Pekâlâ şöyle başlayabiliriz: Siyasi bir
partinin genel başkanı tam 10 aydır yargılanmadan tutuklu olarak
yatmaktadır. Yalnız o da değil. SDP’nin başkan yardımcıları ve
yöneticileri Devrimci Karargâh davasından bir tek dişe gelir
delile dayanmadan 10 aydır ailelerinden, hayatlarından
koparılmış durumda.
Usta işi demokrasimizin bir de buradan okunmasında derin yarar
görüyorum.
SDP’li ve TÖP’lü tutuklular 11-12 Ağustos’ta Beşiktaş’ta 9. Özel
Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk defa hâkim karşına çıkıp söz
alabilecekler. Tutuklanmalarından 10 ay 20 gün sonra.
13 Nisan’daki duruşmayı saymıyoruz elbet. O duruşmada sanıkların sorguları dahi yapılmadan, iddianameye karşı ne diyecekleri kayda geçmeden 12. Ağır Ceza Mahkemesi davalarını; 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde daha önce açılıp derdest olmuş, birleştirilmiş iki ayrı dosyadan oluşan Devrimci Karargâh davasıyla birleştirme yönünde karar verdi.
Şimdi, bu sosyalistlerin delilsiz ve tanıksız bir yargılamayla, ne zaman biteceği belli olmayan bir tutukluluk haliyle fiilen cezalandırılmaları karşısında yapılabilecek bir şey yok mu?
10 ay savunma hakkına ulaşamadan hapis yatanların bu arada yitirdiklerinin hesabını sorabilecek miyiz, yüce Türk yargısından?
Göz ardı edilen haklar
Korunmaya değmeyen, savunulmayı hak etmeyen
hayatlar mıdır onlarınki?
Özel Yetkili Ağır Ceza mahkemelerinin DGM’lerden farkı nedir?
KCK davasında da Devrimci Karargâh davasında da yargılananların
asal hakları fütursuzca göz ardı edilmektedir.
Bu mahkemeler seferberlik hukukuyla düşman gördüklerinin sanık haklarını hiçe saymakta, devletin bekası adına onların savunmalarını bile almaya tenezzül buyurmamaktadır. Dolayısıyla hukukumuz da bir devletin tekinsiz gördükleri için, bir de sıradan vatandaş için olmak üzere parçalanmıştır.
Sözgelimi tekinsizler için Newroz kutlamasına katılmak, 1 Mayıs’a katılmak, IMF-DB karşıtı meşru protesto etkinlikleri; bunun dışında Orhan Yılmazkaya’ya yapılan yargısız infazın protesto edildiği açıklamalar, SDP’nin muhtelif yayın organlarında sosyalist öğreti ile ilgili tartışma yazıları ve partinin bu çerçevedeki bildiri ya da açıklamaları ile TÖP’ün zaman zaman yaptığı açıklamalar suç sayılıyor. Başka bir ipucuna gerek yok onların suçluluğunu kanıtlayabilmek için.
Masumiyet karinesinin çok görüldüğü vatandaşı için kılını bile kıpırdatmayan demokrat hükümet kimi inandırır?
Araya karışık...
Bu arada iki hafta önce “Devrimci Cephe”
dergisi yazıişleri müdürü, avukat Özcan Kılıç, kafe çalışanı bir
kadın ve eski bir SDP üyesi gözaltına alındı. Yazıişleri müdürü
ve eski SDP üyesi tutuklandı. Tüm bunların yukarıda sözünü
ettiğim davayla bir bağlantısı yok. Ama gayet iyi biliyoruz ki,
11 Ağustos’taki duruşmada “Yeni gelişmelerin ışığında durumun
araştırılmasına” ve “tutukluluğun devamına” karar verilebilir.
Aslolan, düşmanı bin bir bahaneyle içeride tutmak.
Sosyalist muhalefete de ağır bir gözdağı vermek.
