![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Her Şeye Gebe Bir Döneme Giriyoruz 27 Ocak 2012
Fırtına öncesi sessizlik deyişi gündelik dilde büyük ve sıkıntılı olaylar öncesine denk gelen genel sükunet durumunu tarif eden doğal olaylardan esinlemiştir. Aslında büyük olay beklentisinin ifade edilişi olarak da algılanabilir, zira doğada meydana gelen büyük enerji patlamaları yani fırtına, deprem ya da kasırgalar öncesi büyük bir durgunluk ve sükunet izlenir. Deniz az sonra kopacak büyük fırtınayı haber verircesine dümdüzdür. Toplum yasaları doğa yasalarının insan toplumunun isleyişine uyarlanmasıdır. Doğada determinist bir şekilde karşı karşıya gelen kör güçlerin aksine toplumda karşı karşıya gelen güçler bilinçli güçlerdir. Bu durum her ne kadar tarihin sürekli bir tekrardan ibaret olması olgusunu engeller görünse de kör gidişatın geçmişteki örneklerine benzer sonuçlar doğuracağı gerçeğini gölgelemez. Günü ve günün getireceklerini hesaplama çabası fal açma seanslarına bırakılmayacaksa eğer yapılacak en doğru iş geçmişin kavranması olacaktır. Güncel olarak yaşadığımız olayların dizimini uluslararası olaylarda cereyan eden çatışmaları, kamplaşmaları ve karşı karşıya gelişleri bütünsel bir zeminde ele alabilirsek karşımıza 20. yy’ın hemen başlarına tekabül eden bir görüntünün gelişmiş ve yenilenmiş bir yansıması çıkar. Engels 1878’de kaleme aldığı Anti-Dühring’de tekelleşmenin, rekabetin ve pazar mücadelesinin küresel bir krize ve bir dünya savaşına yol açacağını öngörüyordu. Yaşam onun öngörülerinin 30 yıllık bir zaman dilimi içerisinde doğrulandığını gösterdi. Söz konusu öngörülerde bulunabilmek için kahin olamaya gerek olmadığı ise aynı eserde bizzat Engels tarafından izah ediliyordu. Yaşanmakta olanları diyalektik bir gelişim çizgisi içerisinde algılamak iradi sınıfsal bir müdahale yapılamadığı takdirde doğanın kör kurallarının insan toplumunda kendini yeniden üretmesi misali varılacak sonucun da anlaşılması anlamına geliyordu. Burada özenle dikkat gösterilmesi gereken nokta tarihsel dönüşümün anlık bir olay olarak ele alınmayıp, bir dizi gelişmenin birbirini etkilediği ve tetiklediği bir süreç olarak kavranmasıdır. Gerek yaşadığımız coğrafya gerekse bir bütün olarak Ortadoğuda tarihin süzgecinden damıtılmaya çalışıldığında karşımıza ilk çıkan beklentinin bölgesel savaş olduğu gerçekliğiyle karşı karşıya kalırız. Uluslararası arenada emperyalistler arası kapışmanın ve güç dengelerinin belirleyici etkileri bir yana bırakılırsa bölgedeki silahlanma etnik kamplaşma ve çatışmalar ve güç dengelerinin dağılımı bir bölgesel savaşı haber verir vaziyettedir. Dünya çapında yaşanmakta olan ekonomik krize çapı ve boyutları itibariyle benzerlik gösteren tarihsel iki kriz mevcuttur. Emperyalistler 1890 ve 1929’da görülen iki büyük ekonomik krizden de dünya savaşıyla çıkmışlardır. Günümüzde Suriye, Arap devletleri ve İran'ın artan oranda silahlanması en başta bu ülkelere silah satan ve ciddi ekonomik durgunluk yaşayan emperyal ülkeler için iştah açıcıdır. Yeni bir paylaşımın yeni bir savaşı koşulladığı ise bütün çıplaklığı ile karşımızda durmaktadır. Irak etnik ve mezhepsel bir iç savaşa doğru koşar adım ilerlemektedir. Gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olgu