18-19 Haziran 2011'de toplanan Sosyalist Demokrasi Partisi Danışma Meclisi, 12 Haziran Genel Seçimlerinin politik sonuçlarını değerlendirdi. Danışma Meclisinin değerlendirmesinde Emek Demokrasi Özgürlük Blokunun başarısının yanısıra oylarını artırarak yeniden tek başına hükümet kuracak olan AKP'nin yeni yönelimleri, Ortadoğu politikası, yeni anayasa ve başkanlık sistemi tartışmaları ele alınarak güncel duruma ilişkin SDP'nin saptamaları deklare ediliyor. SDP Danışma Meclisinin açıklamasının tam metni şöyle:
SDP Danışma Meclisinin
12 Haziran 2011 Genel Seçimlerine ve Politik Duruma İlişkin
Değerlendirmesi
12 Haziran 2011’de yapılan genel seçimlerden AKP oylarını artırarak ve 3. kez tek başına hükümet kurmaya hak kazanarak çıktı. AKP’nin anayasa değişikliğini referanduma götürebilmek için gerekli olan 330’un altında milletvekili çıkarmasıyla “teselli bulacak” bir durumda olmadığımızdan, AKP’nin bu “başarı”sının doğru tahlil edilmesi, önümüzdeki dönem açısından çıkartmamız gereken sonuçların sağlıklı olabilmesi açısından birincil önemdedir.
Öte yandan 12 Haziran seçimleri, hem her parti için hem de genel sonuçları bakımından, “ama”sız her saptamayı eksik ve yanıltıcı kılan özgün bir tablo otaya çıkarmıştır. AKP’nin oylarını artırması ama 330’u yakalayamaması gibi, CHP’nin oylarını artırması ama %30’u bulamaması gibi, MHP’nin oylarının gerilemesi ama baraj altında kalmaması gibi, genel sonuçları bakımından 12 Haziran seçimlerini AKP’nin “başarısı” ama Emek Demokrasi Özgürlük Blokunun da başarısı olarak okumak gerekmektedir.
Bu saptamanın, seçim sonrası değerlendirmelerde genel kabul gören “Bu seçimin biri AKP diğeri BDP olmak üzere iki galibi” olduğu biçimindeki yaklaşımdan daha farklı bir içeriği vardır. AKP’nin propaganda şarkısındaki “aynı bağın gülüyüz biz” gözboyamasının maske indiricisi olarak Blok, vekil sayısını artırarak o “gül bahçesinin” dikeni oldu ve AKP’nin seçim yengisi içindeki yenilginin yaratıcısı oldu.
Blok hem Diyarbakır, Hakkari, Van, Mardin, Şırnak ve Urfa gibi illerde daha fazla ve Ağrı’da, Kars’ta ve Bingöl’de vekil çıkararak hem de İstanbul’da daha fazla ve Mersin’de ve Adana’da vekil çıkararak çifte bir başarıya imza attı. KCK tutukluları Hatip Dicle, Kemal Aktaş, İbrahim Ayhan, Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız ve Gülser Yıldırım'ın halk tarafından “beraat” ettirilerek seçilmesi ve Erol Dora’nın bir Süryani milletvekili olarak Türkiye tarihinde ilk kez meclise girmesi de başarının çok yönlü oluşunun göstergeleridir. Blokun Kürt illerinde, AKP’nin oylarını 2007’ye göre geriletmede bir zafer kazanmış olduğu apaçık ortadadır. 2007 seçimlerinden Diyarbakır’ı kastederek “kaleleri düşürmekten” sözederek çıkan AKP’nin hevesi 2009 yerel seçimlerinde kursağında bırakılmış, 2011’de ise “BDP’nin Kürt halkını temsil etmediği” demagojisini bir daha ağzına alamayacak hale getirilmiştir. Üstelik bu sonuç her türlü baskıya ve şiddete, 2.000’i aşkın Kürt siyasetçinin tutuklanarak cezaevine atılmasına rağmen elde edilmiştir. Baraj engeli nedeniyle seçimlere bağımsız adaylarla giriliyor olmasının taşıdığı teknik dezavantajları olası enaza indirmeyi başararak, yani salt seçmenle değil ancak örgütlü halk gücüyle elde edilebilecek bir başarıya imza atılarak elde edilmiştir. Bu anlamda Kürt illerinde halkın temsilcisi ile devletin temsilcisi arasında bir referanduma dönüşen 2011 seçimlerinin sonucu tektir: Halk demokratik özerkliği kazanmıştır ve eğer verili meşruiyet sınırları içinde kalınacaksa, devlete bu hakkı tanımaktan başka bir seçenek bırakmamıştır.
