YAZILAR  |  GAZETE ARŞİVİ  |  HABER ARŞİVİ  |  21 EYLÜL KOMPLOSU  

Asker İntiharları: Yine mi 'Münferit Vaka'?

AFŞİN DEMİR

Sosyalist Demokrasi, 28 Ocak 2012, Sayı: 116

 

Genelkurmay Başkanı’nın dahi bir gecede tutuklanıp hapse gönderilebildiği, TSK’nın emir komuta zinciri içerisinde AKP’ye biat etmesinin sağlanmış olduğu bir zamanda, askeriyenin iç işleyişi hakkında kimseye hesap vermez konumunu sürdürmesine olanak tanıyan ve gerekli mevzuat değişikliklerini ısrarla yapmayan hükümet, yaşanan bu hak ihlallerinden ve intiharlardan doğrudan sorumludur.

 

Bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir lafında olduğu gibi, zaman zaman, hiç hazetmediğiniz, içinizde derin bir istikrah duygusu uyandıran tiplerin dahi doğru bir kelam etmesi veya saptamada bulunması mümkün olabiliyor. Faşist eskisi Mümtaz’er Türköne’nin, bir zaman önce sarfettiği ve kemalistlerin hücumuna uğrayan “bu orduya bir vakayı hayriye lazım” mealindeki sözleri de, kısmen bu neviden.

Kendi cumhuriyetini inşa etme derdindeki AKP’nin I. Cumhuriyetle hesaplaşmaya başlamasından önce, yani Genelkurmay Başkanına varıncaya kadar üst rütbeli subayların derdest edilip hapse tıkılmasının tahayyül dahi edilemeyeceği, askerin fiyakasının yerinde olduğu vakitlerde, her ne hikmetse yapılan her anketten halkın en çok güvendiği kurum (!) olarak çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerinin adı gün geçmiyor ki yeni bir rezaletle anılmasın.

Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Poyrazköy, internet andıcı vs. diye uzayıp giden dava ve soruşturmalarda sosyalistlerce on yıllardır hep dile getirilen ama ilk kez geniş kitlelere malum edilen derin ve darbesel faaliyetler, şanlı ordumuzun askerlik dışında web sitesi yöneticiliğinden hackerlığa, toplantı ve gösteri yürüyüşü organizasyonundan, misyonerlikle mücadeleye kadar toplumsal hayatın hemen her alanına müdahale etmekte olduğunu gözler önüne serdi, seriyor.

Yegane maksadı kendisine sadık bir ordu yaratmaktan ibaret olan, militarizm ve emperyal hevesler konusunda ise kendinden öncekilerden hiçbir farkı bulunmayan, hatta fazlası olduğu söylenebilecek AKP’nin bu tasfiye operasyonu sırasında, yandaş medya aracılığıyla propagandasının merkezine koyduğu argüman, ordunun kışlasına dönmesi ve askerlik dışında işlerle iştigal etmemesi gerektiği. Ancak Kıbrıs harekatı sırasında kendi gemisini bombalayıp batırmak gibi işlere imza atan TSK’nın askerlik işlerinde ne kadar becerikli olduğu ayrı bir tartışma konusu olduğu gibi, yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, suiistimal gibi konularda herhangi bir devlet kurumundan hiç aşağıda kalmadığı artık herkesçe bilinen bir ordunun, askerlik dışında başka bir işle iştigal etmemesi sorunu çözecek gibi görünmüyor.

AKP’nin hoşuna gitmeyen faaliyetler içerisinde bulunanların dokunulmazlık zırhı artık ortadan kalkmış olsa bile, TSK her darbe veya müdahale döneminde daha da kendine yonttuğu mevzuat sayesinde, kendi iç işleyişinde ve daha pek çok konuda Allah’tan gayrı kimseye hesap vermez, denetlenmez konumunu sürdürüyor. Genelkurmay Başkanlığını hala daha bir türlü Milli Savunma Bakanlığına bağlamayan ve mevcut faşizan yapılanmayı meşrulaştıran mevzuatı değiştirmeyen AKP’nin himayeci kanatları altında, TSK içinde bilindik keyfi, astığı astık kestiği kestik uygulamalar devam etmekte, zorunlu askerlik hizmetini yerine getiren yurttaşlara karşı dayak, baskı, hakaret vb. zulümlerin ardı arkası kesilmemekte.

