![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Din Sorununa Sosyalizmin Gözlüğünden Bakmak N. ZAFER 27 Aralık 2011 Din sosyalistlerce hep sorunlu ve tuzaklarla dolu bir alan olarak görüldü. Dindarlık ve sosyalistlik birbirinin antitezi olarak değerlendirildi. Hatta ülkede sosyalizm mücadelesinin kitlesel bir karakter kazanamamasının sebebi olarak dinin toplumsal ve siyasal rolü gösterildi. Dine ilişkin tartışmalar türban, laiklik vb gibi gündemlerin sıkıştırmasıyla kimi zaman yoğunlaştı. Böylesi dönemlerde din ya şiddetli bir saldırının hedefi oldu ya da mütedeyyinlerle çatışma yaşamamak adına sorun yokmuş gibi davranıldı. Her durumda sol, tutum açıklamanın ötesine geçemedi ve din sosyalist politikaya dışsal adeta öncesiz ve sonrasız, verili bir hal olarak görüldü. Din ve sosyalizm üzerine yazılmış oldukça çok kitap, makale ve broşür mevcut. Bu eserlerdeki farklı ve zengin değerlendirmelere rağmen dinin “halkın afyonu” olduğu saptaması islama karşı “saldırgan” ya da “sessiz” tavır gösteren tüm sol kesimler açısından ortak hareket noktası oluyor. Bu yazıda din, özelde de müslümanlık ve sosyalizm konularına birkaç açıdan yaklaşmaya çalışacağım. Bunu yaparken dinin basitçe bir uyuşturucu olarak görülemeyeceğini, dinin sosyalizmin antitezi olmadığını ve hatta mütedeyyinlerle devrimci sosyalistlerin ortak bir hedefe ulaşmak için beraber mücadele edebileceklerini dahası etmeleri gerektiğini tartışmaya çalışacağım. Soruna ilk yaklaşmak istediğim yan sorunun teorik tarafı. Dinin “halkın afyonu” olduğu saptaması üzerine kurmak istiyorum bu faslı.
Din gerçekten afyon mudur ve Marx ne söylemek istemiştir? Şöyle diyor Marx: “Din-dışı eleştirinin temelini şu oluşturuyor: insanı yapan din değil, dini yapan insandır. Yani din, henüz kendine erişmemiş ya da çoktan yitirmiş bulunan insanın sahip olduğu kendinin bilinci ve kendinin duygusunu oluşturuyor. Ama insan, dünyanın dışında herhangi bir yere çekilmiş soyut bir öz değil. İnsan, insanın dünyası, devlet, toplum anlamına geliyor. Bu devlet, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini üretiyor, çünkü kendileri alt üst olmuş bir dünya oluşturuyor. Din bu dünyanın genel teorisini, onun ansiklopedik özetleme kitabını, onun halksal biçimdeki mantığını, onun tinselci point d'honneur'ünü [onur sorununu], kendinden geçmesini, ahlaksal onaylanmasını, görkemli tamamlayıcısını, teselli ve aklanmasının evrensel temelini oluşturuyor. Din insanal özün doğaüstü gerçekleşmesini oluşturuyor, çünkü insanal öz gerçek gerçekliğe sahip bulunmuyor. Öyleyse dine karşı savaşım vermek, dolaylı olarak dinin tinsel aromasını oluşturduğu dünyaya karşı savaşım vermek anlamına geliyor. Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor.” Din üzerine söz söyleyecek yeni yetme sosyalistin de yaşlısının da diline pelesenk olmuş olan 'Din halkın afyonudur' saptaması esasında Marx’tan çok öncesine, aydınlanmacılara, sol hegelcilere dayanır. Kant, Holbach, Feuerbach, Bruno Bauer bunların başta gelenlerinden sayılabilir. Dolayısıyla diğer tüm bağlamlarından kopararak dine mutlak gericilik ve hatta bir egemen sınıf komplosu görevi yükleyen bu değinme aydınlanmanın dine karşı verdiği kavganın bir eseri olarak görülebilir. Ancak Marx bu söylemi bir başka bağlam içine oturtur. Bu yeni bağlam da Marx’ın sol hegelci olduğu, hegelci etkiden henüz kurtulamadığı bir döneme aittir. 