![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
2012 İsyanın Yılı Olsun Sosyalist Demokrasi, 31 Aralık 2011, Sayı: 114
2011’de Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki iktidar ilişkileri açısından önemli gelişmeler yaşandı. Dünya çapında ise kapitalist sistemin bir türlü sürdürülebilir bir denge sağlayamadığı görüldü. Şu sıralar olgunlaşmakta olan daha büyük bir ekonomik krizden bahsedilmekte. Her ne kadar hükümet bir evvelki ekonomik krizin Türkiye’yi teğet geçtiğini iddia etse de, krizin sonuçlarını (bedelini) bütün dünya halkları, işçi sınıfı ve ezilenleri ödedi. Bu duruma karşı tüm dünya çapında eylemler yapıldı ve isyan hareketleri oluştu. Bu isyan hareketlerinin en etkililerinin Kuzey Afrika’dan başladığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Bu ülkelerdeki ayaklanmalar karşısında ilk etapta seyirci kalan emperyalist güçler çok geçmeden çeşitli yöntemlerle isyanların yaşandığı ülkelere müdahale ettiler. Önce isyanlar kontrol altına alınmaya çalışıldı. Daha sonra bu isyanlar emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmeye çalışıldı. Mısır, Suriye ve Libya örnekleri emperyalist müdahaleleri analiz edebilmek açısından önemlidir. Diğer taraftan başka bir biçimde emperyalist güçlerin Türkiye’ye müdahalelerinin genel yaklaşımlarını bu örneklerden çıkartabiliriz. Öncelikle Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan ayaklanmalara müdahaleleri inceleyecek olursak: İlk göze çarpan özellik emperyalist güçlerin kendilerine “hizmet eden” (kendileriyle işbirliği içerisinde olan) odakları çıkarları farklılaştıkları zaman kolayca harcayabilmeleridir. Benzer durum AKP dönemi öncesinde hakim olan eski statükonun yürütücülerinin başına da (bir yönüyle) gelmiştir. Eski statükonun kendini yenileyememesi ve yeni sürece cevap verebilecek örgütlülüğe sahip olmaması düştükleri durumun diğer başlıca sebebidir. Bunların yaşadığı durumun bir benzerini Mübarek’in yaşadığını öne sürebiliriz. Mısır’da Müslüman Kardeşlerin konumu birçok yönüyle AKP’nin Türkiye’deki konumuna benzerdir. Şu sıralarda devam eden Mısır genel seçimlerinde Müslüman Kardeşler birinci parti olarak gözükmektedir. Demokrasi ve özgürlük sloganlarıyla gerçekleştirilen yönetim değişikliklerine kitlelerin destekleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Fakat sonuç olarak bir burjuva diktatörlüğü iktidardan düşerken diğer bir burjuva diktatörlüğü iktidara gelmektedir. Bugün Suriye’deki Esad iktidarına karşı ayaklananların da temel sloganları bunlardır. Suriye’de bir burjuva diktatörlüğü olduğu ortadadır. Bununla birlikte ABD’nin başını çektiği emperyalist kampın bu burjuva diktatörlüğünden hoşnut olmadığı da ortadır. Diğer taraftan Rusya ve Çin Esad diktatörlüğünü desteklemektedir. Bu yılın son çeyreği emperyalistlerin Suriye üzerinden bölgede kapışmalarına sahne oldu. T.C. ise bu kapışmada bölgede ABD icazetli bir başrole aday olmaktadır. Bu politika doğrultusunda Suriye’yi tehdit etmekten kaçınmamaktadır. ABD icazetli bölge politikası TC’nin Libya politikasında da kendini göstermişti. Kaddafi iktidarı ile sürdürülen dostluk Libya emperyalistler tarafından bombalanmaya başlayınca birden bitirildi. Libya’daki iç savaş özellikle Fransa gibi ikinci paylaşım savaşından beri dünya çapındaki emperyalist etkinliğini oldukça yitirmiş bir ülke tarafından yeniden bölgede hegemonya tesis edebilmek için kullanıldı. Bu müdahalelerde ABD daha çok ikinci planda kalmayı tercih etti. Bu durum Libya’daki iç savaşın sonuçlarının tam kestirilememesi ile ilgilidir. Zaten NATO eliyle müdahale yöntemi, gerektiğinde ABD’ye rolünün ağırlığını arttırma olanağı vermekteydi. Emperyalist güçler her daim istemedikleri hükümetlere karşı muhalif hareketleri yönlendirmeyi denedi. Bunun bir yolu da dışarıdan baskıyı bırakıp düşman olarak belirlediği ülkede iç karışıklıkların çıkmasını beklemek ve fırsat çıktığında bu karışıklıkları desteklemekti. Irak’ın işgali ile uğraşırken ABD bu iç karışıklıkları destekleme yöntemini İran üzerinde denedi. Fakat 2011 senesinde bu yöntemden tekrar askeri olarak sıkıştırma ve savaş olasılıklarının masaya yatırılması yöntemlerine geri dönüldü. Suriye’deki Esad iktidarı İran ile ittifak halinde olduğu için ABD emperyalizminin hedef tahtasındadır. Bu taktik ile bölgede İran yalnızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Fırsattan istifade etmeye çalışan AKP hükümeti oligarşinin bölgesel güç olma heveslerine uygun bir politika güttüğü gibi aynı