![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Sosyalist Yeniden Kuruluş Üzerine Sosyalist Demokrasi, 17 Aralık 2011, Sayı: 113
Sosyalist hareketin “birlik serüveni” hatırı sayılır bir politik geçmişe sahip. Birlik ve yeniden yapılanma arayışları Sovyetler Birliği ve bağlaşığı ülkelerde “reel sosyalizm”in birer kağıttan şato gibi üzerimize çöktüğü yılların öncesine dayanır. Kuruçeşme tartışmaları, yeni bir sosyalizm anlayışı doğrultusunda bir “birleşik örgütsel sonuç” doğurmadı, ama arkasında muazzam bir teorik külliyat bıraktı. Kuruçeşme üzerine ne söylenirse söylensin, sosyalist solun yeni bir sosyalizm arayışı konusunda, onun arkasında bıraktığı teorik külliyatı aşan bir başka tartışma düzlemi kurulamadı. Kuruçeşme dolaysız bir birleşik örgütsel sonuca ulaşamadı, ama onun açtığı teorik kulvar üzerinden, sosyalist solun birlik ve yeniden yapılanma arayışları farklı zeminlerde bugünlere kadar süregeldi. Birleşik Sosyalist Parti (BSP) Kuruçeşme’nin doğrudan, Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) dolaylı bir sonucuydu. Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ise, politik bakımdan ÖDP’yi aşan bir iz üzerinde yürümesine karşın, birlik ve yeniden yapılanma bahsinde ÖDP’nin tekrarından başka bir sonuç doğurmadı. SDP’den kopanlarca kurulan Sosyalist Parti’nin akıbeti ise, kendinden önceki deneyimlerden hiç de farklı olmayacak gibi görünüyor. Sosyalist Parti de bir bölünmenin eşiğine gelmiş bulunuyor. Birbirinin ardılı olan bu partilerin programlarında önemli farklılıklar olsa da, örgütsel yapılanma bakımından birbirinin basit bir tekrarı olmanın ötesine geçememiş olduklarını özellikle belirtmek gerekir. Kuruluş evrelerinde birer “çoğulcu birleşik parti” olarak siyaset sahnesine çıkan bu partiler, kısa bir süre sonra olabildiğince homojenleşmiş ve sterilleşmiş birer “monolitik örgütsel yapı”ya dönüşmediklerini kim iddia edebilir? Hiç kuşkusuz, bu partilerin kuruluş öncülleri ile verili pratikleri arasındaki çelişkilerin politik nedenleri ve bu nedenlerin belirleyiciliği görmezden gelinemez. Ancak, bütün kritik evrelerde stratejik değer taşıyan sorunlardan doğan krizlerin, çoğunlukla kopuşlarla sonuçlanmasının örgütsel yapılanma(lar)dan da bağışık olduğu da söylenemez. Anımsanacaktır. BSP, “ana gövdesi” gruplardan oluşan “çoğulcu birleşik parti”ydi. Bütün kritik evrelerde grupların kendi aralarındaki konsensüs belirleyici olur, parti organları grupların anlaşmalarının birer “onay mekanizması” işlevini görürdü. Grupların anlaşamadığı, konsensüse varamadığı durumlarda parti organları karar alamaz, partide hayat durur, bir kriz hali sürer giderdi. Saatlerce, hatta günlerce süren komisyon toplantıları, gruplar arası görüşmeleri kim unutabilir? Bu tür durumlarda, istisnasız rahmetli Sıtkı Coşkun bütün parti meclislerinde, merkez yürütme kurullarında klasik sorusunu sorardı: “Arkadaşlar, BSP grupların partisi mi olacak, yoksa partinin grupları mı olacak?” Çoğulcu birleşik parti hayatının verili politik grupların üzerine şekillendiği, “politik sentez”den söz edilse bile, grupların kendini içererek aşacağı bir aşamadan çok uzak olunduğu 1990’ların ortalarında Sıtkı’nın bu sorusu pek itibar görmezdi. Görse bile, esasa dokunmayan, yüzeysel tartışmalarla geçiştirilir, işler bir şekilde yoluna koyulur, bir sonraki krize kadar “eski tas, eski hamam” yola devam edilirdi. Grupların galebe çaldığı, her kritik evrede parti organlarını devre dışı bırakan ölçüde belirleyici olduğu parti hayatı uzun süremezdi. Nitekim, BSP bölünmenin eşiğine gelip