![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Kürecik’te Radar Akdeniz’de Donanma Sosyalist Demokrasi, 1 Ekim 2011, Sayı: 108
Türkiye’nin bölgede izlediği politika hakkında hem iç hem dış basında sayısı giderek artan yorumlarda, birbirinin tam tersi tespitlerin aynı kesinlik derecesiyle ileri sürülebilmesine bakılırsa ya Türkiye ne yaptığını bilmiyor, ya da yorumcular Türkiye’nin dış politik niyetlerini nasıl kodlayacaklarını bilemiyorlar. Türkiye’nin Suriye’ye askeri bir müdahalenin eşiğine geldiği düşünülürken İsrail’le köprülerin atılıvermesi; İsrail’e karşı bağımsız Filistin devletinin savunuculuğuna soyunmuşken sonuçta İsrail’in işine yarayacağı bilinen füze radar sisteminin Kürecik’e kurulması anlaşmasının imzalanması; bu radar sisteminin hedefindeki ülke olan İran’la Kandil’e karşı operasyonel işbirliği içinde olunması; Gazze ablukasına karşı seyrüsefer serbestisi için Doğu Akdeniz’e açılan savaş gemilerinin ve uçaklarının Kıbrıs’ın petrol ve doğalgaz sondaj çalışmalarını tehdit etmesi – bu gelişmelerin tümü son birkaç hafta içinde ve başbakan Erdoğan’ın ‘Arap Baharı’ turunun, Mısır, Tunus ve Libya’ya düzenlediği ve şova dönüştürülen gezilerin arka planında gerçekleşti.
Kimilerine göre bu hamleler önyargıları sarsacak nitelikte. “Ancak, bu hamleler AKP için gerçekten yeni olan “proaktif” bir yaklaşıma mı işaret ediyor, yoksa öngörülemeyen gelişmeler karşısında sergilenen “reaktif” bir yaklaşımı mı temsil ediyor, işte bu henüz belli değil.”(1) Kimilerine göre “güçlü, demokratik, ılımlı İslam hükümetiyle Türkiye Ortadoğunun gelecekteki gücü olarak görülüyor.” (2) Kimilerine göre Erdoğan’ın Ortadoğu ülkelerindeki reytingi çok yüksek ve İran’ın önüne geçen ve hem NATO üyesi hem AB aday üyesi olan Türkiye Batı için de en iyi seçenek. (3) Kimileri “NATO üyesi ve Batı ittifakı içinde yer alan bir Türkiye, nasıl oluyor da kendi başına ve özerk kararlar alarak bölgede nazım rol oynayacak veya liderlik yapacak?” (4) diye sormadan edemiyor. Kimilerine göre “Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye bu yeni dünyadaki yerini almaya hazırlanıyor.” (5) Kimilerine göre “Karşımızda adeta Birleşik güçler var ve Akdeniz'i bize kapatmaya çalışıyorlar.” (6) Kimilerine göre Türkiye’nin hamleleri Arap dünyasında karışık duygulara yol açıyor. İsrail’e karşı adımlar hoş karşılanırken “AKP’nin şimdi Ortadoğu’yu Türk nüfuz alanı olarak gördüğü ve … yeni-Osmanlı egemenlik arzusuna dayandığı kaygılarının da güçlenmekte olduğu ileri sürülüyor.”(7) TÜRKİYE-İSRAİL İsrail ordusunun, Gazze’ye yardım götüren filodaki Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda saldırarak 9 Türkiye vatandaşını öldürmesinin üzerinden 15 ay geçtikten sonra açıklanan BM komisyonu raporunda İsrail’in abartılı güç kullandığı kabul edilmekle birlikte Gazze ablukasının meşru görülmesi ve yardım filosunun niyetinin sorgulanması, Türkiye’nin üç koşulunun –özür, tazminat, ablukanın kalkması- havada kalmasına neden oldu. Türkiye tepkisini diplomatik ilişkileri ikinci katip düzeyine indirmek, askeri anlaşmaları dondurmak, Doğu Akdeniz’e donanma yollamak biçiminde gösterdi. İsrail’i 1949’da bölgede ilk tanıyan ülke olan Türkiye, özellikle 1990’ların ikinci yarısında imzalanan askeri ve ekonomik ikili anlaşmalarla çok boyutlu işbirliğini “stratejik ilişki” düzeyine yükselttikten sonra, 2000’li yıllarda “Araplar tarafından kendilerine yönelmiş bir pakt olarak değerlendirilen İsrail’le yoğunlaşmış işbirliğinin, Ortadoğu’da üstlenmeye çalıştığı yeni roldeki inandırıcılığı ortadan kaldırdığının ve tarafsız görüntüsünü zedelediğinin bilinciyle hareket ederek, Tel-Aviv bağlantısının ‘görüntüsünü azaltmaya’ çalıştı.” (8) “Tarafsızlık”, “arabuluculuk” gibi kendi kendine yüklediği görüntü etiket ve işlevlerin hatırına bu “görüntü azaltma” çabası 2000’li yıllarda İsrail’le ilişkilerin genel seyrini pek etkilemedi. 