![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Şarkiyatçılıktan Esinlenen Bir Garip Garbiyatçılık 9 Ocak 2012
Batı’nın Doğu üzerindeki sömürgeci emellerini temel alan yaklaşımlarını Şarkiyatçılık olarak özetleyebiliriz. Doğu’yu tanımlarken belirgin bir aşağılamanın yanında ötekileştirmenin “edebiyatı” yaratılır Oryantalizmle. Adeta Batı tarafından Yeni Doğu üretilmeye çalışılmıştır. Bir zamanlar Doğu imparatorları tarafından fethedilmeye çalışılan Batı artık kendisini Doğu’nun kurtarıcısı olarak görmeye başlamıştır. Hindistan, Çin, Osmanlı İmparatorluğu, Arap Yarımadası farklı farklı malzemeleri aynı sonuçları çıkarabilmeleri için şarkiyatçıya sunuyordu. Avrupa’da bir ilim düzeyinde Şarkiyatçılıkla uğraşılır olmuştu. Diğer taraftan gelişmeler aktarılırken Konfüçyus’un belirlediği felsefi yaklaşımlar, İbni Haldun’un tarihsel yöntemi ya da İbni Sina’nın araştırmalarının vardığı sonuçlar gibi Doğu’nun üretimleri yok sayılmakta ve tekrar keşfedilmekteydi. “Şarkiyatçılık ilmi” yok sayılanlarla geri ve mistik olanın açıklanmasıyla ilgiliydi. Bu fikirler kendi başına sürecek merhemi olmayan “hasta devleti” kurtarmaya çalışanlara da sirayet etti. Egemen sınıflar aydınlanmacı fikirlere dayanarak Osmanlı İmparatorluğunun çözülme döneminde devleti kurtarmaya çalıştılar. Tam aydınlanmacı fikirleri uygulamasalar da Şarkiyatçı fikirleri neredeyse birebir benimsediler. Ve bu yaklaşım onları kendi kendilerini aşağılamaya kadar götürdü. Öyle ki, sıklıkla Jakoben burjuva devrimcilerine benzetilen İttihatçıların sabit çizgisi ve seyri olan bir “kurtuluş fikri” olamadı. Birinci Paylaşım Savaşı’ndaki yenilginin ardından son çare olarak Enver Paşa’nın soluğu Bakü konferansında alıp sosyalizmi öven konuşmalar yapması boşuna değildir. Osmanlı devletinin kurtarılma çalışmaları egemenlerin hakim pozisyonlarını koruma çabalarıydı. Sonuç olarak bir devlet bu egemenler tarafından korundu ama artık bu devlet eskisi gibi imparatorluk olan sömürgeci Osmanlı devleti değildi. Çareyi Almanya yanlısı olmakta bulamayanlar Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında İngiltere ile anlaşmayı tercih ettiler ve sonuç olarak İkinci Paylaşım savaşı sonrasında Marshall planını ve NATO’ya girmeyi kabul ederek ABD’nin güdümüne girmiş oldular. Almanya ile derin ittifak ilişkileri içerisine giren İttihatçılarla bugün ABD ile stratejik ortaklık yapan AKP’nin tercihlerindeki benzerlikler ve farkların belirlenmesi önemlidir. Öncelikle AKP hükümetinden önce de TC’nin ABD’ye bağımlı olduğunu belirtmek gerekiyor. Demek ki, eski statüko ile yenisi arasında bağımlı oldukları emperyalist odak açısından şu ana kadar bir fark yoktur. Kürt sorununda ve Ermeni tehciri gibi konularda şovenist politikaları sürdürmek açısından da bir farkları yoktur. F tipi cezaevlerini eski statüko kurmuştur, bugün AKP sürdürmektedir. Dolayısıyla temelde işkence uygulamaları açısından da bir farkları yoktur. “Tek bayrak tek millet” gibi geleneksel tezler açısında AKP eski statükonun bu temel yaklaşımlarını sürdüreceğini ifade etmiştir. Fakat AKP’nin tüm halkları aynı kalıba sokma yöntemi ile kalıbının niteliği farklıdır. Yöntem olarak geniş kitlelerin desteğini alarak ilerlemeyi tercih etmektedir. Kalıbı ise çok esnektir. Özellikle din argümanını kullanarak bu kalıbı esnetmeyi başarmıştır. Cumhuriyetin kurucusu egemen kesimlerin din argümanını kullanma konusunda sınıfta kaldıkları ortadadır. İstiklal mahkemeleri uygulamaları, Takrir-i Sükun kanunu gibi günü kurtaran zulme dayalı “çözümlerin” başarısızlığı ortadır. İslam dininin birçok politik hareket tarafından sentezlenerek içerilebilmesinin temel nedeni bir yaşam biçimi olarak kültürel olgu haline dönüşmesinden kaynaklanmaktadır. İslam sömürgeciliğe karşı direniş hareketlerinin temel dayanağı olarak da sömürgecilerin ve işbirlikçilerinin temel dayanağı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Temel felsefesine bakıldığında “insanın insana zulmetmesi Müslümana yakışmaz” yaklaşımını fark edebiliriz. (Elbette istersek) Yoksulla zenginin din kardeşi olabilmeleri için eşitlenmeleri gerekir. Eşitlenmek için sınıfsal farklılıkların ortadan kalkması gereklidir. Ya yoksul olmayacak ya da zengin olmayacak. Yoksula göre İslam onun haklarını savunan bir dindir. Zengine göre ise, İslam zenginlerin haklarını savunan bir dindir. İslam “Hakkın karşısında