dayandığı bir zamanda, ÖDP imkanı doğdu ve böylece varlığını ÖDP’ye armağan ederek sosyalist siyaset sahnesinden çekilmiş oldu. ÖDP ise, “esnek” bir programa ve yine “ana gövde”sini grupların oluşturduğu bir örgütsel yapılanmaya sahipti. Program, o dönemde aktüel öncelikli sorunlar olarak parti organlarının önüne gelen özelleştirmeye karşı tutum, işçi sınıfının tarihsel rolü, Kürt sorunu ve Kürt özgürlük hareketi ile ittifak ve politik çoğulculuk gibi temel konularda, köklü görüş ayrılıklarına imkân veren, parti içi kriz(ler)i sürekli tetikleyen bir rol oynuyordu. Özellikle parti merkezinin çoğunluğu programa gönderme yaparak özelleştirmeye karşı kekeme konuşuyor, işçi sınıfının tarihsel rolünü yadırgıyor, Kürt özgürlük hareketi ile her türlü ilişki ve ittifaktan uzak duruyordu. Temel politik sorunlara dair politikalar nedeniyle parti içi gerilimler yükseldikçe parti içi kriz(ler) doğuyor, kriz anlarında gruplar, bazen parti zeminlerinin dışında partiye paralel birer yapı gibi davranıyor, bazen de parti çoğunluğuna karşı bir başka “iktidar odağı” gibi, “ikili iktidar” ilişkisi sürdürüyordu. Tarihteki örneklerde de olduğu gibi, bu “ikili iktidar” ilişkileri uzun sürmedi ve “parti iktidarı” güçlü olanın elinde kaldı. Çok geçmeden de o iktidar mücadelesinin “organik parçası” olanlar, birer safra gibi kesilerek “kapı dışarı” edildiler. Şimdi bu deneyimlerden, özellikle ÖDP deneyiminden çıkarılacak sonuç, yalnızca grupların varlığını mesai konusu yapmak, ama programı geri planı itmek olamaz. Şunu kabul etmek gerekir ki, BSP, ÖDP, SDP ve Sosyalist Parti deneyimlerinin de gösterdiği, örgütsel yapılanmasının “ana gövde”si partiye paralel hiyerarşiye sahip gruplardan oluşan parti modelleri başarılı olmuyor. Bunun için başta “demokrasi kültürü”nden yoksunluk olmak üzere pek çok gerekçe ileri sürülebilir. Bunca deneyimden sonra gruplara dayanan bir “çoğulcu birleşik parti”de ısrarın bir anlamı da, bir karşılığı da yoktur. “Gruplara dayanan” birleşik parti tezi yirmi yıllık birlik deneyimleri ve dört çoğulcu birleşik parti pratiğince doğrulanmamıştır. Bu pratiklerin ana düşüncesini şöyle formüle etmek mümkün olabilir: “Birlik ve yeniden yapılanma” adı altında atılan adımlar, bu perspektife açık verili grupların “birleşik bir parti” çatısı altında birliğini sağladığı, ancak sözcüğün gerçek anlamında, verili grupları içererek aşan bir yeniden yapılanma pratiğine dönüşmediğidir. Bir başka gerçek ise şudur: Bu partilerin kurucu öznesi olmuş hiçbir grup bu partilere girdiği biçimde çıkmadığı gibi, kendi özgün ve bağımsız örgütsel hayatlarında da varlıklarını olduğu gibi koruyamamışlardır. Değişik zamanlarda bölünerek “küçük adacıklar” haline gelmiş ve neredeyse bütün birikimli ve deneyimli kadrolarını yitirerek, hayattan tasfiyenin eşiğine gelmişlerdir. Artık, bundan böyle geleneksel ilişkileri eksen alan “büyük ölçekli” işler yapmak, “büyük işlerin” altına imza atmak mümkün görünmemektedir. Eğer bir gelenekten söz edilecekse, genç kuşaklarla yeni, çoğulcu ve devrimci bir gelenek yaratacak, bizden farklı sosyalistlerle geleceğe projeksiyon tutacak bir hayatta ısrar etmek en rasyonel yol gibi görünmektedir. “Görünen köy kılavuz istemez” ama, eğer bu saptamalar bir doğruya işaret ediyorsa, bugün “sosyalist yeniden kuruluş”tan anlaşılması gereken, geçmiş pratiklerin bir tekrarı anlamına gelen “birlik” değil, grupların bir “koalisyonu” hiç değil, onları içererek aşan bir açık ve devrimci proletarya partisinin inşası olmalıdır. Bu partiye Devrimci Komünist Parti de diyebiliriz. Elbette