YAZILAR  |  GAZETE ARŞİVİ  |  HABER ARŞİVİ  |  21 EYLÜL KOMPLOSU  

SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan: Kürt özgürlük hareketi ile ittifak ve sosyalistlerin birliği politikalarımız dolayısıyla cezalandırılmaya çalışıldık

Sosyalist Demokrasi, 1 Ekim 2011, Sayı: 108

21 Eylül 2010 günü aralarında Sosyalist Demokrasi Partisi Genel Başkanı ve yöneticilerinin de bulunduğu 14 kişi, bir komplo sonucu, asılsız iddialarla tutuklanmıştı. 21 Eylül Komplosu, sosyalist hareketin, emek ve demokrasi güçlerinin kendisine yapılan topyekün bir saldırı olarak değerlendirilmiş, Sıra Kimde İnisiyatifi ile örülen geniş cephe, bu sahiplenişin bir göstergesi olmuştu. 11- 12 Ağustos’ta gerçekleşebilen ilk duruşmada, demokrasi güçlerinin birlikte mücadelesi sonucunda 8 sosyalist tahliye edilmişti. 11 ayın ardından tahliye olan SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ile 21 Eylül komplosu ve içinden geçtiğimiz çatışmalı süreç hakkında sohbet ettik.

21 Eylül Komplosu sizce kime karşı ve ne hedeflenerek gerçekleştirilmiştir? Operasyona baktığımızda SDP Genel Başkanı, genel merkez yöneticileri merkezde duruyor. SDP ve TÖP’ün hedef seçilmesindeki sebep nedir?

AKP, muhalefete tahammülü olmayan bir parti. İkinci hükümeti ile birlikte bu tahammülsüzlüğü kurumsal hale getirdi. Elbette mesele basitçe tahammülsüzlüğün ötesinde. Esas mesele kendi iktidarının tahkimatı meselesi. Bu tahkimatı yapabilmek için son derece saldırgan bir politika izliyor. Bu konuda elde ettiği en büyük başarı kuşkusuz ki asker karşısında elde ettiği pozisyondur. Askeri vesayetin yenilgiye uğratılması ile birlikte AKP statükosu son derece net bir biçimde ortaya çıktı. Burada geçerken askeri vesayetin yenilgisinin kendiliğinden bir demokratikleşme anlamı taşımadığı, militarizmin son derece canlı ve güçlü olduğunu ve AKP’nin de esas itibarıyla son derece militarist bir parti olduğunu belirtmek gerekli.

Bu çerçevede AKP kendine muhalif kesimleri çeşitli yol ve yöntemlerle tasfiyeye çalışıyor. Ulusalcılar Ergenekon davasıyla, Kürtler KCK davasıyla sosyalist muhalefet de Devrimci Karargah davasıyla tasfiye edilmeye çalışılıyor.

Bize yönelik saldırının esasını da bizlerden başlayarak sosyalist muhalefetin tasfiyesi oluşturuyor. Bu süreç bitmiş değil, arkası gelecek.

Kimileri operasyona maruz kalan sosyalistlerin toplumda ihmal edilebilir bir niceliğe sahip olduğunu düşünerek, sosyalist muhalefetin tasfiyesinin amaçlanmış olamayacağı kastettiler. Operasyon sebebinin Hanefi Avcı olduğunu söylediler. Bu ciddi bir yanılsamadır. Bunu söyleyen arkadaşlar, AKP’nin nasıl bir parti olduğunu ve nasıl bir politika güttüğünü anlamamışlar.

AKP, 2002 den bu yana birçok siyasal riskle birlikte yürüdü. Asker en ciddi riskti. Kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüden yürüyerek bu günlere geldi. Ve çelişkilerin bu denli çok yaşandığı bir toplumda hiçbir ihtimali göz ardı etmeden siyasetine devam ediyor. Bu anlamda niceliğin değil, niteliğin önemli olduğu bir siyasal algının şekillendiğini görmek gerekli. AKP içeride aldığı oyun rahatlığı üzerinden değil, alamadığı oyun riskleri üzerinden bir siyaset izliyor. Bu çok açık ve bu onu daha da saldırganlaştırıyor. Aksi halde 12 Eylül referandumunda topu topu birkaç bin oydan daha fazlasını getirmediklerini bildiği halde başbakanın “yetmez ama evet” diyen solculara şükran duygularını nasıl açıklayacağız. Evet diyenlere şükran duyarken boykot diyenlere cezai bir faturanın kesilmeyeceği beklenebilir mi?