12 Haziran’da, çoktan iflas etmiş “Kürt değilsiniz” geleneksel devlet inkarcılığının yerine “tamam Kürtsünüz ama aslında Müslümansınız” kartı kullanılarak devlet hegemonyasını bir başka biçimde sürdürme projesi yenilgiye uğratılmıştır. Böylece AKP’nin Kürt sorununun demokratik çözümü yerine ikame etmeye çalıştığı “İslam kardeşliği” temelli tasfiye projesi örgütlü halkın iradesiyle layık olduğu yere, tarihin çöplüğüne, geleneksel inkar ve asimilasyon politikalarının yanına atılmış olmaktadır. Bundan böyle, başta anadilde eğitim ve demokratik özerklik olmak üzere, demokratik çözüm doğrultusunda atılması gereken adımları engellemeye endeksli politikaların rıza üretme şansı şimdiye kadar hiç olmadığı kadar azalmış, oyalama taktiklerinin ömrü dolmuştur. Bu aynı zamanda, demokratik çözümün ve barışın önünü tıkamaya yönelik her çabaya artık daha çok baskı, daha çok şiddet, daha çok zulmün eşlik etmesi gerekeceği anlamına gelmektedir.
Kürt özgürlük hareketi seçimlere içinde 15 sosyalist örgüt ve çevrenin de yeraldığı Emek-Demokrasi-Özgürlük Blokunun adaylarını destekleyerek katıldı. Blok bildirgesinde “Bizler Türkiye’de demokratikleşmenin önünü açmak, emeğin sosyal ve ekonomik haklarını gerçekleştirmek, güçlü bir demokratik muhalefeti yaratmak için mücadelemizi birleştiriyoruz.” deniliyordu. Blokun seçimlerde Kürt illeri dışında da başarılı sonuçlar alması, İstanbul’dan Sırrı Süreyya Önder ve Levent Tüzel’in, Mersin’den Ertuğrul Kürkçü’nün yüksek oylarla meclise girmeleri, birleşerek güçlü bir demokratik muhalefet yaratmak doğrultusunda güçlü bir moral motivasyon yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Kürt ve Türk halklarının mücadele birliğinin ortak örgütsel zeminini oluşturma konusunda da önemli bir fırsat ortaya çıkardı.
Mecliste yer alan partiler arasında demokratikleşmenin önünü açabilecek yegane gücün Blok olması, gerçek toplumsal muhalefetin bu parlamento grubunun ana muhalefet partisi işlevi göreceği anlamına gelmektedir. Eski militarist, devletçi, milliyetçi söylemini rötuşlayan, ama oy yüzdesini yalnızca 5 puan artırarak umduğu başarıyı yakalayamayan CHP’nin sırf söylem düzeyinde demokratik bir üslup tutturmadaki acemiliği ve yetersizliği, yalnızca yılların biriktirdiği antidemokratik hantallığa bağlanamaz. Kılıçdaroğlu’nun aşırı “yoksulluk” vurgusunun bile neoliberalizmin sadık uygulayıcısı AKP’nin emek-düşmanı hattında bir gedik açamaması, CHP’nin yeniden bir zamanlar iddia edildiği gibi sosyaldemokrat bir parti olabilmesini engelleyen prangalarının ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir. Yoksullar bu seçimde de CHP’nin AKP’den daha iyi olduğuna ikna olmadılar. Beklenen oy yükselmesini gerçekleştiremeyen CHP’de iç hesaplaşmaların yeniden ön plana çıkması beklenebilir. Ancak bu, daha çok, iktidardan edilmiş önceki dönem muktedirlerinin fırsattan istifade son bir hamleyle güç dengelerinin daha da aleyhlerine gitmesini önleme çabası olarak kalacaktır. Ortaya ne tür bir “yeni” CHP’nin çıktığı belli olmamakla birlikte “eski” denilen yakın dönem CHP politikalarının artık hiçbir toplumsal gerçekliğe tekabül etmediği ve AKP karşısında da “oy” şansının tükendiği geri döndürülemez bir gerçekliktir.
