![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
'Muhafazakar Demokratlık'tan 'Milliyetçi Muhafazakarlık'a Sosyalist Demokrasi, 3 Aralık 2011, Sayı: 112
Cahit Sıtkı’nın orta yaş sınırlarını geçmiş olanlar anımsayacaktır. Vaktiyle Demirel sıkça “Konuşan Türkiye”den söz ederdi. Zaman ilerledikçe Demirel’in “Konuşan Türkiye”sinde korkusuz, kaygısız, sansürsüz konuşan çok insan kalmadı. Erdoğan ise Demirel’e rahmet okutacak bir hızla “demokratikleşen Türkiye”de, hiçbir “demokrasi engeli”ne takılmadan “demokratikleşme koşusunu” sürdürüyor. Aslında Erdoğan demokrasi perdesi gerisinde bir korku imparatorluğu kurmak istiyordu, hakkını teslim etmek gerekirse, bu uğurda büyük bir mesafe kaydetti. Ne yazık ki, öngördüğü Türk-İslam sentezine ve “patronaj sistemi”ne dayalı “itaatkar ve muhafazakar bir toplum” tahayyülünü, “usta bir at terbiyecisi” gibi adım adım kuvveden fiile dönüştürdü. Sokakta, kim olursa olsun, herhangi birine “Nasılsınız?” diye sorduğunuzda, büyük çoğunluğundan alacağınız yanıt “Allah’a şükür, şükürler olsun”dan başkası olmayacağına kuşku yoktur. Bugün AKP’nin toplumun büyük bir çoğunluğu üzerinde muazzam bir ideolojik hegemonya kurduğunu, mutlak bir iktidar tekeli oluşturduğunu, devlet iktidarını oluşturan bütün kurumlarda tam bir hakimiyet sağladığını ve tek parti diktatörlüğüne doğru hızla ilerleğini söylemek hiç de abartı değil. Üniversiteleri ve okullarıyla, ordusu, polisi ve yargısıyla devletin ideolojik ve siyasal zor aygıtları tek şefin yönetiminde hareket eden bir koronun düzenli organik parçaları gibi çalışıyor. Buna çoğunluğu AKP çizgisi ile özdeşleşen medya tekeli de eklendiğinde, öngörülen “toplum mühendisliği”ni sapmaya uğramadan yürütecek bütün parçaların organik bileşimi tamamlanmış oluyor. Elbette, bütün bunların altında derin sınıfsal çıkarların yattığını görmemek saflık olur. Bölgede “sıfır sorun”dan “sıfır komşu” noktasına sürüklenmesinin de, ülkede sistemli bir siyasi sürek avının sürdürülmesinin de temelinde büyük sınıfsal çıkarlar yatıyor. Bu sınıfsal çıkarları sorunsuz bir biçimde sürdürmenin biricik yolu, çapakları temizlenmiş, uçları törpülenmiş, verilenle yetinen, şükürcü, itaatkar bir toplumdan geçiyor. Erdoğan, şimdi on yıllık hummalı bir çalışmanın sonucunda oluşturulan Türk-İslam sentezine dayalı “itaatkar ve muhafazakar toplumu” yeni bir “anayasal kalıba” dökmek istiyor. İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin barış, demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam talepleri bu kalıba sığmıyor. Mantıki bir sonuç olarak, ayak ayakkabıya sığmıyorsa, ayakkabının kalıbını büyütmek gerekir. Oysa Erdoğan, kalıbı büyütmek yerine ayakları küçültme yöntemlerine başvuruyor. Son olarak avukatlar operasyonunda da görüldüğü gibi “savunma hakkı” bütünüyle askıya alınmış bulunuyor. Özel yetkili mahkemeler, (nam-ı diğer eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri) polisin kararlarına meşruiyet kazandırmak için çalışan birer “biçimsel infaz kurumları”na dönüşmüştür. Bu gidiş kuşkuya yer bırakmayacak kadar, açık bir “polis devleti”ne gidiştir. Bu yazının yazıldığı saatlerde internet sayfalarına düşen “KCK soruşturması altında 2009 yılında yargılanmaya başlayan 31 KESK üye ve yöneticisinden aralarında KESK Genel Başkanı Lami Özgen'in de olduğu 25 kamu emekçisine toplam 156 yıl hapis cezası verildiği” haberi bu gidişin yalın bir özetidir. Polis devleti sanıldığı gibi yalnızca polis sayısının artırılarak sokakların polisle kuşatılması değildir. Polis devleti, aynı zamanda bütün olay ve olguların kriminalize edilmesi, hukukun askıya alınması ve polisin yargı üzerinde hakimiyet kurmasıdır. Bu hakimiyet kurulmuştur. Polisin yönlendirme ve kararlarına rağmen farklı bir mahkeme kararına rastlamak karanlıkta mumla iğne aramak gibidir. Deyim yerindeyse, hukuk sefalet içindedir ve yapılan da sefaletin hukukudur. İşte bu nedenle Erdoğan, AKP hakimiyetini sarsma potansiyeli taşıyan herkesi hedef tahtasına yerleştirmiş bulunuyor. Kendisine itaat etmeyen dini bütün Müslüman’ı Allah korkusuyla, fabrikadaki işçiyi işsizlik korkusuyla, okuldaki öğrenciyi polis korkusuyla, muhalifi hapis korkusuyla, Kürdü silah zoruyla terbiye etmeye çalışıyor. AKP’ye bel bağlayanların, onda demokrasi ışığı görenlerin hayıflanmalarının hiçbir