Dolayısıyla operasyon esas olarak bizlerin taşıdığı ve iktidar tarafından bir siyasal risk olarak kodlanmış misyonumuza karşı gerçekleştirildi. Bunlar nedir?

Kürt özgürlük hareketiyle ittifak politikamız ve Sosyalistlerin birliği, sosyalist hareketin yeniden yapılanması politikalarımız. Her ikisi de egemenler açısından risk taşımaktadır. Dolayısıyla da bu sebeplerden cezalandırılmaya çalışıldık.

İddianameyi okuduğumuzda içinin ne kadar boş olduğunu gördük. İlk duruşmada avukatların tavrı aslında öne çıkan hukuksuzluğu göstermiş oldu. Siz iddianameyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mahkemede de söyledim. Bu fantastik bir iddianamedir diye. Hem de öylesine fantastik ki, içine her türlü sosyalistin rahatlıkla konulabildiği dahası gayet şöhretli bir polis şefinin de yer aldığı bir iddianame yazılmış. Üçüncü sınıf kötü bir polisiye filmi gibi. Ne suçu ne suçluyu tanımlayabilen bir hilkat garibesi ne efradı cami, ne ağyarı mani kılabilen bir iddianame. Dolayısıyla aslında yok hükmünde bizim için. Mahkemede de içinin ne denli boş olduğunu herkes gördü. Tam bir komplo iddianamesi. Devrimciler daha önce de düzmece iddianamelerle yargılanmışlardı, şimdi de yargılanıyorlar ve gelecekte de yargılanacaklar. Egemenleri bu denli pespaye savaş hilelerine başvurmak zorunda bırakan korkuyu iyi düşünmek gerekli.

Bir yıla yakın bir süre tutuklu bulundunuz. Cezaevi koşulları nasıldı?

Cezaevleri malumunuz. Özellikle F tipleri devletin kolektif zekasını, ve devrimcilere karşı algısını yansıtması açısından çok önemli. F tiplerinin esası izolasyon. Mümkün olan en az insanla temas edebileceğiniz koşullar özenle hazırlanmış ve böylece insanın tüm insani özellikleri yok edilemeye ve kişiliksizleştirilmeye çalışılıyor. Cezaevinin mimarisinden içindeki gardiyanının zihinsel durumuna dek bu amaca göre yapılandırılmış. İradeler teslim alınmak isteniyor. Devrimci iradenin teslim alınamayacağını onlar da çok iyi biliyorlar.

Sizinle birlikte yedi arkadaşımız da tahliye oldu, ancak hala aynı davadan tutuklu bulunan arkadaşlarımız var. Onlar hakkında ne söylemek istersiniz?

Ben davanın temellerinin çöktüğünü düşünüyorum. Bu ceza vermeyecekleri anlamına gelmiyor tabi. Osmanlıda oyun bitmez. İçerdeki arkadaşlarımızın da önümüzdeki duruşmalarda salıverileceğini düşünüyorum. Şimdi aslan gibi yatıyorlar, alınları ak ve en kısa sürede beraber olacağımıza inanıyorum. Onları selamlıyorum.

Bu operasyon Sıra Kimde İnisiyatifi ile diğer bir yandan da dışarıda normal koşullarda yan yana yürümeyen pek çok kurumu da bir araya getirdi. 21 Eylül Komplosu birlik ruhuyla boşa çıkartılmış oldu. Sıra Kimde İnisiyatifinin yürüttüğü kampanya hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Bence son derece başarılı bir kampanya oldu. Çalışmalarını kesintisiz sürdürmesinin gerekli olduğuna inanıyorum. Kolektif bir mücadele ile birlikte tüm sosyalistlerin ihtiyaç duyduğu bir başarı kazanılmış oldu. Bu başarı kuşkusuz tüm bileşenlerindir. Onlara teşekkürü borç biliyorum. Esas olarak da ihtiyacımız olan şey tam da işte bu mücadele birliği anlayışıdır. Böylece çok şeyler başarılabilir. Devamı gelmelidir. Çünkü daha yüzlerce yoldaşımız cezaevlerindedir.