1844 tarihli “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş” bölümünde bulunan yukarıdaki saptama kaleme alındığında Marx henüz “marksist” değildir. Ayrıca din sorununu ele alışında “insani öz bilinç” kavramı onun üzerindeki Feuerbach etkisi olarak görülebilir. Marx’ın din sorununu, maddi üretim tarzı ve ona uygun düşen toplumsal ilişkiler bağlamında ele aldığı, bu anlamda üretilen ideolojinin bir biçimi olarak değerlendirdiği dönem, Alman İdeolojisi dönemidir (1846). İşte ne yazık ki sosyalist hareketin birçok sektörü sorunu Marx’ın anlatmaya çalıştığından daha geri, aydınlanmacı bağlamı içinde, sınıf mücadelesi dışında ve adeta bir egemen sınıf komplosu olarak ele almaktadırlar. Bununla birlikte Marx yukarıdaki pasajında insanın dünyasını, devlet, toplum olarak görür ve bu kurumların dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini ürettiğini söylerken salt maddi bir değerlendirme yapmaz. Aynı zamanda dine karşı mücadelenin o dini yaratan dünyevi koşullara karşı bir mücadele olduğunu vurgulamış olur. Dinin ezilen insanın içli ezgisi, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığı olduğu saptamasıyla da Marx'ın din eleştirisi kapitalist sistemin eleştirisi haline dönüşür. İnsanı yabancılaştıran, hiçleştiren, değersizleştiren sistem eleştirilir. Bu koşullarla baş başa kalan insanın dine sığındığı, dine sığınmanın acılarının giderilmesinde önemli bir faktör olduğu vurgulanır. Pasajın devamında Marx “Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dini ortadan kaldırmak, halkın gerçek mutluluğunu istemek anlamına geliyor. Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek, halkın yanılsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor” demektedir. Marx’a göre insanlar kapitalist toplumda “çiçeklerle bezeli bir zincire vurulmuş” durumdadır. Din zincirleri gizleyen çiçektir. Dolayısıyla bu duruma yönelik eleştiri “insanın süssüz ve umut kırıcı zincirler taşıması için değil, ama onları atması ve canlı çiçeği devşirmesi için” zincirlerinden kurtulmasını hedefliyor. Marx yukarıdaki yaklaşımında haksız değildir kuşkusuz. Din verili bir toplumda egemen güçlerce, kapitalist sömürüyü görmeyi engelleyen bir afyon olarak kullanılabilir ve halk kitleleri de dine sığınarak kapitalizmin zulmünden kurtulmak isteyebilir. Ancak bu durum dinin her durumda mutlak bir uyuşturucu olduğu anlamına gelmez. Din bazen uyuşturucu olduğu gibi bazen de uyarıcı olabilir. Bu sınıf mücadelesi konjonktürü ile ilgili bir haldir. Din sorununu bu eksende, politik temelde ve sınıf mücadelesi bağlamında ele almak Engels’e kalmıştır. Engels’in bu konuda kaleme aldığı eserler 1844’ten çok sonrasına aittir. Ludwig Feurbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu (1886) Almanya’da Köylü Savaşı (1850) Anti-Dühring (1878) İlk Hıristiyanlığın Tarihi Üzerine (1894) ve Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm (1880) gibi eserlerde Engels din sorununa değinir. Dini “tarihi olmayan” bir olgu olarak ele almak yerine onun maddi bir gerçekliğe dayalı ve pratik sınıf mücadelesiyle ilişkisi bağlamında değerlendirir. Bir bakıma dini gökten yere, mücadele içindeki sınıfların arasına indirir. Dinin sınıfsal kullanımına dikkat çeker. Aydınlanmacıların yaptığı gibi sınıf mücadelesinde dinin tuttuğu yerin mutlak gerici, din karşıtlarının ise mutlak ilerici biçimindeki algılanışına karşı çıkar. Hatta sınıf mücadelesinde, materyalizmle din arasındaki kavganın her zaman devrimcilik ile gericilik arasındaki kavga anlamına gelmediğini söyler. 