Yılmaz’ın mektubu
Aynı dalgada tutuklanan Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüsü Tuncay Yılmaz, Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nden mektup göndermiş. Bir bölümünü aktarıyorum:
“21 Eylül öncesi Toplumsal Özgürlük Platformu’nun sözcüsüyken, düzenlenen komplo sonucu bir anda kamuoyuna silahlı bir illegal örgütün üyesi olarak lanse edildim/edildik. Hakkımızda bu yayınları yapanlar bir kez olsun ne bizden, ne avukatlarımızdan suçlamalara ilgili görüş almadılar. Bu büyük medya simülasyonunun içerisinde bizlere kulak veren birkaç gazeteci ve televizyoncunun sesi duyulmadı bile.
İki yıla yakın süre yapılan teknik takip (cep telefonu dinleme, mail vs), fiziki takip ve izleme-gözleme faaliyetinden elde edilen verilere dayanarak oluşturulan 10.000 sayfayı bulan dava dosyasında ve 140 sayfalık savcılık iddianamesinde Devrimci Karargâh’la bağlantıma ilişkin sunulan tek somut delil Orhan Yılmazkaya ile ilgili bir basın açıklamasına katılmam ve orada konuşma yapmam.
…Bu zayıflığı polis de fark ediyor ki, itirafçılardan, gizli tanıklardan aldığı uydurma ifadelerle fezlekesini güçlendirmeye çalışıyor. Örneğin benim hakkımda Deniz Harp Okulu’nda birlikte okuduğum, sonraki dönemde PKK’ya katılan ve 12 yıl orada kaldıktan sonra 2009 yılında itirafçı olarak devlete teslim olan bir şahsa benim ‘Çatı Partisi’nin koordinatörü, DOLAYISIYLA Devrimci Karargâh’ın yöneticisi’ olduğum yönünde ifade verdirmişler.
12 Haziran seçimlerine Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku olarak katılıp, 36 milletvekili seçtiren çalışmanın önceli sayılabilecek ‘Çatı Partisi Girişimi’ bir itirafçının yorumuyla bir anda Devrimci Karargâh’ın çatı örgütü olabiliyormuş demek.
O halde 40 klasör dava dosyası neyle doldurulmuş derseniz, davanın esasıyla ilişkisi olmayan, hatta polisin bile ilişki kurmaya çabalamadığı, birçok demokratik eyleme katılımımızla ilgili ‘bilgi bombardımanı’, izleme-gözleme-dinleme tutanakları, 1 Mayıs’tan nükleer santrala, HES’lere karşı yapılan mitinglere, 12 yaşında bir havan mermisiyle paramparça olan Ceylan Önkol’a, 12 Eylül askeri darbesinde idam edilen Necdet Adalı’ya ilişkin anmalara katılmamıza dair ‘kanaat oluşturucu’ dokümanlar…
Daha fazlasını bizler 11-12 Ağustos’ta
görülecek davamızda kendimiz de anlatacağız. Ben sadece dosyada
belirtilen bu eylem ve etkinliklere değil, gençlerin ‘parasız,
bilimsel, anadilde eğitim’ için yaptıkları açıklamalara,
homofobiye karşı yürüyen eşcinsellerle ‘Onur Haftası’
yürüyüşlerine, Davutpaşa’da, Tuzla’da yaşanan iş cinayetlerine
karşı yapılan mitinglere, Madımak Oteli’nin Utanç Müzesi olması
için düzenlenen 2 Temmuz etkinliklerine, Kürt sorununun
demokratik çözümü için yapılan gösterilere katıldım,
feministlerin kadın kurtuluşu için düzenledikleri faaliyetleri
de destekledim.
Bizleri bunlardan dolayı yargılasalar gönül rahatlığıyla ve
kolaylıkla kendimizi savunabiliriz. Ancak ilişkimiz olmayan bir
örgütün üyesi olmadığımızı nasıl ispatlayabiliriz ki!
…İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri ve DGM’lerin devamı sayılabilecek bu hukuk anlayışının ortaya çıkardığı sonuçları KCK davasından, Ahmet Şık, Nedim Şener gibi demokrat gazetecilerin de dahil edildiği Ergenekon davasından ve bizlerin yargılandığı Devrimci Karargâh davasından izleyebilirsiniz.”
Bu rezil oyuna itirazı olanları, 11-12 Ağustos’taki duruşmaya, dayanışmaya çağırıyorum.
>> Yıldırım Türker / 10 Ay 20 Gün Bekleyen Hukuk, Radikal, 8 Ağustos 2011
