![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Çok Alametler Belirdi 19 Şubat 2012
Cuma günü Paris’te buluşan Sarkozy ve Cameron muhaliflere lojistik ve diplomatik destek verilmesi konusunda hemfikir olduklarını ve muhalefetin birleşmesi için çabalayacaklarını açıkladılar. Guardian, muhalefeti birleştirmek amacıyla Tunus’ta, Fransa ve Türkiye dışişleri bakanlarının himayesinde, Suriye Dostları Grubunun çağrısıyla bir toplantı yapılacağını yazdı.[3] Bu gelişmeler, ‘insani yardım’ örtüsü ve ‘muhalefetin birleştirilmesi’ hedefiyle Suriye’ye emperyalist müdahalenin derinleştirileceğini gösteriyor. Rusya ve Çin’in vetosu, Suriye’ye askeri müdahaleye yasal kılıf sağlayacak bir BMGK kararını engellemiş olmakla birlikte (tasarıda buna olanak sağlayacak bir gönderme yoktu ama Libya’nın önce Fransa ve İngiltere ardından NATO tarafından bombalanmaya başlanmasına ve sonunda Kaddafi rejiminin devrilmesine götüren BM Güvenlik Konseyi kararında da bu konuda açık bir gönderme yoktu.[4]) Suriye’de yabancı özel birliklerin faaliyetlerinin ve muhalif gruplara silah takviyesinin artarak sürmekte olduğu haberleri gözlerden kaçmamaktadır. Libya’da da Fransız, İngiliz ve Katar özel birliklerinin (BM Güvenlik Konseyi’nin bunu yasaklayan kararına rağmen) faaliyet yürüttükleri sonradan itiraf edilmiş ve Fransa’nın isyancılara silah yardımı yaptığı ortaya çıkmıştı. Rusya ve Çin vetosunun Suriye’ye emperyalist müdahalenin yalnızca biçimi konusunda bir modifikasyonu zorunlu hale getirdiğini ileri sürmek pek yanlış olmaz. Üstelik özellikle Rusya’nın hangi aşamaya kadar ‘ayak direteceği’ belirsiz ya da ‘önleyici’ gücünün sınırları var. Batı emperyalizminin ve İsrail’in, önce Suriye’yi ardından İran’ı felakete sürükleyerek güçten düşürmeden ‘rahat etmeyecekleri’ her geçen gün daha belirgin hale geliyor. Sorun öncelikli olarak Suriye ve ardından İran için ölüm-kalım meselesi haline geldiği ölçüde, bu ülkelerin göze almak zorunda kaldıkları risklerin ne kadarını Rusya’nın da göze alacağının bir limiti olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Russia Today, Debkafile’a dayandırdığı bir haberinde, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Suriye’ye yaptığı son ziyarette yapılan görüşmenin gündem maddelerinden birinin de Humus’taki Katar ve İngiliz güçlerinin faaliyetleri olduğunu yazdı. Habere göre Katar ve İngiliz özel kuvvetlerine bağlı askeri unsurlar, Suriye’nin Humus kentindeki silahlı gruplara silah ve askeri taktik desteği veriyorlar. Humus’ta dört operasyon merkezi oluşturulduğu ve buralara güç sevk edildiği, bu operasyon merkezlerinin Türkiye’nin örtülü askeri istilası için zemin yaratmakla görevli olduğu belirtiliyor.[5] İsrail’in gizli servis kaynaklarıyla bağlantılı yayın yapan Debkafile, BM Genel Kurul kararının ardından yayınladığı bir makalede, ABD ve Körfez ülkelerinin Suriye’ye karşı izlenecek yol konusunda çeşitli olasılıklar üzerinde durduklarını ve Hür Suriye Ordusunu ağır silahlarla donatmanın daha güçlü bir olasılık olarak ortaya çıktığını ileri sürdü. Buraya kadar, Suriye’de Esad’ı devirmek için Libya’da Kaddafi’yi devirirken izlenen yolla benzerlikler ön plana çıkıyor. Oysa hemen hemen bütün aktörler Suriye’nin bir Libya olmadığını kabul ediyorlar. Yine de Libya’da ‘başarıya ulaşmış’ bir yöntemi, farklı koşullara uyarlayarak sonuca ulaşmak için sürecin derinleştirilmekte olduğunu görebiliyoruz. Bu çerçeveden bakıldığında, sürecin bir Bingazi yaratma noktasında kritik bir aşamaya geldiği görülüyor. Suriye ordusunun denetim altına almakta zorlandığı Humus ve İdlib, ilki Lübnan’ın kuzey ucundaki sınırda, ikincisi Türkiye’nin güney ucundaki sınırda iki tutamak noktası haline getirilmeye çalışılıyor. İdlib’den Humus’a (Hama üzerinden) dikey bir hat oluşturulursa, Şam’ın Akdeniz kıyısıyla bağlantısı kesilmiş olacak. Suriye fiilen bölünmüş olacak ve Akdeniz’den yapılacak her türlü müdahaleye açık hale geleceği için de merkezi gücü çökertilebilecek. Libya’da Bingazi Trablus’a karşı böyle bir işlev görmüştü. Kaddafi güçleri Bingazi’yi düşürmek üzereyken emperyalist