesi ve yok edilmesi olunca kendi aralarındaki kriz silikleşmektedir.

Gelinen nokta ise yalnızca pespaye yöntemlerle sürdürülen bir 'iktidar kavgası' olarak görülmemelidir. Devletin halkla kavgası 'düzgün' yöntemlerle mi sürdürülüyordu ki şimdi devlet içi kavgada 'devlet ciddiyeti' bekleniyor? Asıl önemli olan, Kürt özgürlük hareketini askeri ve polisiye araçlarla etkisizleştirip ardından 'reformlar yapmak' olarak lanse edilen 'stratejinin' de böylece çökmüş olmasıdır. AKP Hükümetinin, dümeni içerde ve dışarıda savaş doğrultusunda kırdıkça ülkeyi içinden çıkılması gittikçe zorlaşan bir bataklığa sürüklediği her geçen gün daha açık seçik görülmektedir. Çözümsüzlükte ısrar çürütmektedir. Örgütlü bir halkı, ne Osmanlı oyunlarıyla ne sömürgeci kibriyle, hiçbir gücün yenemeyeceği de açık seçik görülecektir.

Şimdi biz, bir an önce bu çatlaklarda egemenler arasında bir taraf olmak yerine,  bu çatlakları kendi lehimize büyütebilmek ve demokrasi mücadelesini derinleştirebilmek için  tüm emek ve demokrasi güçleri ile birlikte  mücadele etmeli, kavgayı büyütmeliyiz.

İşte böyle bir dönemeçte TMK ve ÖYM’lere karşı Sıra Kimde platformunun ön ayak olduğu en son 11 Şubat da 33 kurumun katılımıyla  ete kemiğe bürünmeye başlayan “Adalet İçin Birleşmeye Çağrı”  başlığıyla  gerçekleştirilen toplantı ayrı bir öneme sahiptir. Buradan çıkacak irade ile bir an önce AKP’nin kendi diktatörlüğünü kurmasına dayanak olan ÖYM ve TMK’ların kaldırılması için, adalet için, yüzbinler sokağa taşınmalıdır. Bu irade, gizli kapılar arkasında değil, meclisin oluşturduğu barış komisyonu ile şeffaf bir biçimde, halkın bilgisi dahilde Kürt özgürlük hareketi ile görüşmelerin başlatılması için sokağa çıkmalıdır.

İşte o zaman ezilenler kedine bir taraf bulacaktır.

İşte bunun için Cemal Süreya’nın şiiri  ile bitiriyorum yazıyı:

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz!

 

 

>>Yeşim Ergün'ün yazıları


     
 
Loading