17. yüzyıl İngiltere’sinde protestan mezhepler devrimci mücadelelerinde dini bayrak yaparken, materyalizmin mutlak monarşinin savunuculuğunu üslendiğini yazar. Örneğin Thomas Münzer’in başlattığı ayaklanmanın “tanrı krallığını yeryüzünde kurmayı” hedeflese de esasta eşitlikçi, dayanışmacı ve paylaşımcı bir sistem tasarımına sahip olduğundan sıklıkla bahseder. Engels daha da ileri giderek ilk hristiyanlar ile sosyalistler arasında bazı paralelliklere vurgu yapar. Her iki hareketin de (her ne kadar her ikisinde peygamberler eksik olmasa da) önderler ve peygamberler tarafından yaratılmadığını, bu hareketlerin kitle hareketi olduğunu, her ikisinin de de baskıya uğrayan, ezilen kadın ve erkeklerin hareketi olduğunu, her ikisinin de sefalet ve kölelikten hemen kurtuluşu haber verdiklerini söyler. Engels önemli devrimci momentlerde dinin protestocu, eleştirel, devrimci rolünü vurgular. Ancak hiçbir zaman dinin ikili karakterini, yani sistemin meşrulaştırıcı rolünü bir yana bırakmaz. Böylece Engels din sorununa yaklaşımda aydınlanmacılardan da yeni hegelcilerden de farklı ve tam anlamıyla sınıf mücadelesindeki pratik tutumlara bağlı bir hat oluşturmuş olur. Aslında sosyalist hareketin bundan sonraki önemli şahsiyetlerinin dine yaklaşımlarının Engels’in çizdiği doğrultuda seyrettiği söylenebilir. Lenin’de de, Luxemburg’da da, Gramsci’de de vb. benzer yaklaşımlar belirgindir.
O zaman din afyondur metaforuna sarılmak ve dindarlardan uzak durmak niye? Kuşkusuz bu metafora sıkı sıkıya sarılmak dindar kesimlerle her türlü politik ilişkiyi reddetmek anlamına gelir. (Bu politik ilişki örgütlü bir güçle bir ittifak ilişkisi olabilir ya da inançlı kesimler içinde sürdürülen bir siyasi çalışma olabilir.) Böylece meseleye sınıf mücadelesinin gözlüğünden bakılamamakta, dindar kitleler, namazında niyazında olanlar peşinen kaybedilmiş olarak görülmektedir. Elbette ortada bir uyuşma hali var ise, uyuşmuş olanla da, kendisine uyuşmuş damgası vuranla da sağlıklı ilişki sürdürülemez. Dolayısıyla işin bundan sonraki kısmı politiktir. Yani artık din meselesine ikinci yönden yaklaşabiliriz. Sosyalistlerle dindarlar arasında neden sağlıklı bir ilişki kurulamaz sorusuna verilen ilk cevap idealizm ile materyalizmin uzlaşmazlığı üzerinden verilmektedir. Ancak bu bir cevap sayılmaz. Zira benim amacım bu iki düzeyi birbiri ile uzlaştırmak değildir. Ne yazının konusu budur ne de dünyadaki örnekler bu çerçevededir. Daha ziyade politik temelli bir tartışmadır benimkisi. Dolayısıyla, pratikte neden dindarlarla yan yana olamayacağımızın cevabı “çünkü onlar idealist biz diyalektik materyalistiz” biçiminde verilemez. “Aynı nedenle Ortadoğu’da ABD’ye karşı süren islami direnişi desteklemiyoruz” denilemez. Ya da denilse de bu tutumun dünya tarihsel planındaki