zamanda Kürt özgürlük hareketini de tasfiye etmeye çalışmaktadır. Böylece bölgede alternatifsiz tek güç olabileceğin planlamaktadır. Bir taraftan “demokratik açılım“ gibi politikalarla “çözümü” hedeflediğini iddia ederken diğer taraftan tüm gücüyle bir tür imha savaşına girişmesi AKP hükümetinin bu konuda kendi gücüne çok güvenmediğini ve bir nevi çaresizlik yaşadığını göstermektedir. Öyle ki kendisine muhalif tüm güçleri yasadışı ilan edip tutuklamaktadır. Cezaevindeki milletvekillerini elinde rehin olarak tutmaktadır. Milletvekillerinin neden cezaevlerinde olduklarını soranlara ise “tutuklu olduklarını bildiğiniz halde milletvekili adayı gösterdiniz gibi” absürt bir argümanla cevap vermektedirler. Aslında AKP “böyle milletvekili seçen halkı da hapsederim” demektedir. Zaten cezaevleri AKP döneminde tarihte olmadığı kadar dolup taşmıştır. 2011 yılı gazeteciler, öğrenciler, milletvekilleri, sosyalistler, Kürtler, işçiler, emekçiler olmak üzere binlerce kişinin uyduruk gerekçelerle tutuklandıkları bir yıl olmuştur. Uzun tutukluluk süreleri bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmaktadır. Uzun tutukluluk süreleri ile F tipi cezaevlerindeki izolasyon uygulamaları hapis sürecini ek bir işkence uygulamasına dönüştürmüştür. Özel yetkili mahkemeler kendilerine tanınan sınırsız yargılama hakkı ile kanun ve anayasa tanımamaktadırlar. Garip bir yorumlar hukuku ile yargı dışı cezalandırmalar yapmaktadırlar. Adeta hükümet gibi düşünmeyenler için var olmak suç haline getirilmiştir. AKP hükümeti gelinen noktada tümüyle iktidarını pekiştirmek için tüm muhalif kesimlere karşı imha savaşı başlatmıştır. Herhangi bir muhalif gruba yapılan haftalık operasyon beklenen sıradan bir olay haline gelmiştir. Geçtiğimiz genel seçimler açık bir şekilde AKP’nin gücüne güç katmıştır. Bu duruma karşılık “yenilenen” CHP kendisine bel bağlayan kesimleri tatmin edebilecek sonuca ulaşamamıştır. CHP’nin bu başarısızlık sürecinin önemli bir nedeni aktif ve kendine güvenen bir muhalif politika izleyememesidir. Örneğin hapishanede tutuklu bulunan CHP milletvekillerine bile doğru düzgün sahip çıkamamışlardır. Başlattıkları yemin etmeme eyleminde inisiyatifi AKP’ye kaptırıp istediklerini de elde edemeden yemin etmek zorunda kalmışlardır. Bugün de açıkça anti demokratik ve hukuksuz olan terörle mücadele yasası kalksın diyememektedirler. Anti demokratik garabet belgesi olan TMK için değiştirilsin gibi yarım ağızlı öneriler yapmaktadırlar. Halbuki kendi yandaşları da aynı TMK’dan yargılanmaktadır… Hükümetin baskıcı uygulamalarına, zengini çok zengin yapan fakiri yerin dibine batıran politikalarına karşı halkın tepkisi gittikçe büyümektedir. Her ne kadar polis operasyonları ile bu potansiyel yok edilmek istense de bu baskı taktiğini uzun süre sürdüremeyeceğini AKP de bilmektedir. Bu nedenle “demokratik açılımın” ikinci evresi diye uyduruk popülist yaklaşımlar sergilemektedir. ABD; Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da dünya halkları eylemler ve ayaklanmalarla kapitalizme karşı biriken öfkeyi ortaya sermektedirler. AKP’nin de en çok çekindiği durum gelişebilecek böyle bir direniş durumudur. Bu nedenle direniş odaklarına karşı saldırganlaşmaktadır. Böyle bir ortamda demokrasi ve haklar edebiyatı ile yeni bir anayasa yapmaya çalışmaktadırlar. Bu anayasa ile hükümet iktidarını güvence altına almak istemektedir. Bu anayasa yapım çalışmaları sistematiği açısından da anti demokratiktir. Partilere mektup yazarak anayasa hakkındaki fikirlerinizi söyleyin demekle demokratik bir anayasa hazırlanamaz. Başta işçi sınıfı ve Kürt halkı olmak üzere tüm halkın fikirleri bu çalışmaya yansıtılmalıdır. Demokrasi söylemleri ile yeni anayasa yapılırken kentsel dönüşüm bahanesi ile halkın evleri başlarına yıkılmaktadır. Ardı kesilmeyen zamlar ve sürekli yenileri uydurulan ve arttırılan vergilerle geçen bir yılın sonuna geldik. Mevcut hükümetin deprem gibi felaketleri bile rant elde edebilmek için fırsat olarak kullandığına şahit olduk. Emperyalist müdahaleler bölgeyi gittikçe yaklaşan bir savaş tehlikesine doğru sürüklemektedir. Kürt sorunu ise inkar ve imha politikaları ile “çözülmeye” çalışılmaktadır. Geçtiğimiz gibi bir yıl yaşamamak için tüm işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin birleşerek özgürlük, eşitlik ve adalet için mücadele etmeleri gerekmektedir. Zindanlarda yarınlar için bedel ödeyen tüm devrimci
tutsaklara selam olsun.
>>M. Ulaş Bayraktaroğlu'nun yazıları
|
|
|
Loading
|