![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
35 Cana Mahsup Edilen Başbuğ Sosyalist Demokrasi, 14 Ocak 2012, Sayı: 115
Görülüyor ki, devr-i Tayyip’in "iyi saatte olsunlar"ı cemaatçi polis, savcı ve yargıçlar, hükümetin zora girdiği her durumda yeni bir tutuklama dalgasına girişerek vaziyeti idare etme taktiğinde ısrar ederlerse, çok yakında hapishanelerde yer kalmayacak.
Halkımızın önemli bir bölümü itikadı veya batıl inancı gereği cin, peri, umacı, gulyabani, hortlak, zebellah ve sair doğaüstü varlıkların gerçek olduğuna inana gelmiş, bunlardan adıyla sanıyla söz etmekten çekindiğinden olsa gerek, vaktiyle topuna birden “iyi saatte olsunlar” diye bir isim takmış. Cinle periyle işi olmayan okumuş takımı için ise “iyi saatte olsunlar”, sağı solu pek belli olmayan devlet zorbalarının lakabı olmuş. Devir değiştikçe, “iyi saatte olsunlar”ın muhtevası değişmiş ama adı hep aynı kalmış. Devr-i Hâmid’de Kızıl Sultanın hafiyelerinin, devr-i Kemâl’de Üç Ali Divanı namıyla maruf İstiklal Mahkemelerinin “iyi saatte” olmaları dilenmiş. Çünkü eğer bunlar maazallah kötü saatte iseler, kişi kendini ya Fizan’da sürgünde yahut yağlı urganın ucunda sallanırken bulabilirmiş. Mişli geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında, bu memlekette “iyi saatte olsunlar” hiç tükenmedi. 27 Mayıs darbesinden sonraki kırk küsur yıl boyunca; “ciheti askeriye”, “zinde güçler” yahut “şanlı ordumuz” diye el üstünde tutulan (sıkıysa tutma) silahlı kuvvetler “iyi saatte olsunlar” namını kimselere terk etmeden, kendi alanında haklı bir rekora imza attı. 27 Mayıs darbesi, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat muhtırası, 27 Nisan postmodern darbesi diye uzayıp giden kırılma noktalarının birleştirdiği hat boyunca silahlı kuvvetler, silahsız kuvvetler üzerindeki egemenliklerini kâh açık diktatörlük, kâh askeri vesayet biçiminde sürdürdüler. Son on senedir içinde bulunduğumuz devr-i Tayyip’te bu gidişata bir nokta kondu demek için henüz erken olsa bile, bir noktalı virgül kondu dersek yanlış olmaz. Osmanlı’nın çöküş yıllarından başlayıp seksen sekiz senelik Cumhuriyet tarihini ele almayı gerektirecek bir tahlil denemesi bu yazının sınırlarını aşar. Lakin kabaca söylemek gerekirse, kırk küsur sene boyunca ordunun siyaset ve toplumsal hayat üzerindeki belirleyici rolünü sürdürebilmesini ne sağlamışsa, bugün onda yaşananlardır esas olan: Egemen sınıfın iç kompozisyonundaki değişim-dönüşüm ve ABD’nin başını çektiği dünya emperyalist kapitalist sisteminin bölgesel ihtiyaçlarındaki değişim. İslami cemaat ağlarıyla büyüyen Anadolu sermayesinin, sırtını ta II. Meşrutiyet günlerinden bu yana askere yaslamış masonik İstanbul sermayesine galebe çalması ve ABD’nin Ortadoğu’da İsrail üzerinden ulaşması mümkün olmayan hedefleri için İslami kimliği parlatılmış bir Türkiye’yi koçbaşı yapma planları, Kemalist-laik-ulusalcı paradigma ekseninde askeri vesayet altındaki bir Türkiye’nin rafa kaldırılması anlamına geldi. Başbakanların, bakanların, yüksek yargı organlarının, üniversitelerin, ezcümle devlet organlarının ve “dördüncü kuvvet” denilen gazetecilerin, televizyoncuların generaller önünde hazır ola geçtikleri günlerden, genelkurmay başkanının dahi derdest edilip kodese tıkılabildiği günlere bu sayede gelindi. Yoksa ne Süheyl Batum’un tabiriyle ordu “kâğıttan kaplan” olduğundan ne de mangal yürekli bir Kasımpaşa bıçkını başbakan olup kaplana kışlasına dönmeyi emrettiği için değil. 5 Ocak gecesinin ertesi güne evrildiği saatlerde, Beşiktaş Adliyesinde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 27 Mayıs’tan sonra ikinci kez bir Genelkurmay başkanı tutuklanarak cezaevine gönderildi. Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanmasının resmi gerekçesi, “internet andıcı” adıyla bilinen davaydı. Söz konusu dava ikinci Ergenekon davası tutuklusu emekli Albay Hasan Ataman Yıldırım’ın evinde yapılan aramada ele geçirilen ‘Hayhay’ isimli belgede, Yıldırım’ın TSK’daki bir sivil memurla buluştuğu ve kara propaganda yapmak için kurulan siteler üzerine konuşmalar yaptığına dair bilgiler yer aldığı iddiası üzerine açılmıştı. Görevden alınan eski Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’ün talimatıyla başlatılan soruşturmada kimi yabancı devletlere, PKK’ye ve bazı devrimci örgütlere karşı kara ve gri propaganda taktikleri kullanılarak oluşturulan internet sitelerinin yanı sıra irtica.org gibi doğrudan hükümeti hedef alan yayınlar yapan internet sitelerinin Genelkurmay tarafından kurulduğu ve bütün bu sitelerin içerik sağlayıcıya verdiği ortak elektronik postanın ‘hayhaytr@yahoo.com’ olduğu anlaşıldı. Söz konusu siteler Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı IP numaralarını kullanıyordu ve siteler Genelkurmay Başkanlığı’na aitti. Bir yandan bu araştırma sürdürülürken, Ergenekon savcılarına kamuoyunda ‘ıslak imza’ olarak bilinen ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ başlıklı belgeyi gönderen imzasız muhbirden, ikinci bir ihbar maili gönderilerek, Genelkurmay’ın iktidar ve cemaatler aleyhine kara propaganda yapmak amacıyla 42 internet sitesi kurduğu, yine Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nın yerli ve yabancı 430 internet sitesini de sürekli takip ettiği ileri sürüldü. Gönderilen bu elektronik posta ekinde ‘internet andıcı’ olarak adlandırılan bir belge de bulunmaktaydı. Nisan 2009 tarihli bu ‘andıç’ Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı tarafından hazırlanmıştı ve altında Topçu Albay Cemal Gökçeoğlu ve Albay Dursun Çiçek de dahil sekiz kişinin imzası bulunuyordu. IP numaralarının sahibi olan Milli Savunma Bakanlığı, “Genelkurmay istedi, biz de onların adına IP adreslerini aldık” derken, Genelkurmay Başkanlığı, “Başbakanlık’ın bilgisi vardı” şeklinde açıklama yapmıştı. Oysa Başbakanlık bunu yalanladı. Bunun üzerine dönemin Genelkurmay başkanı Başbuğ, direktifin 2000 yılında verildiğini, sitelerin 2007’de açılıp daha sonra tümden kapatıldığını öne süren ikinci bir açıklama yapmıştı. Davada tüm sanıklar ve belgeler yetkili isim olarak İlker Başbuğ’a işaret ediyordu. Bunun üzerine Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunuldu ve Başbuğ 12 saat sorgulandıktan sonra “Silahlı terör örgütü kurmak ve darbe yapmaya teşebbüs” suçlamasından tutuklandı. 26. Genelkurmay Başkanının tutuklu yargılanmak üzere cezaevine sevk edilmesi hem uzun bir aradan sonra ülke tarihinde bir ilk olması bakımından, hem de darbeci/vesayetçi zihniyetle mücadele yönünden önem taşısa da, Başbuğ’un tutuklanmasının, davanın olağan seyrinin bir sonucu olmaktan çok, Roboski katliamı nedeniyle zora giren hükümete atılmış bir can simidi olduğu çok açık. Ergenekon ve sair davalardaki yakın deneyimlerin gösterdiği üzere, ne zaman AKP’nin başını sıkıntıya sokacak bir gelişme yaşansa, yeni dönemin yeni “iyi saatte olsunları”, yani cemaat taraftarı emniyet güçleri ve özel yetkili mahkemeler derhal sansasyonel bir tutuklama dalgasına girişerek, dikkatleri hükümet karşıtı unsurların, bazen gerçek çoğu kez şişirme, dehşetengiz faaliyetleri üzerine toplamaktalar. Bu kez de, Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyü yakınlarında savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 35 köylünün katledilmesi ve bundan çok söz konusu katliamı yapan orduyu destekleyen tutumu nedeniyle başbakanın yıpranan imajını düzeltme görevi, büyük balık Başbuğ’un derdest edilmesiyle yerine getirilmiş oldu. Boru ve kağıt parçası işlerinden sorumlu Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasının ardından, Başbakanın “tutuksuz yargılamanın esas olması gerektiği” yönünde hoşnutsuzluk sinyalleri veren sözler sarf etmesi, kimi çevrelerce, giderek daha “devletlû” ve orduya daha yakın bir profil çizmeye başlayan Erdoğan ile bundan rahatsızlık duyan Fettullah Gülen cemaati arasındaki gerilimin yeni bir yansıması olarak sunuldu. AKP içerisinde Milli Görüş kökenli kadrolarla cemaate angaje olan kesimler arasında ayyuka çıktığı söylenen çekişmenin sonuçları hakkında bugünden bir kestirimde bulunmak gerçekçi değil. Ama görülüyor ki, devr-i Tayyip’in “iyi saatte olsunları” cemaatçi polis, savcı ve yargıçlar, hükümetin zora girdiği her durumda yeni bir tutuklama dalgasına girişerek vaziyeti idare etme taktiğinde ısrar ederlerse, çok yakında hapishanelerde yer kalmayacak.
|
|
|
Loading
|