devrimciliği tartışma konusu haline gelir. Öne sürülen bir diğer sebep olarak, islamiyetin egemen bir devlet olarak örgütlenmiş olduğu ülkelerde islamcı güçlerin devrimcilere karşı takındığı tutum gösterilebilir. Bırakınız sosyalistleri reformcular dahi bu diktatörlüklerin baskısı altında ezilmektedir. İranlı mollaların, Şahı devirmek için ittifak yaptıkları sosyalistleri, iktidarı aldıktan sonra nasıl vinçlerle beşer onar idam ettikleri söylenebilir. Hatta Türkiye’de islamcı güçlerin devrimcilere yönelik kanlı eylemleri vurgulanabilir. Ve bu sebepler bir yere kadar anlamlı da olabilir. Dünyada zıddı başka örnekler de varken bence yapılması gereken bu olumsuz pratiklerden bir teori üretmek değil, politik ittifaklarda dikkatli olmaktır. Ayrıca anlatmaya çalıştığım muhalif islami örgütlerle ittifak yapıp yapmamak olarak şematize edilmemelidir. Kastım daha kapsamlıdır. Tüm bunları daha sonra ele almak için şimdilik bir yana koyalım. Kanımca Türkiye sosyalist hareketinin dine mutlak gericiliğin adresi olarak, bir uyuşturucu olarak bakmasının referansları marksist-leninist sosyalizme ait değildir. Türkiye sosyalist hareketi aydınlanmacı köklerinden kurtulamamış olduğu için dine mutlak gericiliğin adresi olarak bakmaktadır. Özünde bir aydınlanma projesi olan kemalizm batılılaşma ve uygar dünya seviyesine çıkmak için geçmişin olumsuzluklarını din hanesine yazdı. Köhnemiş Osmanlının en büyük ve olumsuz mirası dinin verili haline deyim yerindeyse savaş açıldı. Din kemalist iktidarın yeni bir mühendislik projesi olarak görüldü. Yeni iktidarın payandalarından biri olarak yeniden ve denetimli biçimde üretildi. Osmanlı din temel prensibine bağlıydı ve böylece Osmanlıyı yıkan batılılaşmacı kemalist iktidarın dine karşı tutumu da otomatik olarak devrimcilik olarak görülüyordu. Ne yazık ki sosyalist hareketin de kalıbı önemli oranda bu siyasal ve tarihsel koşullar altında döküldü. Böylece din karşıtlığı Türkiye sosyalist hareketinde yapısal bir hal aldı. Bu karşıtlığı örgütlü bir hal alan ve giderek devletle iç içe giren Türkçü-islamcı kesimlerin sola yönelik saldırgan tutumları derinleştirdi. Devlet elinde din antikomünist bir koz olarak kullanıldı.(Bu uzun bir tartışmanın konusu olabilir. Ancak bazı tespitlerle geçmekte fayda var.) Pek çok siyaset, aydınlanmacılığı marksizme tren kaldıran istasyon gibi görmektedir. O sebeple marksizmi, aydınlanmanın penceresinden görmeye ve anlamlandırmaya çalışmaktadırlar. Örneğin misakı milli temelinden (ulus devlet referansıyla) Kürt ulusal sorununa bakmak ve oradan anlamlandırmaya çalışmak tam da böylesi bir şeydir. Oysa Kürt sorununa bir ulusal sorun olarak öncelikle bir eşitlenme ve demokrasi talebi ekseninden, nihai olarak da sınırların ve sınıfların kalmadığı bir dünya ekseninden bakmak gerekir. Birinciden bakılırsa her şey ulus devlete tabi, ikinciden bakılırsa her şey sınıfsız topluma tabi kılınır. Bir aydınlanmacının gözünden bakıldığında Türkiye’de siyasi islamın gelişiminin en önemli sebeplerinden birisi islama karşı cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak daha güçlü tedbirlerin alınamayışıdır, örneğin eğitimsizliktir. Oysa marksist açıdan eğitim ile politik bilinç arasında doğru bir orantıdan bahsedilemez. Bu bahsi uzatmak mümkündür. Ancak uzun lafın kısası Türkiye sosyalist hareketi aydınlanmacı köklerinden kurtulmadan pek çok meselede olduğu gibi din meselesinde de bocalamaya devam edecektir. Bir diğer yandan meseleye böyle metaforlarla