2009’da Başbakanın Davos’ta ‘one minute’ şovuyla başlayan süreç, Türkiye’nin artık “görüntü azaltma” ile yetinemeyeceğini, çünkü artık Ortadoğu’da üstlenmeye çalıştığı yeni rolün “tarafsızlık” ya da “arabulucuk” gibi kalıplara sığmadığını gösterdi. Artık Ortadoğu’da “liderliğe oynayan” bir ülke olarak İsrail’le ilişkisinden utanan değil İsrail’e kafa tutan bir görüntüye ihtiyaç vardı. Sonuçta askeri anlaşmaları iptal etmeyip dondurmuş, diplomatik ilişkileri kesmeyip minimum düzeye indirmiş, ekonomik ve ticari ilişkilere kısıtlama getirmemiş, dolayısıyla kapıları tümden kapatmayarak ve İsrail’de bir hükümet değişikliğiyle yeniden yakınlaşma sağlanması olasılığını dışlamayarak ABD’ye bir güvence vermiş olmakla birlikte, bu kafa tutan görüntü başbakanın ‘Arap Baharı’ turunda “sevilen lider” imajına tahvil edildi. CASUS BELLI Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun açıkladığı Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini yeniden düzenleyen 5 maddelik paketindeki “seyrüsefer serbestisi”ni sağlamak için Türk donanması Doğu Akdeniz’e açıldı. Başbakan Erdoğan o günlerde El Cezire’ye verdiği demeçte “Uluslararası sularda yapılan saldırı, uluslararası hukuka aykırıydı. Aslında bu, bir savaş sebebiydi. Ancak Türkiye’nin büyüklüğüne yakışanı yaparak sabırlı olmaya karar verdik.” diyerek yalnızca Türkiye’nin tavır almakta 15 ay geciktiğini değil, aldığı tavrın da hayli düşük profilli olduğunu itiraf etmiş oluyordu ve medyada Doğu Akdeniz’de suların ısınmaya başladığı yaygarası kopartılmaya başlandı. Çok geçmeden Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e donanmasını aslında Gazze’ye yardım götürecek gemilere eşlik etmek üzere değil, adanın güneyinde doğalgaz sondajlarına başlayacak Kıbrıs’ı tehdit etmek üzere gönderdiği anlaşıldı. Kıbrıs önce Mısır’la, ardından Lübnan’la ve en son 2010 Aralık’ında İsrail’le karşılıklı anlaşmalar imzalayarak kurduğu kendi münhasır ekonomik bölgesinde doğalgaz sondajına başlıyordu ve Türkiye, başbakanının ağzından “bölgeye firkateynler, hücum botları ve savaş uçakları göndereceğini” açıklayarak bunu engellemeye çalışıyordu. YİNE PETROL İsrail geçen yıl Levant havzasında 3,5 trilyon metreküp olduğu tahmin edilen doğalgaz kaynakları bulduğunu açıkladı. Yaklaşık 300 milyar dolar değerindeki bu kaynakların İsrail’in 50-70 yıllık yurtiçi tüketimine yeteceği ileri sürülüyor. Kıbrıs, Türkiye’nin tehditlerine kulak asmayarak, güneyindeki münhasır ekonomik bölgenin Afrodit adı verilen 12 numaralı parselinde sondaj çalışmalarına, İsrail’in Delek şirketiyle ortak olarak İsrail açıklarında doğalgaz çıkaran Noble şirketi ile başladı. Kıbrıs adası açıklarındaki sularda çok önemli miktarda petrol ve doğalgaz rezervi olduğu tahmin ediliyor. Akşam gazetesinin 20 Eylül tarihli haberine göre Türkiye’nin elindeki verilere göre rezerv bölgeleri ve miktarları şöyle: Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasındaki bölgede 3.45 milyon metre küp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol; Delta havzasında 7 trilyon metreküp doğal gaz ve 1.8 milyar varil petrol; Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasında kalan alanda 10 trilyon metreküp doğalgaz, 8 milyar varil petrol; Doğuya uzanan bölgede 3 trilyon metreküp doğal gaz; Ayrıca toplam değeri 3 trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon - bu hidrokarbon rezervi, Türkiye’nin 572 yıllık, Avrupa’nın ise 30 yıllık doğal gaz ihtiyacını karşılayabilecek seviyede. (9) Lübnan Hizbullah’ı, İsrail’in Lübnan’ın karasularındaki petrolü soymak istediğini ileri sürüyor. İsrail’in Gazze ablukasının Gazze açıklarındaki doğalgaz kaynaklarına el koymakla ilgisiz olduğu söylenebilir mi? Ancak Türkiye’nin tehditlerinin gerekçesi Güney Kıbrıs’ın adanın tümünü temsil etmediği olmakla birlikte, bu gerekçenin uluslararası bir karşılığı bulunmuyor. Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız bir devlet kabul edilmekte ve 2012’de AB dönem başkanlığı yapacak. Türkiyenin alelacele kıta sahanlığı anlaşması imzaladığı KKTC’yi ise Türkiye’den başka tanıyan yok. Ama petrolün uzaktan kokusu bile silahların çekilmesine, tehditlerin havada uçuşmasına yetti. ARAP BAHARI Oysa başbakan Erdoğan Arap Baharı turunun son durağı olan Libya’da, Libya petrolünün Libyalılara ait olması gerektiği konusunda vazederken, güya başta Fransa ve İngiltere olmak üzere Kaddafi rejimini devirmek için Libya’yı aylarca bombalayan emperyalist güçlerin gerçek niyetini sorguluyordu. Türkiye dışında herkes çıkarları için, Türkiye saf insani niyetlerle! Ancak hem bu NATO saldırısının komuta üslerinden birinin İzmir olduğunu, hem şimdi savaşla yıkılmış Libya’nın inşasında sırtlan payını kapmak istediğini nerelere gizleyeceğini, Kaddafi dönemindeki 15 milyar dolarlık yatırımı heba olmasın diye Kaddafi döneminde dondurulan Libya’nın batı bankalarındaki hesaplarının serbest bırakılması için BM kürsüsünden talepte bulunurken bile Libyalıların haklarını dile getiriyormuş gibi yapmayı becerebilen birisine sormak elbette hiç şık olmuyor! Erdoğan, Libya’dan önceki durakları Mısır ve Tunus’ta, İsrail’e kafa tutan ve Filistin davasını savunan söylemleriyle halkın sempatisini kazanan, İslam, demokrasi ve laiklik söylemleriyle diktatörlükten yeni kurtulmuşlara yol gösteren bir profil çizerken de, Arap halkının değişim taleplerini bölgesel düzeni tehdit etmeyecek sınırlar içine akıtacak formülasyonlar peşindeydi. Henüz günler önce NATO füze savunma sisteminin bir parçası olarak erken uyarı radarının Kürecik’te kurulması anlaşmasını ABD’yle imzalayarak, ABD’li yetkililere göre “ABD-Türkiye ilişkilerinde son 15-20 yılın en büyük stratejik kararı”nı uygulamaya geçiren AKP hükümeti, İsrail’le girdiği sürtüşmenin yanlış anlaşılmaması gerektiğinin, Batıdan uzaklaşmak biçiminde bir “eksen kayması” yaşamadığının altını kalın çizgilerle çizdi. Hâlâ ABD’nin yakın ve kilit ‘müttefiki’ydi. Ama bölgeye “Müslüman demokrasi” pazarlamaya kalkan aynı Türkiye, İsrail’le girdiği sürtüşmenin Arap dünyasında “yanlış anlaşılması”na şiddetle ihtiyaç duyuyor. Çünkü daha aylar önce Perry Anderson’un büyük bir isabetle tespit ettiği gibi “Batı artık Arap topraklarına kopyalanacak güven verici bir Türkiye modeline sahip. AKP, NATO’ya ve neoliberalizme sadık olduğunu kanıtladı ve doğru dozlarda gözdağı verip baskı uygulayabilme yeteneği ile, cop ile Kuran arasında gelip giden, dindar ama liberal bir demokrasinin mümkün olduğunu gösterdi. Kahire veya Tunus için de bir Erdoğan bulunabilirse, Washington’un Mübarek ile Bin Ali’nin gitmesinden memnun olması için başka şey gerekmez.” (10) DEMOKRASİ DEĞİL MİLİTARİZM PAZARLIYOR