Eğer baraj altında kalırsa oyları büyük ölçüde birinci partiye milletvekili olarak yazılacağı için, AKP’nin bir seçim taktiği olarak meclis dışında bırakmaya çalıştığı MHP, oylarındaki gerilemeye karşın bu engeli aştı. Dayandığı ırkçı-şoven ideolojiyle bütün politik söylem ve faaliyetini Kürt-karşıtlığı üzerinden kuran MHP’nin kaset saldırılarından pek etkilenmediği gibi AKP’nin yükselen milliyetçi vurgularına da çok oy kaptırmadığı anlaşılmaktadır. Ancak MHP’deki gerileme, meclise giremeyen diğer partiler gibi BBP’nin de oylarının erimesiyle birlikte değerlendirildiğinde, önümüzdeki dönemde faşist hareketin bir muhasebeyi zorunlu kılacak bir krize sürüklenmesi pek şaşırtıcı olmayacaktır.
AKP’nin girdiği üçüncü genel seçimden de tek başına hükümet kurma hakkı elde ederek çıkması da, her genel seçimde oylarını artırmış ve %50’ye dayanmış olması da elbette tüm toplumsal muhalif güçlerin olduğu kadar sosyalistlerin de nedenleri üzerinde ciddiyetle durmasını ve nesnel sonuçlar çıkarmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
12 Haziran seçimlerinin sayısal analizleri göstermektedir ki artık %10 barajının pek bir hükmü kalmamıştır. İki farklı nedenden ötürü: Birincisi %10 barajın esas varlık nedeni olan Kürt özgürlük hareketi barajı bağımsızlarla aşma ve grup kurma konusunda büyük bir beceri geliştirmiştir. İkincisi, oylar kime giderse gitsin yeter ki milletvekillikleri 2 parti arasında bölüşülsün ve koalisyonlara gerek kalmadan “istikrar” olsun mantığı geçen zaman içinde seçmenin parti tercihinde gerekli zorlamayı yapmış ve %10 barajının altında kalan partilerin oy oranları herhangi bir nicel büyüklüğü ifade etmeyecek kadar dibe vurmuştur. Bu barajın tümden işlevsizleştiği anlamına gelmemektedir. Eğer baraj olmasaydı ya da örneğin %5 olsaydı ve Blok seçimlere bağımsızlarla değil parti listesinden girseydi şimdikinden daha çok sayıda vekil çıkaracağı kesindir ve Blokun hakkı olan bu vekillikler Kürt illerinde hak etmediği halde AKP’ye gitmiştir.
Bu sürecin sonunda 2002’de oyların yalnızca yüzde 46’sı mecliste temsil edilirken bu oran 2007’de yüzde 87’ye yükselmiş, 2011’de ise geçerli oyların yüzde 95’i mecliste temsil edilir olmuştur. Bu sayısal görüngü, bu meclisin geçerli oyların yüksek bir bölümünü kapsadığı biçiminde yorumlanmaktadır. Ancak bu sayısal görüngünün %10 baraj baskısıyla elde edildiği, partilerinin baraj altında kalacağını ve oylarının boşa gideceğini düşünen seçmenlerin oylarını barajı geçeceğine inandıkları partilere yönlendirme sürecinin 12 Haziran’da nicel olarak son noktaya geldiği görülmektedir. Bu oy toplulaşmasından en büyük faydayı AKP’nin sağladığı, 2002’deki DYP ve ANAP’ın yüzde 14,7’lik, 2007’deki DP’nin yüzde 5,4’lük oylarının büyük ölçüde AKP’ye bu baraj baskısıyla kaydığı göz ardı edilmemelidir. Aynı akıbete uğramaktan 2009 yerel seçimlerinde %5 oyu olan Saadet Partisi de ondan ayrılan Has Parti de kaçınamamış, bu iki partinin toplam %2’de kalmaları oyların AKP’de toplulaşmasının bir diğer göstergesi olmuştur.
