![]() |
||
| YAZILAR | GAZETE ARŞİVİ | HABER ARŞİVİ | 21 EYLÜL KOMPLOSU | ||
|
Deprem Öldürür, İktidar Süründürür GÜLEREN EREN 27 Ekim 2011
Bizlere ‘99 depreminden beri depremle yaşamayı öğrenmemiz gerektiği söyleniyor. Van depremi bize gösterdi ki AKP hükümetinin öğrenmemizi istediği asıl şey depremin getirdiği ölüm, acı, yokluk ve çaresizlikle yaşamak olmalı.
“Yardım yapılacaksa onu da biz yaparız alimallah” Depremin ilk saatlerinde başbakan uluslararası yardımları geri çevirdiğimizi duyurdu. Bu belki de hükümetin Van depremine dair verdiği en kötü ve ölümcül karardı. Uluslararası ekipler, daha fazla profesyonel arama kurtarma ekibini bölgeye ulaştıracak, kimisi kendi sahra hastanelerini kuracaktı. En önemlisi uzman ekipler ilk saatlerde daha fazla enkaza ulaşabilecek, büyük ihtimalle daha çok insan enkazlardan sağ çıkacaktı. Bunları geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Bu ekiplerin pek kudretli hükümetimiz ve başbakan tarafından reddedilmesi ancak tüm ihtiyaçların karşılanıyor olması durumunda kabul edilebilirdi. Ancak manzara pek de öyle değil. Geçen üç dört günün sonunda hâlâ tam olarak ulaşılamamış köyler; çadırsız kalan âfetzedeler, bölgeye bireysel ve kurumsal çabalarla gönderilmesine rağmen dağıtılamayan yardımlar olduğunu görüyoruz. Öngörülmesi ve engellenmesi hiç de zor olmayan, hâttâ elzem olan sağlıksız koşullarsa şu anda Vanlıların yaşamını tehdit eden bir diğer faktör. İlçede kurulmuş olması gereken seyyar tuvaletler, temin edilmesi gereken temiz su gereken şekilde koordine edilip kurulamıyor. Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamada televizyonda başarı göstergesi olarak bir takım sayılar veriyor. Gönderilen 17.000 çadırın aslında yeterli olduğunu, ancak olayların ‘kontrolden çıkması’ yüzünden yetersiz kaldıklarını söylüyor. Van merkezinin nüfusu 360 bin, depremin en sert vurduğu Erciş’inkiyse yaklaşık 80 bin. Bu rakamlar bile öngörüsüzlüğün ve beceriksizliğin üzerini örtmek için yalan söylendiğini ve göz boyamaya çalışıldığını göstermeye yetiyor. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay da çadırlar konusunda benzer yorumlar yapmıştı. Evi zarar görmeyenlerin de çadır istediğinden dem vuran bakan, sürekli artçı depremlerin salladığı Van’da insanların ne kadar sağlam kaldığını bilmediği evlerinde mi barınmasını salık veriyor? Bu âhlâken kabul edilemez olmasının yanında âfet yönetimi ilkeleri açısından da son derece yanlış. Ayrıca bulundukları yerden uzaktaki çadır kentlerin adres gösterildiği depremzedelerin de hayvanlarının ya da evlerinin güvenliği olmadığı için bırakmak istememesi çok anlaşılabilir bir durum olduğu halde, onların bu talepleri ciddiye alınmıyor. 12 senedir İstanbul’da gerçekleşebilecek depreme hazırlık yapıldığı söyleniyor. Demek ki bize gerçekten yalanlar söyleniyor. Milyonlarca insanın yaşadığı İstanbul’daki bir depremi bekleyen kurumlar, nüfusu çok daha az olan Van’daki depremde bu kadar yetersiz kalıyorsa bu konuda gerçek anlamda bir hazırlık yapılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tayyip Erdoğan, eksiklere rağmen ilk günden her yere ulaştıklarını söyleyip, basından çıkan birkaç cılız sesi tehdit ederken bu eksikliklerin sebebi olan hazırlıksızlığın kabul edilemeyeceğini anlamaktan çok uzak gözüküyor. Hükümet, sadece uluslararası yardımları reddetmekle kalmadı; geçen günler içinde Van Belediye başkanını, hâttâ bölgede yardıma koşan diğer BDP’li belediyeleri de sürekli koordinasyonun dışında bıraktı. Van’dan gelen haberlere göre yöreye çeşitli kanallardan gelen yardımlar valiliğin müdahalesiyle karşılaştı. Valiliğin koordinasyonu sağlama çabası elbette anlaşılabilir; ancak bu koordinasyonu yerel belediyelerden bağımsız tutma çabası sonucu dağıtımda başarısız olması siyasi çatışmadan başka bir durumla açıklanacak gibi değil. Van’da en iyi organizasyonu ve insan gücünü sağlayabilecek yerel belediyeleri ve STK’ları bu organizasyonda sürekli engellerle karşılaştırmak yöre halkına yoksunluk olarak geri döndü. Bugün medya ekranlara ‘yağma’ görüntüleri getiriyor; ancak şaşırmamamız gerekir. Organize edilemeyen yardımların sonucunda böyle görüntüler oluşması kaçınılmazdır. Hükümete bağlı kurumların eylemlerine şöyle bir bakalım: ● Yardımların ve çadırların dağıtılmamasını protesto ederek valinin istifasını talep eden Vanlı depremzedelere polis gaz bombalarıyla müdahale etti. ● Valilik, Van Belediyesi’ne gönderilen yardım konvoyunu durdurarak yardımlara el koydu. ● Mardin Midyat’ta yardım toplayan Eğitim-Senliler gözaltına alındı, kaymakamlık yardımlara el koydu. Bu örneklerden anlaşılan şey, hükümetin yetersiz kalmasına rağmen kendi kontrolü dışında yardım toplanmasına engel olmak istemesi, insanların dilediği kuruma yardım yapma hakkını gasp etmesi ve depremzedelerin şikayetlerini şiddetle bastırmak istemesidir. Bunlara cezaevindeki mahkumlara uygulanan muamele de eklenebilir. Depremle duvarı yıkılan cezaevinde kendilerini güvende hissetmeyen mahkumların o artçı bir deprem ertesinde duvarlar arasında değil de bahçede kalmak istemeleri, yaşam haklarını savunmaları çok doğal ve anlaşılabilir bir tepki olduğu halde, mahkumlar ısrarla dört duvar arasına tıkılmak istendiler. Başka illerdeki cezaevlerine nakledilmeleri kararı ise ancak yataklarını ateşe verip mahkumların kendi canlarını tehlikeye atmasıyla verilebildi.