Türkiye 2000’li yılların sonlarına kadar ABD-İsrail-Türkiye üçgeninin içinde daha küçük bir (anti-Kürt) İran-Suriye-Türkiye üçgenini barındırabilmeyi (İran ve Suriye, ABD ve İsrail’in “ezeli düşmanları” olmasına karşın) ‘başarabilmişti’. Ancak 2007’den itibaren ABD’nin İran nüfuzunu dengelemek için Güney Kürdistan ve Irak üzerinden açtığı yolda yeni bir dinamik daha devreye sokuldu ve süreç alttan alta Türkiye-İran hegemonik kavgasıyla belirlenmeye başladı. Anti-İsrail söylem bu kavganın kaçınılmaz bir gereğiydi. Böylece daha geniş bir ikinci çembere sıçramak üzere iç içe iki üçgen de silikleşmeye başladı. Arap aleminde girilen çalkantılı dönemin ortaya çıkardığı belirsizlikleri fırsata dönüştürmek açısından bu ikinci çember ekonomik, politik ve askeri bakımdan Türkiye’nin ağzını sulandırıyordu. Libya’nın ardından sıranın Türkiye’nin güney komşusu olan ve batı Kürdistan’ı kapsayan Suriye’ye gelmekte olduğu anlaşılınca, Irak işgali öncesinde 1 Mart tezkeresinde yaşanılan yol kazasıyla “PKK’yi izole etme şansını kaçırdığı”nı düşünen ve aynı hataya ikinci kez düşmemeye kararlı olan Türkiye’nin küçük üçgeni tümden silmesi, Şam ve müttefiki Tahran’ı cepheden karşıya alması gündeme geldi. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik faaliyetleri İran’dan tepki görünce, İran savunma bakanının “Siyonist rejimin savunulması amaçlıdır” (11) dediği radar sisteminin Kürecik’te kurulması da bu yeni yönelime destek veren bir gelişme oldu. Türkiye Suriye’deki Esad rejimini ‘defterden sildiğini’ başbakanın hem ‘Arap Baharı’ turunda hem BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmalarda yeteri açıklıkta dile getirdi. Türkiye’nin şu aşamadaki sorunu Suriye’de Esad-sonrası düzenin kuruluşunda ABD’nin baş yaveri olabilmek, Libya’da olduğu gibi Fransa ve İngiltere’nin ardından sürüklenmek zorunda kalmamaktır. Bu rolü kimseye kaptırmamak için Suriye sorununu Türkiye’nin bir “iç sorunu” gibi lanse etmeye kalkışıyor ve Arap ülkelerinde kulis çalışması yürütüyor. “Komşularla sıfır sorun” diye şişirilen balonun Türkiye’yi getirdiği noktadan her yer sorunlu görünüyor. “Müslüman demokrasi” pazarlayarak bölgesel güç olmaya heveslenirken militarizme yaslanmak, Başbakanın her ağzını açtığında savaştan sözetmesi, sanki bölgeyi çatışmaların ve savaşların eşiğine getirmekten medet umar bir görüntü çizilmesi, Türkiye’nin aynaya bakınca kendinin değil ABD’nin imgesini görmesinden kaynaklanıyor. Türkiye’nin bu sopa politikasının sürdürülebilirliğinin sınırları ABD’nin “dur” diyeceği yere kadardır.
NOTLAR (1) Semih İdiz, “AKP’nin İlginç Dış politika Hamleleri”, Milliyet, 19 Eylül 2011. (2) Patrick Cockburn, “Turkey's bid to lead the Arab world meets Israel head on”, Independent, 18 Eylül 2011. (3) David Gardner, “Erdogan’s brand benefits Arabs and the west”, Financial Times, 15 Eylül 2011. (4) Ali Bulaç, “Türkiye modeli”, Zaman, 15 Eylül 2011. (5) Abdurrahman Dilipak, “İşte Bu”, Yeni Akit, 21 Eylül 2011. (6) İbrahim Karagül, “Akdeniz'de savaş var, Türkiye ayağa kalkmalı!”, Yeni Şafak, 20 Eylül 2011. (7) Gareth Jenkins, “End of the Affair”, Al Ahram Weekly, 8 Eylül 2011. (8) Ç. Erhan – E. Kürkçüoğlu, “İsrail’le İlişkiler”, Türk Dış Politikası (editör: Baskın Oran, İletişim, 2003) içinde, cilt 2, s. 578. (9) Akşam, 20 Eylül 2011. (10) Perry Anderson, “On the Concatenation in the Arab World”, New Left Review, Mart-Nisan 2011, Sayı: 68. (11) Turkey's NATO radar to protect arch-foe: Iran, Ahramonline, 22 Eylül 2011.
|
|
|
Loading
|