![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Hrant'ın Hesabı Mutlaka Sorulacaktır! 23 Ocak 2012
Hrant davası aynen benzerleri gibi oligarşik diktatörlüğün aklanması ile sonuçlandı. Mahkemede alınan karar, devletin bazı kurumları tarafından bir tetikçinin azmettirilmesi sonucu öldürüldüğü açıkça belli olan Hrant Dink cinayetini sanki sıradan, herhangi bir cinayet gibi gösterme çabasıdır. Her yerde örgüt bulan, icat eden sistem nedense bu cinayetle ilgili olarak örgüt bulamamıştır. Hem de cinayeti işleyen tetikçi devletin karakolunda kahraman gibi karşılandığı ve elinde Türk bayrağı ile (polis organizasyonu ile) hatıra fotoğrafı çektirdiği halde. Hrant Dink’in katledilmesi eyleminin içinde polis muhbirlerinin, faşist kuruluşların ve istihbarat kurumlarının olduğu bilinen gerçeklerdir. Fakat esas belirlenmesi gereken tüm bu katliam organizasyonlarının arkasındaki politik zihniyettir. Bu egemen politik zihniyet kendini pratik gelişmelerin arkasına saklamayı çok iyi bilmektedir. Nedense ülke gündeminden devletin işlediği cinayetler ve katliamlar hiç düşmüyor. Bu devlet Ayhan Çarkın adındaki polisin işlediklerini ilan ettiği cinayetleri bile uzun süre duymazdan geldi. Belki birilerinin onu susturmasını umarak açıkça yaptıklarını itiraf ettiği katliamlar için Çarkın’ı tutuklamadılar bile. Hem de binlerce gazeteci, öğrenci, işçi, emekçi, siyasi temsilci cezaevlerine tıkılmışken. Sonunda durum kaçınılmaz hale gelince devlet Çarkın’ı dikkate almaya karar verdi ve tutukladı. Hrant cinayeti ve Ayhan Çarkın’ın itirafları arasında devlet yöntemleri açısından basit bir korelasyon kurulursa, nasıl çürümüş bir burjuva hukuk sistemi ile karşı karşıya olduğumuz net bir şekilde görülecektir. Bugün milyonlarca vatandaşın bankalara borcu vardır. Bu borçları tahsil etmek için halkın evine icra memurlarını gönderirken (yani finans kapitalin haklarını savunurken) mahkemeler gayet hızlı ve acımasız çalışmaktadırlar. Fakat nedense halkın katillerini kovuştururken birden aynı hukuk sistemi hantallaşmakta ve kör olmaktadır. Nedense bu mahkemeler sürekli halk katillerini serbest bırakmaktadır. O zaman bu denklemden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Finans kapitalin çıkarlarını savunan burjuva hukuk sistemi, resmi ya da sivil, halk katillerini de kollamaktadır. Dolayısıyla halkı katleden odaklar ile finans kapital arasında bir çıkar ortaklığı vardır. Aynı şekilde grev yapan işçiye, hakkını arayan herkese saldıran, zulmeden odaklar; bu patronları koruyan, kollayan kurumlardır. Bir süre önce bu derin uzlaşmaz çelişkiyi “gözden kaçıranlar”, demokrasi için AKP’den medet ummuşlardı. AKP’yi demokrasi savaşçısı ilan edenler, bu düzen partisinin döneminde yaşanan katliamların basit bir bilançosunu çıkarsalardı, yanıldıklarını kolayca göreceklerdi. Fakat öyle gözüküyor ki, bazıları sadece görmek istediklerini görmekle yetinmektedirler. Ve bunların hafızaları oldukça zayıf. Bugün Türkiye’de bırakın sosyalist olmayı demokrat olmak bile suç haline getirilmiş durumdadır. TCK ve TMK’nın ilgili maddeleri ortadadır. Kişinin suçlu ilan edilmesi için hükümet aleyhine düşünmesi bile yeterlidir. Ve ilgili maddeler mahkeme heyetlerine keyfi davranmaları için bütün imkanları sağlamaktadırlar. Gizli tanıklar, dosyanın gizlenmesi gibi abuk sabuk uygulamalarla ülkede bir tür hukuk kepazeliği sürdürülmektedir. Düzene entegrasyonu (çeşitli formlarda) savunan her tür pasifist ve fırsatçı eğilim, sadece oligarşik diktatörlüğün bu sahte “demokratik” sistemini meşrulaştırmaya yaramaktadır. Hakkın hukukun olmadığı bu mevcut ortamda sanki böyle bir durum varmış ve demokratik ilerlemeler katediliyormuş gibi yaklaşım içerisinde olanlar vardır ki, asıl bunlar oligarşinin değirmenine su taşıyanlardır. Sosyalizm mücadelesinin açık savunusu, bugün değil, uzun yılar önce büyük bedeller ödenerek edinilen haklardır. Burjuvazi bugün sosyalistleri düzen içerisine hapsederek pratik mücadele süreçlerinden soyutlayarak marjinal fikir kümeleri haline getirmeye çalışmaktadır. Objektif koşullar başkaldıran kitleler yarattığında bunları pasifist yapılara değişik yöntemlerle hapsedip enerjilerini tüketmek ise başlıca yöntemleridir. Kararlı sınıf mücadelesinin geçtiğimiz yıllarda 1 Mayıs alanlarını ve resmi tatil günü olarak 1 Mayıs’ı kazandığını gördük. Bu kazanım lafla değil on binlerce işçi ve emekçinin haklarını barikat barikat yıllarca sokakta savunmalarıyla elde edilmiştir. Bu kazanılan mevzinin ve yöntemin genel içeriğinin önemini küçümseyenin (iyi niyetli olduğunu varsayarsak) en hafif deyimle sınıf pusulası şaşmıştır. Yine bugün halklarımızın büyük bir kısmı “hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Hrant’ız” sloganı ile halkların kardeşliğini savunabiliyorsa yüz binlerin alanlardaki ısrarlı mücadelesi sayesindedir. İşçiler, emekçiler ve ezilenler memleketteki gelişmeler karşısında figüran olmadıklarını yukarıdaki örneklere benzer birçok olay özelinde göstermiştir ve bundan sonra da göstereceklerdir. İtidal önerenlere tek tavsiyemiz, özgürlük için yükselen dalgaların önünden çekilmeleri ya da o dalgalara katılıp özgürlük için mücadele etmeleridir. Belirli bir vadede kazanacağımızın garantisini veremeyiz fakat eninde sonunda mutlaka kazanacağımız bilinmelidir. Bu perspektifi kavrayan zaten yenilemez özgürlük mücadelesinin öznelerinden biri haline dönüşmüş olur. Çaresiz olan halk değil, çürüyen kapitalizmdir. Yeter ki bu çürük, kof oligarşik diktatörlüğü devirecek tekme atılabilsin.
>>M. Ulaş Bayraktaroğlu'nun yazıları
|
|
|
Loading
|