bakıldığı sürece uyuşturulduğu iddia edilen kesimlerle eşit bir ilişki
kurmak mümkün değildir. Uyuşturan uyuşturulanla nasıl yukardan bir
ilişki kuruyorsa, “uyuşturuluyorsunuz peşimden gelin sizi kurtarayım”
diyen de yukardan bir ilişki kurmaktadır. Böylece geniş kitleler kendi
geleceklerinde söz ve karar sahibi olamazlar. Dindarlar böyle bir
geleceği ve bu geleceğe götüren politik ittifakları neden kabul etsin
ki? Ben din sorununa yaklaşımımızı Engels’in bıraktığı yerden devem ettirmeliyiz diye düşünüyorum. Aslında bizden evvel devam ettiren pek çok hareket ve akım var. Lenin’i ve ardıllarını bir yana bırakalım, Latin Amerika devrimci hareketlerinin bileşiminde yer almış ve onların başarı elde etmesinde büyük katkılar sağlamış olan kurtuluş teolojisi ve onun kadın ve erkek taraftarları unutulmamalı. Öyle ki bu insanlar baskı ve sömürünün en yoğun olduğu dönemlerde kimi zaman vaazlarıyla, kimi zaman da silahlarıyla mücadeleye atıldılar. Pek çoğu ölüm mangalarınca infaz edildi. Hala kıtada sol iktidarların kurulmasında bu güçlerin etkin bir rol oynadığı görülüyor. Katolikliğin son derece muhafazakar bir mezhep olduğu (en muhafazakar islami mezheplerden aşağı kalmaz) ve Vatikan’ın Latin Amerika’da direnişi ve isyanı engellemek için elinden geleni yaptığı, en gerici piskoposları görevlendirdiği düşünülürse bu başarıyı nasıl elde ettiklerinin irdelenmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Pek çok şey söylenebilir bu konu hakkında. Latin Amerika’da güçlü bir devrimci geleneğin varlığı, bolivarcılık, yoksulluğun ve sefaletin diz boyu olması vb. fakat kanımca aşağıdaki sözler durumu en iyi özetleme yeteneğine sahiptir: Kendisi önde gelen bir kurtuluş teolojisi rahibi ve devrimci Katolik bir din adamı olan Frei Betto 1969’da Brezilya gizli polisince işkenceli bir sorgudan geçirilmektedir. Polis “bir hristiyan bir komünistle nasıl çalışabilir” diye sorar. Betto onlara “bana göre insanlar müminler ve ateistler olarak değil, tersine ezenler ve ezilenler olarak, bu adaletsiz toplumu ayakta tutmak isteyenler ve adalet için mücadele edenler olarak ikiye ayrılmaktadır” der. Ardından polis Marx’ın dini bir afyon olarak gördüğünü unutup unutmadığını sorar. Betto “kendisi yeryüzünü mülk edinirken, sadece gökyüzünün egemeni bir tanrı vazetmek suretiyle, dini halka karşı bir afyon olarak kullanan burjuvaziydi” diye cevap verir. Kıtada marksizmle kurtuluş teolojisini buluşturan en önemli olgunun yoksulluk olduğu söylenebilir. Dindarlar yoksulların arasında dini çalışmalar yaptığı oranda yoksulluğu sorgulamaya başlarlar ve yoksulluğun bir kader olmadığını görürler. Bu sorgulama onları yoksulluğun gerçek nedenine götürür. Bu nedenleri en tutarlı açıklayan ideoloji de marksizmdir. Kurtuluş teolojisi marksizmin geniş emekçi yığınlara ulaşmasında önemli bir vasıta olmuştur. Benzer bir durum Kürt ulusal mücadelesi için de geçerlidir. Pek çok din adamı bu mücadelenin içinde yer almakta ve önemli başarılar elde etmektedir.