İlk başta belirtilmesi gereken, AKP’nin 2002, 2007 ve 2011’de artan oy yüzdelerine (%34,4, %46,6 ve %49,9) azalan milletvekilliklerinin (365, 341 ve 326) karşılık düşmesinden yola çıkarak yapılan ‘seçim sisteminin AKP’nin aleyhine işlediği’ yorumlarının gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığıdır. AKP %49,9 oy aldı ama %59,1 oranında milletvekili kazandı. Bu eşitsizlik 2007’de 46,5’e 62, 2002’de ise 34,4’e 66,3 şeklinde çok daha büyüktü. Sonuçta bu seçimlerde AKP kendisine verilmemiş %10 oya karşılık gelen milletvekilliklerine konmuş ama yine de tek başına anayasa değişikliğini referanduma götürecek 330’a ulaşamamıştır.
Son 9 yıldaki üç genel ve iki yerel seçimde AKP oylarındaki sürekli artışın tek istisnası 2009 yerel seçimleridir. 2008 krizinin özellikle üretimde büyük düşüş ve işsizlikte rekor artış olarak yaşandığı 29 Mart seçimlerinde AKP’nin oyu %38’e gerilemiş, ancak ardından ekonominin bu dip noktasından piyasalarda çöküşe yol açmadan toparlanmaya başlanması oylardaki düşüş trendini 2011’de geri çeviren etkenlerden biri olmuştur.
Öte yandan AKP’nin bu seçimlerde %49,9 oyu, 2007’deki gibi toplumda “mağdur” algısı yaratarak değil altını kalın çizgilerle çizdiği “mağrur”luğunu hemen her kesimin gözüne sokarak, elini tutmasalar demokratik adımlar atacağı yanılsamasıyla değil canı neyi istiyorsa onu yapmakta muktedir olduğunu vurgulayarak, her türlü toplumsal muhalefeti baskılamayı “terör” gerekçesinin ardına sığınıp sistematikleştirerek almış olması, ya da bunlara rağmen oylarını artırabilmiş olması, sosyalist muhalefetin etkisizliğinin net bir göstergesi olmuştur.
Seçim döneminde MHP ile girilen “milliyetçilik yarışı”nın ve “iktidarda biz olsaydık asardık” derecesine varan savaş çığırtkanlıklarının sırf oy kaygısıyla başvurulan ve seçimin ardından hepten terk edilecek yöntemler olduğunu sanmak son derece yanıltıcıdır. Bu dozu yükseltilmiş milliyetçi söylem, Başbakanın seçim gecesi yaptığı konuşmada Batı Şeria’dan Gazze’ye, Şam’dan Beyrut’a kadar geniş bir sınır-ötesi “kazananlar” listesi yapmasıyla birlikte ele alındığında, AKP milliyetçiliğinin, Türkiye burjuvazisinin bir bölgesel güç olma hevesine eşlik eden bir unsur olarak kalıcı ve MHP’ninkinden daha “büyük” bir milliyetçilik olduğu anlaşılabilir. AKP bu seçimlerde, Davos şovundan bu yana Erdoğan’a takılan ‘Ortadoğu’nun sevilen lideri’ maskesini pazarlayarak ve geleneksel sağın “küçük Amerika” olmaya özenen klasik “büyük Türkiye” hayalinin gerçekleştiricisi olabileceği algısını Türk seçmende yaratarak oylarını artırmıştır.
Bu arka plan anlaşılmadan, 2007’ye “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyerek giren Erdoğan’ın 2011’e “Kürt sorunu bitmiştir” diyerek girmesini, asmaktan-kesmekten sözetmesini, daha açık bir ifadeyle AKP’nin milliyetçi söylemi yükselterek Kürt illerinde bir seçim yenilgisini niye “göze aldığını” anlamak olanaklı olmaz.
Şu anlamda ki, Kürt özgürlük hareketinin 2009 yerel seçimlerinde 2007’deki trendi tersine döndürdükten ve AKP’nin devlet hegemonyasını bir başka biçimde sürdürme saldırısını geri püskürttükten sonra, AKP KCK tutuklamalarını başlatarak ve polis şiddetini yükselterek “İslam kardeşliği” temelli tasfiye projesinin başarı şansının 2011’de sıfırlanmasına giden yolu bizzat kendi başlatmış oldu. Ancak Kürt sorununda yapabileceği bir şey kalmayan, daha doğrusu bir şeyler yapabileceği algısı tükenen siyasi iradenin siyaseten de biteceği gerçeği, eğer demokratik çözüm doğrultusunda bir adım olsun atmayacak ve bir adım atılmasına da izin vermeyecekseniz, yeni bir stratejinin devreye sokulmasını kaçınılmaz kılmaktaydı. AKP bu yeni stratejiyi bir yandan dış pazarlar peşindeki burjuvazinin palazlanması üzerinden ekonomik büyüme, öte yandan ABD’nin ve NATO’nun bölgesel taşeronluğunun üstünü tül perdeyle örterek bölgeye “Müslüman demokrasi” pazarlayan model ülke olma, bölgesel güç olma hattı üzerine oturttu. Geçerli oyların %49,9’unu alan bu stratejidir.