böyle bir partinin kuruluşunun da, böyle bir partiye grupsal varlığını armağan edecek olmanın da ön koşulu “azami program”da anlaşmaktan geçer. Sosyalizm ve sınıf mücadelesinin bütün meşru mücadele yöntemlerine, örgütlü biçimlerine ve parti içinde örgütlenme özgürlüğüne açık bir devrimci partinin kuruluşu gerçekleştirildikten sonra, işte o zaman grupların her birinin tekil varlığını sürdürmesinin “örgütsel fetişizm”in ötesinde anlamlı bir politik gerekçesi olamaz. Bir kez devrimci bir programda ve örgütsel yapılanmada anlaştıktan sonra, her grup varlığına son vererek, , kendine özgüveni olan birer sosyalist birey olarak katılabilir, ihtiyaç duyduğunda her yönüyle parti hukukuna bağlı parti içi platformlar kurabilir, düşüncelerini yaygınlaştırabilir, farklılıklarını ortaya koyabilir. Düşük “çoğulcu birleşik parti” deneylerinden, yarının “çoğulcu organik parti”ye gidişin imkanını böyle bir yaklaşımda aramak gerekiyor. Harcanan emeğe saygı duymak gerekir, ama SYK’nın bir yıllık zaman diliminde, sürece yön verenlerin program sorununu geri plana iterek, örgütlenme modelini öne alan bir yöntem, sürecin yanlış bir mecrada seyretmesine ve tıkanmasına yol açmıştır. Sosyalist Yeniden Kuruluş-Parti Girişimi programı öne alan bir yeniden kuruluş sürecine yeni bir başlangıç yaparak başlayabilir. Bu başlangıç motivasyonu ve iradesiyle çok yönlü bir süreci işletebilir ve belirgin bir çerçevede sağlayacağı yeni bir “mutabakatla” ön gördüğü parti hedefine erişebilecek yeni bir mecra açabilir. Bu öneri, “tıkanma noktaları”nı görmezden gelmek, onları pas geçmek demek değildir. Elbette tıkanma noktaları aşılmadan, yeni bir mutabakatla belirgin hale getirilmeden bir adım bile ileri gitmek mümkün olamaz. Ancak, tıkanma noktalarını birer “aşılmaz kale” gibi görmek büyük bir yanılgı olur. Bu satırların yazarına göre, doğru bir başlangıç halkasını yakalamak, sürecin önünde birer engel gibi görünen pek sorunu, anlamsız birer ayrıntı haline getirebilir. Yeri gelmişken değinmekte yarar var. Geçmişte yaşanan bazı olay ve olguların, sosyalizm ve sınıf mücadelesinin orta ve uzun erimli ihtiyaçlarının göz ardı edilerek nasıl birer “stratejik olgu” gibi ele alındığının, konjonktürel gelişmelere nasıl boyun eğildiğinin, verili durumların ve konumların nasıl teorize edildiğinin ve bu kısır döngü içerisinden nasıl “devrimci görevler” türetildiğinin örnekleriyle doludur. Bazı konjonktürel gelişmeler eksen alınarak, insanlığın nihai kurtuluşuna giden yolda “yeni bir mecra” anlamına gelen sosyalist yeniden kuruluştan nasıl vazgeçilebilir? Bu girişim başarılı bir sonuç doğurur mu, bilmiyoruz. Ama bunu içselleştirmiş olanlar, ısrarla bu yolda yürümeye devam edeceklerdir. Kaldı ki, yeniden kuruluşun verili bileşenleri, öngörülen partinin kuruluşunu er ya da geç gerçekleştirmiş olsalar dahi, sosyalist yeniden kuruluş serüveni bitmiş olmayacak, aksine yeni başlamış olacaktır. Başlamış olacaktır, çünkü eğer kurulacak olan devrimci parti kendini işçi sınıfının yerine ikame etmeyecek, kendini bir işçi-emekçi iktidarının yerine geçirmeyecekse, işte sosyalist yeniden kuruluş o zaman gerçek bir sınıfsal temel üzerinde başlamış olacaktır. İşte devrimci parti böyle bir mecranın ve kuruluşun yol göstericisi olma işlevi görecektir. O nedenle, tarihsel olanı güncel olana feda edenler, taktik olanı stratejik olanın yerine geçirenler büyük bir tarihsel ve siyasal vebal altında kalacaklardır. Aslolan zoru başarmaktır. Bilinmeli ki, “mümkün olanın sınırlarına ancak imkansızı isteyenler ulaşabilir.”
|
|
|
Loading
|