![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Burjuva Hukuku, Cezaevleri ve Özgürlük (1) 24 Ocak 20112
Krizlerle zorlanan kapitalizm, özgürlükleri kısma yoluna gidiyor
Temelini mülkiyet ilişkilerinden alan, insana değil mülkiyete odaklı olan burjuva hukuku; sermaye, güç ve iktidar sahiplerinin lehine, işçi, ezilen ve muhaliflerin ise aleyhine esnetilebilen bir baskı aracı. Türkiye’de “baklava çalan çocuklar” vakasından, depremde kaybedilen canlarla bunda sorumluluğu bulunanlara verilen cezalar arasındaki orantısızlıktan, kredi kartı borcu yüzünden intihar edenlerin sayısı artarken büyük şirketlerin vergi yolsuzluklarının aflarla sumen altı edilişinden ortalama algının kanıksadığı bir gerçek bu. Modern cezaevlerinin ilk yurdu olan ABD, ruhunu İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın Panopticon’undan alan cezaevi sistemi ile, burjuva hukukunun suç ve ceza ağını mükemmelleştirmiş ve bunu tüm dünyaya ihraç etmeye başlamış durumda. Burjuva hukukunun ne olup olmadığına ilişkin en iyi örnekler, tüm dünya egemenlerinin hiza aldığı ABD’den çıkarılabilir. Yüz binlerce insanın evsiz kalmasına yol açan 2008 mali krizinde bankacı ve spekülatörlerin yaptıkları, ABD Başkanı Barack Obama’nın sözleriyle “etik değildi ama tamamen yasaldı.” Mali krizi işleyen Inside Job adlı belgeselin yönetmeni Charles Ferguson, 2010 Oscar töreninde En İyi Belgesel ödülünü alırken şöyle demişti: “Affedersiniz ama, sözlerime başlarken şunu belirtmek istiyorum; mali yolsuzlukların yol açtığı korkunç krizin üzerinden üç yıl geçti ama tek bir finans şirketi yöneticisi dahi cezaevine girmiş değil ve bu çok yanlış.” ABD yönetiminin, 3 Ekim 2008’de ABD Temsilciler Meclisi’nden onay alan 700 milyar dolarlık kurtarma paketi, “batamayacak kadar büyük” (too big to fail) finans kurumlarını kurtarmak için ABD’li vergi mükelleflerinin cebinden yapılan bir soygun anlamına geliyordu. Ancak krizin toplam maliyetinin 1,8 trilyon doları bulacağı tahmin ediliyor. Bu ise sadece ABD’li vergi mükelleflerinin değil, krizin etkileri ihraç edilmek suretiyle, dünya halklarının da cebinin boşaltılması demek oluyor. ABD’de bugün 2,5 milyon kişi cezaevinde. Şartlı tahliye ve gözetim mekanizmaları da eklendiğinde, bu sayı 5,5 milyonu buluyor. Bunların yüzde 70’ten fazlası Latin ve Afro-Amerikalı[1]. New York polisi yılda 500 bin kişinin üstünü arıyor ve bunların dörtte üçü siyah. Bu oranları ABD’de birçok eyalette sabıka kaydı olanların oy kullanamadığı gerçeği ile birlikte düşündüğümüzde, aslında ABD hukukunun bir politik susturma/sindirme mekanizması şeklinde çalıştığı ortaya çıkıyor. Siyasal tarihimizin ünlü vecizlerinden biri olan “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü, bu ölçüde bir cezaevi nüfusunun “beslenmesinin” ekonomik olmadığını düşündürebilir. Ancak ABD’den tüm dünyaya yayılan bu cezaevi sistemi aslında milyar dolarlarla oynayan bir sektördür[2]. Mahkumlar reddetmeleri halinde hücre cezası ile karşı karşıya oldukları zorunlu işlerde çalıştırılmaktadırlar. Bazı askeri sanayi sektörlerinde mahkum emeği kullanımı oranı yüzde 100’dür. Kârlılık oranı inanılmaz yüksektir. İşte bu yüzden ABD’de suç oranları azalmasına rağmen suç tanımı ve cezalar giderek genişlemekte ve artmaktadır. Kısacası modern bir kölelik sistemi söz konusudur. ABD son olarak, “demokrat” Başkan Obama yönetimi altında, SOPA (Stop Online Piracy Act – Çevrimiçi Korsanlığı Durdur) yasası ile, son dönemde özellikle İşgal Hareketi ve Arap Baharı örneklerinde bilgilenme, paylaşım ve örgütlenme konusundaki faydaları ile ön plana çıkan internet üzerindeki sansür girişimiyle gündem oldu. Başta Wikipedia olmak üzere milyonlarca kullanıcısı olan birçok sitenin örgütlediği protesto ile tasarı askıya alınsa da, özgürlük alanının sınırlandırılma eğiliminin bir diğer göstergesi oldu. Patent ve telif hakkı yasaları ile haksız kazançlar elde eden bir azınlığın kârını koruma güdüsünden öte bir anlamı vardı bu denemenin. Wikileaks sızıntıları ile tüm dünyaya bağırsakları sergilenen küresel kapitalizmin öncü kuvveti ABD, esasen sistem açısından giderek kontrol edilemeyen bir risk unsuru haline gelen interneti denetim altına alacak bir yasal zemin peşindeydi. Uludere katliamını 10 saat haber yapmayan bir medya karşısında, birkaç saat içinde haberin yayılmasını sağlayan sosyal medyanın ne kadar önemli bir işlevi olduğunu düşününce, ABD’nin bu endişesi çok daha iyi anlaşılır. ABD, küresel kapitalizmin öncüsü olarak küresel
düzenin ana eğilimini de temsil etmektedir. Yazının başında da
belirttiğim gibi, hem suç ve ceza mantığı, hem cezaevi sistemi hem de
özgürlüklerin çerçevesinin yeniden belirlenmesi konusunda ABD bir model
ihraç merkezidir. TOKİ’si ile harıl harıl “modern” cezaevleri inşa eden
Türkiye’deki tabloyu incelemek için önce bu modeli gözden geçirmek pek
çok faydalı veri sağlayacaktır.
|
|
|
Loading
|