Ancak bu strateji, Türkiye’nin Kürt sorununa Diyarbakır’dan çözüm üretmenin yerine, bu sorunu sınır-ötesinden kuşatmanın yoluna girilmesi anlamına gelmektedir. İlk hamleler Tahran ve Şam’ın yanısıra Erbil’den kuşatma biçiminde yapıldıktan sonra, Arap aleminde girilen çalkantılı dönemin ortaya çıkardığı belirsizlikleri fırsata dönüştürmek üzere daha geniş ikinci çembere sıçrama hazırlıklarına girişmek kaçınılmaz oldu. Başbakanın “Böyle saçmalık olur mu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” dedikten yalnızca günler sonra meclisten tezkerenin geçmesini bile bekleyemeden Libya’ya savaş gemileri gönderilmesi ve İzmir’in Libya’yı bombalayan NATO uçaklarının komuta üssü yapılması bu sıçramanın ilk göstergesiydi. Libya’nın ardından sıra Türkiye’nin güney komşusu olan ve batı Kürdistan’ı kapsayan Suriye’ye gelince, Irak işgali öncesinde 1 Mart tezkeresinde yaşanılan yol kazasıyla “PKK’yi izole etme şansını kaçırdığı”nı düşünen ve aynı hataya ikinci kez düşmemeye kararlı olan Türkiye’nin “daha geniş ikinci çembere sıçrama” süreci, Şam ve müttefiki Tahran’ı cepheden karşıya alma rotasına girdiğinden, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma riski içermeye başladı. Kürdistan’ın Türkiye dışındaki parçalarına karşı izlenen politik hatta Türkiye’nin daha belirsiz bir zemine kayması kaçınılmaz oldu. Ama Kuzey Afrika ve Ortadoğu politikasını açıkladığı konuşmasında ABD başkanı Obama’nın Tunus ve Mısır’ın “demokrasi aşkını” onlara bölgesel önderliği sağlayacak ekonomik gelişme vaat ederek ödüllendirmesi, Libya ve Suriye’ye ise tehditler savurması Türkiye’ye bu riskli süreçte çok seçenek kalmadığının da bir ifadesiydi.
Dolayısıyla son zamanlarda, kendi Kürt sorununu çözmemiş bir Türkiye’nin hangi cesaretle bölgeye “örnek” olmaya kalktığı haklı sorusunu soranlara, AKP’nin dile dökmeyeceği yanıtın “tam da bu nedenle” biçiminde olduğunu tespit etmek önümüzdeki dönemi anlamak açısından kritik önemdedir. Kendi Kürt sorununa barışçıl ve demokratik çözüm doğrultusunda bir politika tercihine yönelemeyen Türkiye’nin bu “kuşatma” stratejisi, bölgesel altüst oluşlar, büyük kargaşalar ve sonucu önceden kestirilemeyecek savaş olasılıkları içermesi bakımından, sonuçta kim kazanırsa kazansın büyük yıkımlara, halkların kırılmasına yol açacağından büyük bir felaketin haberciliğini de yapmaktadır.
Bu anlamda, 12 Haziran seçimleri sonrasında önümüzdeki dönemin, Türkiye’nin bu “ikinci çembere sıçrama” hazırlıklarının ne kadar başarılı ne kadar başarısız sonuçlanacağına bağlı olarak belirleneceğini öngörmek ve toplumsal muhalefet güçlerinin hazırlıklarını buna göre yapması belirleyici önem taşımaktadır. Önümüzdeki dönemin yeni anayasa tartışmalarının akıbeti üzerinde de bu sürecin belirleyici etkide bulunması kaçınılmazdır. Öcalan’ın, seçimin ardından kendisiyle görüşmeleri sürdüren heyetten sözederek, demokratik anayasal çözüm için koşulların uygun hale gelmiş sayılabileceğini belirtmesi ve bu sürece öncelik verilmesi gerektiğini vurgulaması ama aynı zamanda KCK’nin savaş olasılığını düşünerek tedbir almasını istemesi sürecin bu ikili karakterini vurgulamaktadır.