Benzer bir durum Türkiye için geçerli olabilir mi? Türkiye’nin bazı özgün koşullarının böyle bir ittifakı zorlaştıracağı söylenebilir. Bu itiraz bir yere dek haklıdır. Ülkeler arası farklılıklar, devletin, dinin, toplumun örgütlenme biçimleri, gelenek görenekler, alt sınıflarca devletin algılanış biçimleri, egemen ideoloji (toplumun isyan geleneği vb.) gibi farklılıklardan söz etmek mümkündür. Örneğin Türkiye’de din Latin Amerika ülkelerinden çok daha fazla devlete bağlı olarak işler. Özünde bir devlet dinidir ve devlet olarak örgütlenmek için de çaba sarfeder. Müslümanlık bir inançtan öte toplumsal bir düzen de önermektedir. Fakat ben, birbiri ile aynı iki toplumsal yapının olamayacağının (aynı toplumsal yapının dahi akıp geçen zaman nedeniyle aynı olarak kalamayacağının) ve aynı toplumsal ve siyasal olayların aynen tekrar etmeyeceğinin farkındayım. Bu anlamda Latin Amerika deneyimini tekrarlamak gibi bir iddia gerçekçi olamaz. Bence aynısını tekrarlamak gibi bir hedefimizin olmadığı yerde, farklılıklar üzerinden hareket etmek yerine ortaklıklar üzerinden hareket etmek daha doğru bir hareket tarzı olur. Benim ayağımı basmak istediğim zemin tam da Frei Betto’nun “bana göre insanlar müminler ve ateistler olarak değil, tersine ezenler ve ezilenler olarak, bu adaletsiz toplumu ayakta tutmak isteyenler ve adalet için mücadele edenler olarak ikiye ayrılmaktadır” sözüdür. Geniş kitlelere kanıtlamamız gereken insanların müminler ve ateistler olarak değil, ezenler ve ezilenler olarak ayrıldığı tezidir.
Tüm dindarlar aynı kefeye konabilir mi? Türkiye’de bir kesim AKP’nin iktidar olmasını ardından son 10 yılda hızla zenginleşti. Anadolu sermayesi olarak nitelenen bu kesim gittikçe devlet ayrıcalıklarından daha fazla faydalandı. Şimdi dünyanın 17. büyük ekonomisi olduğu söylenen bir Türkiye var. Ancak ekonominin büyümesi ne iş anlamına ne de halkın refahının artması anlamına geliyor. İşsizlik ancak istihdam sağlayacak, reel üretim yapacak sektörlere yatırım yapılırsa azalabilir. Türkiye gibi bir spekülatif sermeye cennetinde, para üzerinden para kazanılan bir yerde işsizliği azaltmak ancak istatistik kurumunun yaptığı gibi hesaplarla oynanarak yapılabilir. Halkın refahının artması ise gelir dağılımında adalet sağlanabilirse yani adil paylaşımla mümkün olur. Daha birkaç gün önce açıklanan OECD verilerine göre dünya ülkeleri arasında Şili ve Meksika’nın ardından gelir dağılımı en bozuk ülke Türkiye. Sokaktaki gözlemlerimiz de bu gerçekleri kanıtlar biçimde. Yoksulluğun bu denli arttığı ülkemizde AKP “sosyal adaleti” sadaka ekonomisi yaratarak sağlamaya çalışıyor. Yoksullaştırılan yığınlar makarna bulgurla kandırılıyor. Toplumu bir ağ gibi sarmış yardım kurumları bir yandan sadaka ekonomisini egemen kılarken bir yandan da yeni yetme sermaye kesimlerine kaynak aktarıyor. Örneğin Deniz Feneri faaliyetlerine devam ediyor. Kimlerin yoksullaştığını da kimlerin zenginleştiğini de biliyoruz. AKP’yi kuran kesimler ve onların öncelleri yıllarca müslümanlık adına eşitlik ve adaletten bahsettiler. Adil düzen dediler. Bu sistemi, yarattığı eşitsizliklerden, faizciliğinden dolayı eleştirdiler. Bugün AKP üst düzey yöneticileri, onlara destek veren sermayedarlar, bunların çoluk çocuğu olağanüstü servetler elde ettiler. Varlıklı mütedeyyin kesimler, alt sınıflardan mütedeyyinleri kendi iktidarlarının destek kıtası olarak kullandılar. Onların sırtına basarak ve onları sahte bir müslümanlığa