Bu baskı koşullarında pek çok öğrenci de tutuklanıyor. Sadece bir pankart açmaktan bile tutuklu bulunan öğrenciler var. SDP üyeleri Ali Deniz Kılıç ve Baran Nayır da haklarında hiçbir delil bulunmamamsına rağmen 2 senedir tutuklular. Gençliğe yönelik bu saldırılara dair ne düşünüyorsunuz?

Onlar SDP li gençler oldukları için tutsaklar. Başka tutsak genç arkadaşlarımız gibi. Gençlere yönelik saldırgan tutum AKP’nin tipik bir özelliğidir. Cezaevleri gençlerle dolu. Deniz ve baran ise partimizin çalışmalarına, gençlik içindeki gelişimine karşı adeta rehin olarak tutuluyorlar. Somut zerre kadar delil olmadığı halde örgüt üyeliğinden yargılanıyorlar. Ancak onları bu defa oradan çekip alacağımıza inanıyorum. Gerçekler devrimcidir. Düzmece iddianamelere karşın gerçekler ortaya çıkacaktır.

Dünya kapitalizminin bugün yaşadığı açmaz ve sıkıntılara karşı dünya sol hareketleri ve emekçi örgütleri sizce nasıl bir program ve eylem hattı ile cevap olabilirler?

Son otuz yıldır küresel ölçekte neoliberal saldırıyla emeğin kazanımlarının aşındırılması süreci, ekonomik krizin yükünün emekçilerin omuzlarına yıkılması ve artan işsizlik ve yoksullukla birlikte artık sınıf mücadelesinin radikalleşmesinin nesnel koşullarını dünya ölçeğinde hazırlamış bulunuyor. Başta Yunanistan olmak üzere İrlanda ve Portekiz gibi ülkelerde, İspanya’da ve İtalya’da ekonomik krizin sınıf bilincini bilediğini, işçilerin ve ezilenlerin birliği doğrultusunda bir hat örülmeye başlandığını görüyoruz. İngiltere’de Mark Duggan’ın polis tarafından öldürülmesi üzerine ağırlıklı olarak işsiz siyah gençlerin Londra’dan başlayan isyanı, herhangi bir politik hedeften ve programdan yoksun olmasına karşın günlerce sürdü ve ortalığı yangın yerine çevirdi. Çok daha farklı koşullarda filizlenmekle birlikte Tunus’ta Bin Ali’yi ve ardından Mısır’da Hüsnü Mübarek’i iktidarlarından eden ayaklanmalar üniversite mezunu Muhammed Buazizi’nin işporta tezgahına zabıtaların el koyması üzerine kendisini yakmasıyla patlak vermişti.

Ancak bu protesto ve ayaklanmaların emekçiler ve ezilenler açısından henüz sonuç alıcı bir mecraya dökülememiş olmasının yapısal nedenlerini doğru saptayabilmek gerekir. Kapitalizmin krizi, bir yandan emekçilerin sınıf bilinçli tepkilerinin radikalleşmesinin nesnel koşullarını yaratırken öte yandan da hem işçi sınıfının öteki ezilenlerle hem de uluslararası dayanışmasını kırmanın ve engellemenin ırkçı-faşist ideolojik-politik unsurlarını yoğunlaştırmaktadır. Kapitalizmin ve krizin mağdurlarının bu saldırıyı göğüsleyebilecek bir birlik ve dayanışma hattı örebilmeleri dünya sol ve emekçi örgütlerinin önündeki birinci görevdir.

İkinci olarak, bu yıl içinde patlak veren ayaklanmaların neredeyse tümünün ortak özelliği olarak, Zizek’in deyimiyle “devrimsiz bir devrim ruhunu” ifade etmelerini saptamak gerekir. Yalnızca talep eden ama bu taleplerin kim tarafından ve nasıl gerçekleştirileceğine dair politik/programatik/ örgütlü bir dayatmayı içermeyen ayaklanmaların sonuç almakta yetersiz olduğu, bu bağlamda yeniden kurmak için yıkma eyleminin öznesi olunmadıkça, sırf yıkmanın bile gerçekleşemediği 2011 ayaklanmalarıyla doğrulanmış oldu.