16 Ocak tarihli Radikal’de Pınar Öğünç’ün dikkat çektiği gibi 2012’ye gireli daha bir ay dolmamışken, tam altı askerin kiminin terhisine üç hafta, kimininse kırk gün kala birliklerinde intihar ettiği konuşuluyor. Tüm bu askerlerin ailelerinin ortak ifadelerinin, çocuklarının intihar etmesi için ortada bir sebep bulunmadığı yönünde olması, TSK’nın keyfi ve baskıcı uygulamalarla ilgili sicili göz önünde bulundurulduğunda, intiharları daha da şüpheli ve karanlık hale getiriyor. Nitekim geçtiğimiz hafta Asker Hakları İnisiyatifi isimli platformun temsilcileri ile birlikte Meclis İnsan Hakları Komisyonunu ziyaret eden Ferdi Aydenk’in annesinin komisyona verdiği dilekçede dile getirdikleri, ardı ardına yaşanan asker intiharlarının olası sebeplerine ışık tutacak nitelikte. 15 ay önce askere giden Ferdi Aydenk, askerde yaşadıklarından sonra “organik olmayan psikoz” teşhisi konularak ailesine teslim edilmiş. Ferdi, askerden döndüğünden beri sigarayı üç pakete çıkarmış, pek fazla konuşmuyor. Sık sık ayağa kalkıp salonla oda arasında geziniyor. Bazen durup, asker selamı veriyor. Çünkü annesinin dilekçede aktardıklarına göre, askerliği sırasında üzerinde sigara söndürülmüş, dövülmüş, aç bırakılmış ve hakarete uğramış.

Yine Asker Hakları İnisiyatifinin Meclis İnsan Hakları Komisyonuna sunduğu raporda, askerlik sırasında yaşanan hak ihlalleri; hakarete uğrama, dayak yeme, darp edilme, aşağılama, mobbing, tehdit edilme, aşırı fiziksel aktiviteye zorlama, uyutmama, haksız suçlar atfetme, kişisel işlerini yaptırma, yeterli sağlık hizmetinden yararlandırılmama başlıklarında toplanmakta. Sayılanlardan önemli bir bölümünün Ceza Kanunu kapsamında işkence suçunu oluşturan eylemlerden olduğunu söylemeye gerek bile yok.

Genelkurmay Başkanının dahi bir gece tutuklanıp hapse gönderilebildiği, TSK’nın emir komuta zinciri içerisinde AKP’ye biat etmesinin sağlanmış olduğu bir zamanda, askeriyenin iç işleyişi hakkında kimseye hesap vermez konumunu sürdürmesine olanak tanıyan ve gerekli mevzuat değişikliklerini ısrarla yapmayan hükümet, yaşanan bu hak ihlallerinden ve intiharlardan doğrudan sorumludur.

Yeni Osmanlı hülyaları eşliğinde emperyal hevesler peşinde koşan, bugün yarın Suriye’ye karşı memleketi yeni bir maceraya sürüklemesi, halk çocuklarını cephelerde kırdırması beklenebilecek AKP hükümeti, görünen o ki Eski Osmanlı’dan ders almamakta ısrar etmektedir. Aralarında biraz aklı ve vicdanı kalmış olan varsa eğer, hafızalarını tazelemek için Falih Rıfkı’nın Zeytindağı’nı yeniden okumalarının vaktidir.

İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
- Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmed’i? Yüzbin Ahmed’in hangisini?
 Yırık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolunu  gösteriyor:
- Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’emi, Medine’ye mi, Kanal’ a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’ a mı?
Ahmed’ini, buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen ona da soracaksın:
-Ahmed’imi gördün mü?
Hayır… Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın, Muhammed’e bile anlatamadığı  cehennemi gördü.
Şimdi Anadolu’ya batı’dan, doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgarlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor.
Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi, İstanbul’ a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.
Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed, şimdi onun pahasını kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.
Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!"[1]

[1] Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, Pozitif Yayınları, s.108-109.

 

>>Afşin Demir'in yazıları


     
 
Loading