Bütün göstergeler birbirlerine doğrudan bağlı ve birbirlerini karşılıklı belirleyen iç ve dış dinamiklerin kıskacında Türkiye’nin büyük bir yol ayrımında bulunduğunu göstermektedir. Demokratik anayasal çözüm ile savaş arasında ‘ya biri ya öteki’ keskinliğindeki yol ayrımı, eğer ömrü dolmuş oyalama taktikleri sürdürülerek geçiştirilmeye çalışılırsa bunun süreci iyice içinden çıkılamaz hale getireceği artık kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktır. Yeni dönemin hegemonik “Kürt sorununu bölgesel güç haline gelerek dışarıdan kuşatma” stratejisi ile Kürt özgürlük hareketinin ve müttefiki demokrasi güçlerinin “Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü” stratejisi arasındaki çatışmanın “denge” durumunda kalmasının koşulları hızla tükenmektedir.
AKP destekçisi liberal çevrelerde şimdiden AKP’nin demokratik bir anayasa yapmak konusunda yalnız kaldığı ve milletvekili sayısının da yetersiz olduğu türünden gerçekleri tersyüz eden yaklaşımların dillendirilmesi de, 330 açığını kapatmak için ‘5 namuslu adam’ arayışlarından dem vurulmaya başlanması da, önümüzdeki süreçte anayasa bahsinde belirleyici kaygının demokratikleşme değil başbakan Erdoğan’ın gönlünden geçen başkanlık sistemine geçilmesi olduğunun göstergelerinden biridir. Neoliberalizmin ihtiyaçlarına uygun bir anayasa bahsinde oligarşi içi çatışmanın üstü örtülmesi mümkünken, AKP’nin ve temsil ettiği burjuvazinin ihtiyaçlarına, iktidarını sağlamlaştırmasına ve yeni dönem stratejisine uygun bir anayasa bahsinde egemenler arası çatışmanın keskinleşmesi kaçınılmazdır. AKP ve CHP’nin anlaşma sağlayamayacağı noktada, özellikle başkanlık bahsinde AKP’nin mecliste temsil edilen demokratik muhalefetle bir pazarlığa kalkışması, yani demokratik anayasa konusunu başkanlık sisteminin belirleyiciliğinde “uzlaşma” arayışı olarak görmesi, ömrü tükenmiş oyalama taktiklerinin son hamleleri, sürdürülemez denge durumunun uzatma dakikaları olabilir ancak. Demokrasi güçlerinin, bir takım demokratik hak kırıntılarının anayasada yer alıp almayacağı gibi bir sorunu yoktur. Eğer AKP başkanlık sistemi için yeterli desteği sağlayamazsa, içi boş “açılım süreci” yanıltmacası gibi, bazı hakları tanıyormuş gibi görünüp (12 Eylül anayasasından sırf üç-beş maddeyi atarak bile bu görüngüyü sağlamak mümkündür) sonuçta hiçbir yaraya merhem olmayacak bir anayasa değişikliği ile yetinmek ya da “uzlaşma sağlanamadı” diye yeni anayasayı rafa kaldırmak da AKP’nin yönelebileceği politik olasılıklardandır.
Bu çerçevede SDP Danışma Meclisi güncel duruma ilişkin şu saptamalarının altını çizer:
1) Türkiye, ABD ve NATO’nun özellikle Ortadoğu’ya doğrudan ve dolaylı müdahalelerinin bir parçası olmuştur. Libya’nın ardından Suriye’ye de askeri bir müdahale olasılığı gündemdedir. “İnsani yardım” görüntüsü verilen bu emperyalist müdahalelerin “halkı diktatörlerden kurtarmak” bahanesiyle yapılıyor olmasının hiçbir zaman hiçbir yerde halkların çıkarına ve yararına bir sonuç verdiği görülmemiştir. SDP, Türkiye’nin bu gerekçelerle Libya’ya NATO saldırısına katılmasına da Suriye’ye yönelik emperyalist planların merkezinde yeralmasına da karşıdır. Suriye’den kaçarak Türkiye’ye sığınanlar için Suriye topraklarında bir “tampon bölge” oluşturulması çabalarından vazgeçilmelidir. Mülteciler için oluşturulan kamplar için sayı sınırlaması ve sınır kapama tehditlerinden, kampları “toplama kampına” çeviren uygulamalardan vazgeçilmelidir.