Irak’ın parçalanacağı olgusudur. Bu parçalanma gerçekleşirse federatif Kürt devletinin bağımız bir Kürdistan'a dönüşmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Arap birliğinin Suriye'den gözlemcilerini çekmesi ve Katar'ın uluslararası müdahale talebi Suriye'de zorlama ile yaratılacak bir iç savaşın ve askeri müdahalenin habercisidir. Emperyalistler açısından bakıldığında önümüzdeki 5-6 ay içerisinde Suriye'deki muhalefete Libya benzeri askeri destek verilmezse Esad rejiminin bu muhalefeti ezeceği kesindir. Türkiye açısından bakıldığında Irak'taki parçalanma beklentisi eklendiğinde Türk ordusunun müdahil olmadığı Esad’sız bir Suriye'nin birleşik bir Kürdistan'ı dayatacağı ortadadır. Diyebiliriz ki T.C’nin iç politikasına yön veren temel olguların başında dış politik gelişmeler durmaktadır. AKP hükümetinin gerek oligarşi içi çatışmada ve gerekse devletin yeniden yapılandırılması yöneliminde sırtını dayadığı temel destek içerde temsil ettiği sınıfsal ve kitlesel tabandan çok dışarda taşeronluğunu üstlendiğini uluslararası güçlerdir. Uluslararası arenada AKP’nin temsil ettiği T.C ABD’nin taşeronu olarak algılanmaktadır. Hem içerde hem dışarda takındığı düşmanca ve kibirli dil taşeronluğun sonucudur. ABD’nin hem ekonomik hem askeri hem de istihbari desteği sürdüğü sürece T.C. oligarşisi içindeki her hangi bir gücün AKP’yi yerinden etme şansı yoktur. AKP bunun farkındadır ve pervasızlığını buradan almaktadır. ABD bölgesel hesapları açısından Sünni AKP iktidarına muhtaçtır. Hükümet bölgesel alanda ABD’nin hesaplarını ve çıkarlarını realize edebilir göründüğü sürece onu korumaya ve kollamaya devam edecektir. Yukarıda değindiğimiz üzere emperyalistler arası yeniden paylaşım mücadelesinin bir savaşı koşulladığı olgusu mevcutsa aynı şekilde nükleer silahlanmanın da bir dünya savaşını imkansız hale getirdiği aynı düzeyde bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Önümüzdeki dönem karşı karşıya gelen ‘Rusya-Çin’ ‘ABD-NATO’ çatışmasının bölgesel aktörler üzerinden cereyan edeceği bir dönem olacaktır. Türkiye hem askeri potansiyeli hem de jeopolitik konumu ile böyle bir çatışmanın koç başı durumundadır. AKP temsil ettiği oligarşik güç ve bir bütün olarak Türk devleti bu konumunu kendi stratejik hedeflerini gerçekleştirmek ve durumunu sağlamlaştırmak için sonuna kadar kullanacaktır. Irak ve Suriye'nin parçalanmasının bağımsız Kürdistan gerçeğini ortaya çıkaracağının farkında olan devlet kuzeydeki yansımalarını da hesap etmektedir. PKK’yi bitirme umudunu kaybettiği için beklenen fırtınalı dönem öncesinde onu siyasi ve askeri olarak hırpalamak ve kendi şartlarında mutabakata zorlamak ekseninde bir hat benimsenmiş görünmektedir. Tutuklama operasyonları, kimyasal silahların kullanıldığı bombardımanlar, toplu katliamlar benzer bir amaç için nefes almadan sürdürülmektedir. ABD’nin yoğun istihbarat desteğine uluslararası alanda politik desteği eklenince Kürtlere karşı devlet terörü dizginsiz hale gelmiştir. ROJ TV’nin yayınlarının tam da bu dönemde engellenmesi çok daha büyük katliamların planlandığının habercisidir. Uludere sonrası Türk medyasının sergilediği insanlık dışı tavır medyanın topyekun denetim altına