herkesin eşit olduğunu” iddia ettiğine göre bu zengin ile yoksul arasındaki tartışmada yoksul haklıdır. Kutsal olduğu ifade edilen belirleme karşısında eşitliğe işaret ediliyorsa geçici dünya yaşamında misliyle eşitliğin savunulması gerekmektedir. Yoksa işçinin, emekçinin emek gücüne el koyan burjuvazi ile alın teriyle çalışanların eşitliğini savunmak adalet değildir. Bu anlatmaya çalıştığımız uzlaşmaz sınıf farklılıkları çeşitli dini gruplar tarafından bazı maddi düzenlemeler yapılarak yumuşatılmaya çalışılmaktadır. Öyle ki, aynı gruba mensup olanlar birbirleri ile dayanışırlar, birbirlerine iş verirler ve birbirlerinden alışveriş ederler… Ayrıca aynı gruba mensup olan işçiler kendi gruplarından olan patronlarına çoğunlukla isyan edemezler. Bu ilişkileniş biçiminde patron daha çok zenginleşir işçi hep daha çok yoksullaşır. Başka bir gruptan iş bulamayan işsiz işçinin durumu diğer grupta iş bulan işçi için avuntu olur. Aynı Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslam’da da değişik toplumlar açısından homojen yaklaşım birliği yoktur. Birçok mezhep farklılıkları olduğu gibi aynı mezhebe sahip olunsa bile çeşitli topluluklar için farklı yaşayış biçimleri söz konusudur. Bu mezheplerde farklılaşan farklı yollar (tarikatlar) da oluşmuştur. Ve bu tarikatlar çok etkili toplumsal örgütlenmelerdir. Toplumun en keskin ve uzlaşmaz bir biçimde ayrıştığı sınıf örgütlenmesinin (işçi sınıfı örgütlenmesinin) mevcut olmadığı sömürünün giderek arttığı ortamlarda bu tarikatların etkinliği daha da artar. Örgütsüzlük emel yoksunluğu koşullarında yoksulları bu tarikatlardaki dayanışmaya sarılmaları da gayet doğaldır. Yani bu tarikatların etki alanlarının kültürel ve tarihsel nedenleri olduğu gibi maddi temelleri de vardır. Kapitalizm son tahlilde bu tarikatlardan hoşlanmaz. Kolay bir şekilde bugün bazıları kullanılabilirken yarın burjuva örgütlenmesine karşı çıkabilir. Cumhuriyet bunların hepsini tarumar ederek bir bütün olarak resmi diyanet vasıtası ile kontrol altına almak istemiştir. Bu bağlamda, kendisi sömürgeci (daha sonra emperyalist) Fransa’nın Jakoben yöntemleri denenmiş fakat TC’nin emperyalist (Osmanlı gibi sömürgeci) bir devlet olmadığı gözden kaçırılmıştır. Bağımlı kapitalist bir ülke olarak devlet eliyle yukarıdan aşağıya inşa edilen cumhuriyet gittikçe daha çok emperyalist müdahalelere açık hale gelmiştir. Bu nedenle bir tarikatlar ittifakı olan AKP’nin bugün emperyalizmin ve oligarşinin hizmetinde hükümet olarak işbaşında olmasına şaşmamak gerekmektedir. Bu sonucu hazırlayan garip Garbiyatçılığı kısaca tarif etmeye çalışalım. Bu tuhaf Garbiyatçılığın en temel özelliği birçok devlet geleneğini Osmanlı devletinden devralarak sürdürmesidir. Batıdan kopyalanan ulusalcılıkla “misak-ı milli”nin heterojen yapısı bir türlü uyuşmamıştır. Sürgünler, katliamlar, soykırımlar, mütemadiyen uçaklarla “kendi” halkını bombalama eylemleri bu çarpık devlet felsefesinden kaynaklanmaktadır. Sonrasında “kaza ile oldu” ya da “biz yapmadık” veya “daha önceki yaptı” gibi (Dersim katliamında olduğu gibi) absürt açıklamaları dinlemek zorunda kalıyoruz. Tarih ve yaptıkları ile barışık olmayan bir devlet geleneği ile karşı karşıyayız. Güvenilir hiçbir tarafları yok, hem anlayışta hem de pratikte süreklilikleri yok. Yarın öbür gün AKP’nin işine gelmediği noktada ülkedeki birçok tarikata savaş açması mümkündür. Örnek aslında gözümüzün önünde: Dün bölgesel ve iç propaganda ihtiyaçları için İsrail’e yalandan dayılanan ve Suriye ile dostluk anlaşmaları imzalayan hükümet bugün bu tavrını tamamıyla değiştirdi. AKP bölgede İsrail (ABD) politikasının sözcüsü haline geldi ve Suriye’yi savaş ile tehdit ediyor. Bu Suriye’ye karşı düşmanca tutumlarının nedeni olarak Esat’ın “kendi halkına karşı saldırıları” gerekçe gösterilmektedir. Geçen hafta avcı uçakları ile 35 köylüyü bombalayarak katleden devletin ne kadar samimi olduğu ortaya çıktı. Bu beceriksiz ve zalim oligarşinin akıl hocası emperyalizmdir. ABD başkanı Bush da demokrasi ve özgürlük için Irak’ı bombaladıklarını anlatmaktaydı. Irak’ta sözde kitle imha silahları arıyorlardı. Sonuç olarak hiçbir şey bulamadılar. Bugün “çekilirken” arkalarında yüz binlerce ölü ve yıllarca sürebilecek düşmanlık bıraktılar. Oligarşiden ve emperyalistlerden daha terörist bir odak olabilir mi?
>>M. Ulaş Bayraktaroğlu'nun yazıları
|
|
|
Loading
|