Depreme ilaç TOKİ mi? Depremin verdiği zararın, aldığı canların ‘doğal olmayan’ sebeplerinden en temel olanıysa elbette yapıların durumu. Ne yazık ki bu konuda da gözlerimizin önüne çeşitli perdeler çekmemiz bekleniyor. Yapılan ilk açıklamalarda kent merkezinde dahi binaların yüzde yirmisinin betonarme olduğundan bahsedilmesi ve TOKİ’nin varlığının Van için bir şans olduğuna dair söylemler hükümetin yapılaşmadan ve güvenli yapılardan ne anladığının göstergesi. Öncelikle şu gerçeğin altını çizmekte fayda var: Depreme dayanıklı yapıların özelliği betonarme olmaları değil; hangi yöntemle yapılıyorsa o yöntemin gerektirdiği kriterlere göre yapılmış olmalarıdır. Kaldı ki bu mantıkla ekranlarda yerle bir olduğunu gördüğümüz binaların da betonarme olduğu gerçeğini yadsımamız gerekir. Köylerde yıkılan kerpiç evlerin de asıl sorunu betonarme olmamaları değil; Türkiye’deki sağlıklı yapı anlayışının betonarme sistemden ibaret olması yüzünden geleneksel yapıların inşa yöntemlerinin unutulmuş olması ve geliştirilmemeleridir. Örneğin son dönemde TOKİ’nin köylere de el atacağına, oralarda da ‘TOKİ tipi’ ve köy yaşamına aykırı sefertasları konduracağına dair haberler çıkıyordu karşımıza. Oysa ülkeyi yönetenlerin asıl yapması gereken köyleri tuhaf şehircikler haline getirmek değil, köylerdeki yapı biçimini mühendislik çalışmalarıyla geliştirmek ve köy yaşamını iyileştirmek olmalıdır. AKP’nin yaptığı ise depreme karşı önlemlere ağırlık vermek yerine ‘kentsel dönüşüm’ adı altında bir talan ve rant sistemini pazarlamasıdır. Ayrıca bu sistemin en önemli ayağı TOKİ ve inşa ettiği binalar Kamu İhale Kanunu’nda ve 4708 Sayılı Yapı Denetim Yasası ve Deprem Bölgelerinde yer alan kamu binalarında güçlendirme çalışmaları ilgili yasalarda yapılan değişikliklerle denetim dışında bırakılmıştır. Bugün okullar, lojmanlar gibi kamu yapılarının yerle bir olmasının sorumlusu devlettir. İktidar partisiyse yeni kamu yapıları ve toplu konutları denetimden muaf bir kurumla yapacağını ilan ederek depreme karşı önlem alacağını bize inandırmaya çalışıyor. Hükümet ve AKP’li yerel yönetimler, bu gerçeğe rağmen depremin yarattığı fırsatı kullanarak TOKİ’yi ve kentsel dönüşümleri meşrulaştırmaya çalışıyorlar. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, palaspandıras yaptığı açıklamada “Yeni bir şehir kurmamız gerek” sözleriyle zaten dev bir şantiye kent haline gelen İstanbul için tek çözümün daha fazla inşaat olduğunu savunuyor. Bu inşaatların çoğu TOKİ’nin sorumluluğunda olacak ve yukarıda bahsedildiği gibi TOKİ yapı denetiminden muaf!
Vicdanlar üzerindeki enkaz Van depremi ertesinde ne yazık ki vicdanların üzerinde de bir enkaz olduğunu gördük. Haberin hemen ertesinde özellikle sosyal medyada olmak üzere, televizyonda ve gazetelerde ardı arkası kesilmeden görülen, en masumu ‘üzülmedim’ sözüyle karşımıza çıkan nefret aslında bireylerin değil yıllardır sürdürülen politikaların toplumsal tezahürü. Bugün hükümet dahil tüm düzen partileri bu bakış açısını ne kadar lanetlerlerse lanetlesinler, ektikleri düşmanlık tohumlarının sorumluluğunu kabul etmek zorundalar. Devlet aklı ve siyasi partiler her fırsatta bu ülkenin halklarını birbirine düşmanlaştırarak izledikleri politikalara destekçi yaratmaya çalıştılar. Bugün bu manzarayla dehşete düşenlerin göreviyse toplumsal vicdanımıza saplanan hançerleri yerlerinden sökmek, o hançerleri ellerinde tutanları ifşa etmek ve umutla tüm bu kanı ve pisliği temizlemek için gayret göstermektir.
|
||
Loading
|