alındığını göstermektedir. İnternet sansürü ve ROJ’un kapatılmasıyla Kürt coğrafyası bütün saldırılara açık hale getirilmiştir. Hükümetin Kürt sorununda sahip olduğu çözüm perspektifinin Kürtleri kanla terbiye ederek kendi istediği şartları kabule zorlamak olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durumu 1. paylaşım savaşı sırasında Osmanlının cephe gerisi temizliği adı altında Ermenileri katletmesine benzetebiliriz. T.C. olası bir bölgesel savaşın arifesinde hem Güney Kürtleriyle kuracağı olası bir ittifak için hem de kendi içinde güvenlik sorununu aşmak için Kürt sorununu bütün gücünü kullanarak kendi penceresinden çözme niyetindedir. Bu bağlamda ülkenin içinden geçtiği sürecin siyasal olarak devlet örgütlenmesinin de yeniden yapılanmasına tekabül edeceğini görmek gerekir. Klasik parlamenter sistem sona erecek ve başkanlık sistemine geçilecektir. Bunun sağlanması için içerde yasal terör artarak sürecektir. TMK ve mahkemeler devletin öne çıkan zor aygıtı olarak işlev görmektedir. Devam eden anayasa tartışmasının kör bir tartışma olduğunu AKP’nin başkanlık sistemini içermeyen hiçbir taslağa onay vermeyeceğini peşinen söyleyebiliriz. Olası bir değişikliğin referandumla gerçekleşeceği düşünüldüğünde AKP’nin Kürt özgürlük hareketini zorlamaya çalıştığı mutakabat zemininin temel argümanlarından birini başkanlık sistemine ‘EVET’ demenin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bütün bu olasılıkların ortasında tarihin kör gidişatını durdurma kapasitesine sahip sınıflar mücadelesi gerçeği durmaktadır. Yukarıdaki kurgu var olan gelişmeler dizgisinin hiçbir kırılmaya uğramayacağı öngörüsüne yaslanır. Oysa gerek küresel ölçekte gerekse coğrafya ölçeğinde bu dizgiyi kıracak çok ciddi gelişmeler de mevcuttur. Bunların başında Suriye meselesiyle beraber uluslararası siyaset sahnesine askeri bir güç olarak dönmeye çalışan İran ve Suriye'ye yönelecek askeri müdahalelere karşı askeri cevap verme tehdidini ortaya atan ve bu tehdidi realize edebilecek silah yığınağını yapmaya başlayan Rusya faktörü vardır. Rusya ve Çin, Suriye ve İran üzerinden şekillenen senaryonun aslında kendilerini hedef aldığının farkındadır. Bunu engellemeye kararlı görünmektedirler. Diyebiliriz ki Birleşmiş Milletler’den onay almış bir uluslararası müdahale söz konusu olamayacaktır. Bu durum dış polikada T.C’nin ABD’nin işine yaramaz hale gelmesine yol açabilir. Beraberinde AKP üzerindeki koruma kalkanının da kalkmasını sağlayabilir. İkinci olarak hükümetin uygulamaları karşısındaki güçler politize olmuştur. Aynı zamanda totalitarizm beklentisi artarak AKP’nin inandırıcılığı ve meşruiyeti sorgulanır olmuştur. Hükümetin saldırıları çok geniş bir çerçevede tepkiyle karşılanmaya başlanmıştır. Sahip olduğu medya tekeli giderek onun aleyhine sonuçlar doğurur hale gelmiştir. Meşruiyet temelindeki her karşı koyuş bir direniş odağı haline gelmeye ve kitlesel destek bulmaya adaydır. Tüm bunların ortasında uluslararası ekonomik krizin yol açacağı sonuçlar hükümetin izlediği neo-liberal politikanın sonuçlarıyla birleşince AKP’nin %50’lik oy tabanında da kırılmaların yaşanacağı beklentisini doğurmuştur. Sözün özü diyebiliriz ki her şeye gebe bir döneme giriyoruz...
|
|
|
Loading
|