2) SDP demokratik hakların daha da engellenmesi ve daha otoriter bir yönetim anlamına gelen “başkanlık sistemi”ne de, Anayasa tartışmalarının bu konuda pazarlık konusu haline getirilmesine de karşıdır. Türkiye’nin önünde 12 Eylül Anayasasından kurtulmak gibi gecikmiş bir görev durmaktadır. Bunun nedeni askeri darbe anayasasının artık bu toplum için bir deli gömleği haline geldiğinin hemen herkes tarafından görülmekte oluşudur. Bu, demokratik yöntemlerle yapılmış demokratik bir anayasa ihtiyacı anlamına gelmektedir. Bu ihtiyaca, yani demokratik taleplerin karşılanmasına yönelik olmayan her girişim özünde varolan anayasayla devam etmek istemek anlamına gelir.
3) Bu tabloda Türkiye oligarşisi, “istikrar” ve “büyüme” masallarının ardında her geçen gün daha otoriter, daha baskıcı, savaştan ve militarizmden daha çok medet umar bir sarmala sürüklenmektedir. Bu süreçte demokrasi güçlerinin ortak cephesinin örgütsel yapısının oluşturulması, halka yönelik saldırılara karşı ortak bir direniş hattının örülebilmesi ve mücadelenin yükseltilebilmesi açısından kritik bir işlev görecektir. Kürt ve Türk emekçi halklarının mücadele birliğinin ortak çatısının oluşturulması açısından, Emek Demokrasi Özgürlük Blokunun mecliste güçlü bir temsil hakkı elde etmiş olması çok önemli bir fırsat sunmaktadır. SDP, bu ortamda, daha önceki girişimlerin olumsuzluklarını aşabilmek için özellikle Blok içindeki sosyalist milletvekillerine, Blok bileşeni tüm sosyalist örgütlere, seçim sürecinde çeşitli gerekçelerle Bloktan ayrılmış sosyalist örgütlere görev ve sorumluluk düştüğü inancındadır. SDP kurulduğu günden beri böyle bir Çatı Partisinin oluşturulması için her türlü zihinsel ve pratik çabayı sonuna kadar sergilemekle kalmamış, stratejik ittifak anlayışının gereği olarak, en olumsuz koşullarda dahi bu uğurda bütün enerjisini harcamaktan geri durmamıştır. Şimdi bu mücadele birliğinin nesnel koşullarının hem her zamankinden daha uygun olduğu, hem de bu demokrasi cephesinin çatısı işlevi görecek böyle bir partinin her zamankinden daha acil bir gereksinim olduğu bu kritik dönemde, SDP birikimini ve güçlerini Çatı Partisinin oluşturulması için bugüne kadar olduğu gibi seferber etmeye hazırdır.
4) SDP bu seçimleri, 21 Eylül komplosu
olarak adlandırdığı, Genel Başkanının ve MYK üyelerinin esareti
ile devam eden tutuklama terörü altında karşıladı. Hiçbir
ikircimli duruma düşmeden ezilenlerin cephesi misyonunu taşıyan
ve oluşumuna katkı sağladığı Emek Demokrasi Özgürlük Bloku
içerisinde seçimlere giren partimiz adaylık sürecinde SDP Genel
Başkanı Rıdvan Turan’ın adının, bazı basın yayın organlarında
siyasal nezaket sınırlarını aşan ve irademiz dışında kaynağı
belirsiz biçimde tartıştırıldığı sürecin, hatalarını siyasal
muhataplarına ilettiği günden itibaren geride bırakıldığını
beyan eder. Blokun seçimlerde gösterdiği başarı SDP için,
yalnızca meclise gönderdiği vekillerin sayısındaki artışta
değil, bu vekillerin emekçilerin ve halkın mücadelesini sokakta
yükseltmek iradesinde olmalarındandır. Bu vesileyle SDP Danışma
Meclisi, bu başarının sahibi Kürt özgürlük hareketini ve
önderliğini, sürece emeği geçen sosyalist örgüt ve kişileri
selamlar.
Sosyalist Demokrasi Partisi
Danışma Meclisi
19 Haziran 2011