Üçüncü olarak krizin emperyalistler arası rekabeti şiddetlendirdiği ve büyük güçlerin dünya pazarına hakim olmak için ekonomik güç, politik müdahale ve savaş araçlarını kullanmaya yönelmelerine zemin hazırladığı tarihten çıkarılan dersler arasındadır. Tunus’ta ve Mısır’da düzeni/devleti koruyabilmek için diktatörleri feda ettikten sonra Libya’da Kaddafi rejimini devirmek için NATO saldırısı başlatılması, yalnızca Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki zincirleme etkileriyle devrimci durumu savuşturmanın değil, enerji kaynakları için Afrika’ya nüfuz etmekte olan Çin’i Libya petrollerinden mahrum etmenin de bir gereğiydi. Ulusal Geçiş Konseyinin savaşın başında Fransa’yla gizli bir anlaşma yaparak petrolün %35’ini Fransa’ya vermeyi taahhüt ettiği belgelendi.

Özetle solun ufkunu, krize, krizin doğrudan sonuçları olan ırkçılığa/ şovenizme ve savaşa karşı, emekçilerin ve ezilenlerin enternasyonal birliğini ve dayanışmasını esas alan, politik hedeflerini başka sınıf ve partilerden talep eden değil bizzat kendisi gerçekleştirmek üzere örgütlenmiş bir eylemlilik hattı belirlemelidir.

Egemenlerin büyük bir kara harekatına hazırlandığını biliyoruz. Önümüzdeki dönemi Kürt sorunu bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?

Savaş derinleşiyor. Çatışmalar şiddetleniyor ve belli ki bir süre daha böyle gidecek. Ekimde teskere yeniden uzatılacak. Bütün göstergeler, başbakanın tüm sözleri savaşın derinleşeceğini gösteriyor. Amerika ziyaretinin en önemli gündemlerinden birisi Kürt meselesiydi. İnsansız hava araçlarının pazarlığı yapıldı. Başbakan sınır ötesinin iznini aldı. PKK’nin tasfiyesine karşı Malatya’ya kurulacak radar sistemi ve Suriye politikaları konuşuldu. Sözün kısası önümüzde şiddetli bir süreç var. Buna izin vermemek gerekli. Bizler barışın tarafıyız. Halkların yararına olan savaş değil barıştır. Savaşın derinleşmesi ancak mücadele ile engellenebilir. Barışı savunanlar, savaşçılar kadar savaşçı olamazsa, barış kazanılamaz. Bakın kazanılamaz diyorum. Yani mücadeleden bahsediyorum. Barış kendiliğinden gelmez. Güçlü bir savaş lobisinden bahsediyoruz. Türk egemenlerinin bölgesel amaçlarının ve yeni konumlanışlarının savaşı çağırmak olduğunu görmek gerekiyor. Komşularla sıfır sorun politikasından bahsedenler, bugün herkesle kavgalı. Dolayısıyla bölgede savaş rüzgârları esiyor, içerde ise bir savaş yaşanıyor. Bir iç kanama yaşıyor toplum. Kuşkusuz bunun sorumlusu hükümettir. Ülkeyi yöneten bir başkası değil, hükümettir. Hükümet politikaları savaşı ve çatışmayı adım adım çağırdı. Öcalan’a uygulanan tecridin ağırlaştırılmasından, askeri ve siyasi operasyonlara kadar bu böyle. Hükümet ülkeyi ateşe atıyor, halkların geleceğini tehdit ediyor. Bu politikalardan hızla vazgeçilmelidir. Müzakere ile sorunlar çözümlenmelidir. Sorun savaşla değil, daha çok demokrasi ile çözülebilir.

12 Haziran Seçimlerinden Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun başarısıyla çıktık. Mecliste 36 Milletvekili ile temsil edilen Blok şimdi Kongre hareketine dönüşüyor. SDP Kongre hareketini neresinde duruyor? Kongre hareketini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tam merkezinde duruyor. SDP kuruluşundan bu yana çatı partisi için çalışıyor, emek harcıyor. Bugün ise Kongre Hareketi adı altında çatı partisinin ön adımları atılmaya başlıyor, hem de dünün hatalarından dersler çıkarılarak. Toplumsal muhalefetin tüm kesimleri demokratik ve mücadeleci bir felsefe ile yan yana geliyor. Bu son derece kıymetlidir. AKP’nin İslami makyaj altında yürüttüğü neoliberal politikaların tek alternatifinin, ezilenlerin gerçek alternatifinin bu olacağını düşünüyorum. Elbette elimizde hazır bir reçete yok, sabırlı olmalı ve kırk defa ölçüp bir defa biçmeliyiz. Başarısızlığın vebali son derece ağırdır.

Teşekkür ederiz...   

 

     
 
Loading