bombardıman başlamıştı. Dün iki İran savaş gemisinin Süveyş Kanalından geçerek Akdeniz’e girmesi ve Suriye açıklarında demirlemesi ise Suriye’nin Libya olmadığını bir kez daha hatırlatma çabası olarak kaydedilecek bir karşı hamle oldu. Suriye’de Esad rejiminin devrilmesi ile ortaya nasıl bir tablo çıkacağı konusunda son günlerde uluslararası sol cenahta iki farklı görüş dile getirildi. Tarık Ali Russia Today televizyonuna verdiği bir mülakatta, Türkiye ve NATO’nun bir dış müdahale için baskıyı artırdığını, bunun bir felaket olacağını ve çok büyük katliamlara yol açacağını, Esad’ın, eğer Saddam Hüseyin’in ve Kaddafi’nin kaderini paylaşmak istemiyorsa çekilmesi gerektiğini, Rusya’nın, Çin’in, İran’ın ve hatta Hizbullah’ın, Esad’ın gitmesinin zamanının geldiğini farketmeleri ve Esad üzerinde baskı kurmaları gerektiğini söyledi.[6] Tarık Ali’ye göre halkın isteği de Esad’ın gitmesi yönündeydi ve Suriye’nin “yeni bir anayasa hazırlamak için mezhebe bağlı olmayan ulusal bir hükümete ihtiyacı var”dı. Tarık Ali, bir emperyalist müdahaleyle Suriye’nin sonunun da Irak ve Libya gibi olacağı öngörüsünden yola çıkarak, belki de Tunus’ta ve Mısır’da olduğu gibi diktatörlerin gitmesiyle yaşanan ‘yumuşak geçiş’in Suriye’de de gerçekleşebileceği düşüncesiyle, Esad’ı gitmeye ikna etmeleri için, Suriye’ye müdahaleye karşı çıkan güçleri baskı yapmaya çağırıyor. Immanuel Wallerstein ise tamamen ters bir tablo çiziyor. Ona göre “kimse Esad’ın gerçekten gitmesini istemiyor. Bundan dolayı Esad büyük bir olasılıkla kalacak.”[7] Wallerstein, “Esad’ı en gür sesle suçlayanların”, onun gitmesini gerçekten istemediklerini, Suudi Arabistan, İsrail, ABD, Fransa ve Türkiye’yi tek tek ele alarak göstermeye çalışıyor. Wallerstein’in argümanları, Esad sonrasının bir kargaşa olacağına ve bunun İsrail’in de (“Hizbullah radikalizmi güçlenebilir”), Suudi Arabistan’ın da (“El Kaide kendine dayanak bulacak”), Türkiye’nin de (“Suriye Kürtlere aktif destek verebilir”) çıkarlarına olmadığına dayanıyor. Fransa’da ise seçimler yaklaşıyor, ABD ise Libya’da jeopolitik bir üstünlük elde etmedi ve Washington Rusya’nın vetosuyla (tüm suç Rusya’ya atılabileceği için) aslında rahat bir nefes aldı. Wallerstein’ın argümanları, Esad-sonrasında, bu aktörlerin denetleyemeyeceği bir kargaşa ortaya çıkacağı ve bu aktörlerin de bu kargaşayı istemeyecekleri için aslında Esad’ın gitmesini istemedikleri öngörüsüne dayanıyor ve buradan dolayısıyla bir müdahale olmayacağı sonucu çıkıyor! Bu aslında hiçbir şey söylememektir. Çünkü elbette emperyalist müdahale sırf Esad’ı yıkmak için değil, yerine besleyip-büyüttüklerini geçirmek için yapılır. Wallerstein’ın mantığıyla bakıldığında ne Afganistan’a, ne Irak’a, ne Libya’ya ‘müdahale’ edilmemiş olması gerekirdi. Hatta ortada emperyalizm diye bir olgunun da olmaması gerekirdi! Aktörleri tek tek analiz ederken örneğin Türkiye için “esas olarak bütün taraflarla dost olmak istiyor” şeklinde bir saptamada bulunabilmesi ise söylenenlere değil niyetlere bakacağım derken en ucuz propagandalara prim verdiğinin ironik bir göstergesi olsa gerek. Eğer ‘işaretlere’ inanıyor olsaydık, Wallerstein böyle yazdığına göre ‘çok alametler belirdi, Suriye halkının tepesine bombaların yağması yakındır’ dememiz gerekirdi. Çünkü, kendisini izleyenler hatırlayacaklardır, ‘Libya’ya askeri müdahale olmayacak’[8] diye yazdıktan sadece dört gün sonra Libya bombalanmaya başlamıştı. Güvenlik Konseyinden karar çıkamazdı, NATO karar alamazdı, Sarkozy’ye Fransa içinde tepki vardı, ABD’de ordu bile askeri bir harekata muhalefet ediyordu, Obama direnecekti vb. vb.. Wallerstein o yazısında “Libya’daki kargaşanın nedeni, Tunus ve Mısır’da gerçekleşen başarılı ayaklanmalar. Ve eğer ortada gizli bir anlaşma varsa bu Kaddafi ile Batı arasındadır ve Arap isyanını yavaşlatmak, hatta ezmeye yöneliktir.” diye yazıyordu. Tunus’ta başlayan ile Mısır’da alevlenenin ve Libya’da fırsata dönüştürülenin farklı dinamikler olduğunu görememişti. Şimdi de Suriye’de sündürülenin Tunus’ta başlayan
ile bir alakasının olmadığı görülmüyor.
|
|
|
Loading
|