inandırarak iktidarlarını sürdürdüler. Komşusu açken tok yatan bizden değildir dediler ancak yoksul dindarlar kuru ekmekle iftar ederken, aynı Allaha inanan varlıklılar padişah sofrası gibi iftarlarda yer tuttular. Hem de yemeklerin yarısının çöpe döküldüğünü bildikleri halde bunu bir israf, yoksul din kardeşine karşı bir cürüm olarak görmediler. Aynı tanrıya inanan zengin dindarlar ciplerle gezerken, yoksul dindar evine ekmek alamadığının utancıyla kendini boynundan asarak intihar etti (geçen ramazanda Diyarbakır’da yaşanan bir olay). Bütün bu kepazeliklerini ve ikiyüzlülüklerini de halktan toplanan para ile açılan belediye iftar çadırları ile örtmek istediler. Emin olun ki Latin Amerika’da devrimci hristiyanlığı örgütleyen siyasal ve toplumsal koşullar bundan çok farklı değildi. Ben benzer bir örgütlülüğün bir anda burada oluşturulabileceği iddiasında değilim, bu ancak sınıf mücadelesinin güçlenmesine paralel olarak ele alınabilecek bir hedef olabilir. Ancak tüm bu gidişata, din kisveli üç kağıtçılıklara, dinin ve dindarların içinden bir direncin örgütlenebileceği ve bunun giderek geliştirilebileceği iddiasındayım. Buradan hareket edebiliriz. O halde diyorum ki, zenginin dini ile fakirin dini de Allahı da aynı değildir. Fakirin nasıl bir kaderi vardır ki yiyecek ekmeği bulamaz. Zenginin ne bağışlayıcı bir tanrısı vardır ki onu nimetlere boğar. Zenginin Allahı mı çok bağışlayıcıdır, yoksa fakirinki mi çok acımasızdır. Bu bir kader midir, tanrı yazgısı mıdır yoksa kapitalizmin ilahi yasası mıdır? Gecekonduda yaşayan dindarla sırf aynı inancı paylaştıkları için yalılarda yaşayan dindarı aynı safta görmeye ve göstermeye kimsenin hakkı olamaz. Eşitsizlik bir kılıç darbesiyle iki sınıfı birbirinden ayırır. Onlar aynı inancı paylaştıkları için aynı safta değildir, farklı geçim koşullarına sahip oldukları için farklı saftadırlar. Ve zenginin şatafatlı hayatının sebebi fakirden çaldıklarıdır. Yani sadece farklı değil, uzlaşmaz bir durum vardır ortada. Zengin dindarın yeri kendi sınıfındaki dindar olsun ya da olmasın diğerlerinin yanıdır. Aynı şey fakir için de geçerlidir. Patron patrondur. Müslümanı hristiyanı, dinsizi olmaz. Çünkü hepsi sömürüyü kapitalizmin aynı yasaları uyarınca gerçekleştirir. Yoksul dindarlar bizim sınıf kardeşlerimizdir. Yerleri bizim yanımızdır. Zengin dindarlar ise sınıf düşmanlarımızdır. Müslüman camiayı karşımızda homojen bir blok olarak görme ve gösterme yönelimine şiddetle karşı çıkmalıyız. İşte ilk etapta itiraz etmemiz gereken şey budur. Bu sınıfsal farklılıkları örten tüm örtüler çekilip atılmalı ve gerçek olanca berraklığı ile ortaya serilmelidir. Dinsel bir ideal olarak sergilenen ve farklı dinlerde yer bulmuş olan eşitlikçi yapının kapitalizmde mümkün olmayacağı, eşitlikçiliğin ancak sosyalizmle mümkün olduğu vurgulanmalıdır. (Bunun daha detaylı nasıl yapılacağı bir başka yazının konusu olabilir.) Bize bu ülkenin yüzde 90’dan fazlası müslümandır diyene yüzde 99’u da emekçidir diyebilmeliyiz. Şu konuda içimiz rahat olmalı. Bu ülkede bu tür bir politik çalışmanın zemini vardır. Giderek daha da olgunlaşmaktadır. Geçmişte Anadolu’da pek çok eşitlikçi dinsel başkaldırı yaşanmıştır. Müslümanlık bu topraklarda hiçbir zaman homojen, mono blok bir dönem yaşamamıştır. Şimdi de yaşamamaktadır. Bu kültür ve devrimci gelenek bu topraklarda gizli saklı yaşamaktadır. Bu fasit daireyi bir yerinden kırmalıyız. Bunun için harekete geçmeliyiz.
|
||
Loading
|