anlamı ve değeri yok. Onun demokrasi ufku temsil ettiği sermayenin sınıfsal çıkarlarıyla, stratejik siyasi hedefleriyle, öngördüğü toplum tasavvuruyla hem bağlı hem de sınırlıdır. AKP’nin ekseni etrafında dönen, onun öngördüğü toplum tahayyülü içerisinde yer alan, aynı sınıfsal çıkarları paylaşan kime ne oluyor? Demokrasiye “sınıflar üstü” bir anlam yükleyenlerin, AKP’den “sınıflar üstü” demokrasi beklentisi içinde olanların yeniden düşünmelerinde yarar var. AKP’den önemli “demokratik açılım” beklentisi içinde olan sol liberal çevrelerin “oyunu kurallarına göre oynamadı, savaş yeniden kızıştı” diye özgürlük hareketini suçlayanların AKP’nin 2002’de “muhafazakar demokratlık”tan başlayan ve 2011’in Türkiye’sinde “milliyetçi muhafazakar” çizgiye sürüklenen politik serüvenini bilimsel bir gözle irdelemelerinde çok büyük yararlar var. Aynı yalpalamaları, aynı beklentileri “Dersim” tartışmalarında da görmekteyiz. Dersim katliamı ile ilgili gurup konuşmasında sözde devlet adına dilediği “özür”, “resmi tarihle” bir yüzleşme, Türkiye’nin karanlık tarihini aydınlatma yolunu açmak için değil, kendinden uzaklaşma eğilimi içinde olan çevreleri yeniden kendi yörüngesine çekme manipülasyonundan, Dersimli Alevi Kürtlerin duygularını istismardan başka bir şey değildir. Dersim benzeri bir manipülasyon ve istismarı 12 Eylül Anayasa referandumu öncesinde de görmüştük. İki göz iki çeşme Necdet Adalı ve Erdal Eren’e göndermeler yaparak, bazı sosyalist çevreleri referandumda “evet” oyu vermeye ikna etmeyi başarmıştı. Devletler ve onların sözcüleri, soykırım, kitlesel katliam gibi halkları büyük acılara boğan devlet politikaları ve uygulamaları nedeniyle, gelip geçerken, yolda yürürken değil, bir devlet adabına uygun tarzda, o halklardan devlet özür diler, devlet adına özeleştiri yaparlar. Nitekim yapmışlardır da. Almanya’da 7 Aralık 1970’de Varşova Gettosu Kahramanları anıtı önünde diz çökerek Yahudilerden özür dilediği, Alman devleti adına özeleştiri yaptığı bir sır olmadığı gibi, Willy Brandt’ın o fotoğrafı da unutulacak gibi değildir. O zaman Hermann Schreiber adlı bir Spiegel yazarı Willy Brandt’ın diz çökmüş haldeki o fotoğrafı için şu yorumu yapıyor: “Eğer, vahşetin sorumlusu olmayan ve o dönem buna katılmayan bu adam kendi isteği ile Varşova Gettosu’na gidiyor ve orada diz çöküyorsa, bunu kendisi için yapmıyor demektir. Buna ihtiyacı olmayan adam, diz çökmeleri gerekli olan, ama buna cesaret edemeyen herkes adına diz çöküyor. Kendisinin işlemediği bir suçu üstleniyor, affa ihtiyacı olmamasına rağmen, af diliyor. İste o zaman o adam orada Almanya adına diz çöküyor.” Erdoğan’dan böyle bir “devlet adamlığı”nı beklemek nafiledir. O ne Türkiye’nin karanlık tarihini aydınlatabilecek, “resmi tarih”le yüzleşebilecek bir demokrasi perspektifine, ne de tarihsel gerçekleri devletin derin dehlizlerinden açığa çıkaracak politik cesarete sahiptir. Parlamento kürsüsü dururken, bir grup konuşmasında geçerken dilenen “eğer”li bir özür, ne gerçek anlamda bir özür olur, ne de “devlet ciddiyeti”yle bağdaşır. Erdoğan’ın olay ve olguları yörüngesinden kaydıran “usta bir demagog” olduğunu anlamak için bir on yıl daha geçmesi gerekmiyor. AKP, öngördüğü stratejik siyasi hedefler ve öngördüğü toplum tasavvuru doğrultusunda engelsiz bir yürüyüşü sürdürmek için kapsamlı bir “yol temizliği” yaparak ilerliyor. Bu yol temizliğinin sonucu fiilen “sokakların stabilizasyonu”, “muhalefetin izolasyonu” ve siyasetin parlamentoya hapsedilmesi olacaktır. O nedenle, AKP’nin dayanak olarak kullandığı “Terörle Mücadele Yasası” gibi yasalar ortadan kaldırılmadan, bir “sürek avı”na dönüşen siyasi operasyonlara son verilmeden, özcesi demokratik toplumsal muhalefet kendine özgü bir “alan temizliği” yapmadan demokratik bir anayasa yapılamaz. Kürt sorununda “demokratik çözüm” olamaz. İşçilerin, emekçilerin insanca yaşam özlemlerine yanıt verilemez. Kongre, bütün bunları kapsayan bir çizgiyi ve dinamizmi geliştirebilir, bir başka deyişle sınıfsal meseleler ile ulusal meseleleri birleştirebilir, bu güçleri harekete geçirebilir ve etkin bir politik rol oynayabilirse, içinde bulunduğumuz ağır siyasi atmosferi değiştirebilir ve bu izolasyon çemberini kırarak gerçek bir demokratik toplumsal muhalefet odağı olarak öne çıkabilir.
|
|
|
Loading
|