Cumhuriyetin
kuruluşundan beri İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri,
Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Özel Yetkili Ağır Ceza
Mahkemeleri adı altında kurulan özel mahkemelerde egemenlerin
belirlediği kurallar çerçevesinde inanılmaz hukuksuzluklar
yaşandı. Yakın tarihimizde 12 Eylül öncesi sistem, azgınca bir
sömürüye paralel olarak kendi hukukunu istediği gibi kullandı,
bazen tümüyle devre dışı bıraktı, bazen kırıntıları layık gördü.
Ancak 12 Eylül faşizmiyle birlikte bütün bu göstermelik hukuk
sistemi yerle bir edildi ve askeri yasalarla birlikte
sıkıyönetim mahkemeleri yaşama geçirildi. Askeri mahkemeler 12
Eylül hukuksuzluğunu, darbeciliğini, zorbalığını hukuk haline
getirmek üzere kurulan mahkemelerdi ve 12 Eylül cuntasının özel
araçları olarak görev yaptılar.
Sıkıyönetimin kaldırılmasıyla birlikte hukuk kurumu gibi
gösterilen ancak uygulamalarıyla 12 Eylül askeri mahkemelerini
aratan DGM’ler devreye sokuldu. Askeri cunta dönemindeki askeri
mahkemelerin bile konumları gereği kendi içinde bir disiplini,
hiyerarşisi, kurallar bütünü vardı. Bu mahkemelerin yerine
“devletin güvenliğini korumak amacıyla” kurulan DGM’lerde ise
keyfilikte sınır tanımayan özel kadrolarla eskisinden daha vahim
uygulamalara geçildi. Nihayetinde Avrupa Birliği’ne giriş
sürecinde demokratikleşiyoruz görüntüsüyle ve isim
değişikliğiyle DGM’lerin yerini alan Özel Yetkili Ağır Ceza
Mahkemeleri ise bunların hepsini aratır hale geldi.
12 Eylül’ü aratıyor
12 Eylül’den bu yana bütün toplumsal yapıyı ve sistemi saran
anti demokratik kurumlar nasıl korunduysa, hukukla bir ilgisi
olmayan bu özel aygıtlar da farklı isimlerle varlığını
sürdürmeye devam ediyor. Ancak gelinen aşamada artık “ileri
demokrasi” sahtekarlığının en çarpıcı örneklerini yaşadığımız
bugünlerde demokrasiyle, hukukla ilgisi olmayan bu özel aygıtlar
her türlü muhalefete düşman kurumlar gibi çalıştırılmaktadır.
Kürt yurtseverlere, sosyalistlere, aydınlara, bir bütün olarak
sistem karşıtı güçlere karşı kullanılan özel yetkili
mahkemelerin kaldırılması gerektiği konusu artık herkes
tarafından tartışılır hale gelmiş, toplumun farklı kesimlerinden
tepkiler yükselmeye başlamıştır.
Bu noktada KCK davasında yaşanan gelişmeler büyük önem
taşımaktadır. Ayrı ayrı mahkemelerde binlerce Kürt siyasetçinin
hiçbir eylem isnadı ve aleyhe delil olmaksızın tutuklu olarak
yargılanıyor olmaları ve anadilde savunma hakkının kullanılmak
istenmesinin bir cezalandırmaya dönüşmüş olması yetmiyormuş gibi
son celselerde duruşmalara sınırlı sayıda getirilmeleri vb.
hukuka aykırı uygulamalara karşı avukatlar duruşmadan çekilme
kararı almak zorunda kalmışlardır. 19 Nisan’da yapılan duruşmaya
girmeme kararıyla birlikte adliye önünde oturma eylemi yapılıp
basın açıklamasıyla “Mahkemenin tutumunu devam ettirmesi
durumunda özel yetkili mahkemelerin tümüyle boykot edileceği”
kamuoyuna duyurulmuştu. Keza özel yetkili mahkemelerin
kaldırılması talebiyle bütün davaların boykot edilmesi konusunun
Diyarbakır Barosu yönetim kurulu tarafından tartışılarak kabul
edilmesi ve diğer baroların da katılımı konusunda çalışmalar
yürütüleceği, buna rağmen diğer barolar katılmasa da Diyarbakır
ve Van barolarının boykot kararını uygulayacaklarına dair
kararlılıkları önemlidir.
Mahkemeleri boykot
Bu anlamda KCK davasında yaşanan son gelişmeler; 10 Mayıs’ta
görülen duruşmaya avukatların katılmayışı, mahkemece sanıklara
barodan avukat tayin edilmesine karar verilmiş olması ve
sanıkların da “Kürt halkına yapılanlar ve anadilde savunma
haklarının engellenmesini” gerekçe göstererek bundan sonra
duruşmalara katılmayacaklarını açıklamış olmaları ve buna
paralel olarak kitlesel bir katılımın varlığıyla birlikte ortaya
konulacak direnç ve kararlılık diğer davalar açısından da yol
gösterici olacaktır. Ayrıca son dönemde PKK davalarındaki anadil
tartışmaları ve sorguların yapılamayışına ek olarak diğer sol
örgüt davalarında da sürekli biçimde heyeti ret taleplerinin
gündeme gelmesi, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması
konusunda Anayasa’ya aykırılık iddiasının yanı sıra bu
mahkemelerin uygulamalarıyla hukuk dışı konuma düştüklerinin ve
artık kaldırılması gerektiğinin vurgulanması, bundan sonraki
dönemde yapılacaklar konusunda fikir verebilir. Esas olarak
cezaevlerindeki mahpusların iradesiyle olabilecek bir boykot
kararına avukatların da katılımı ve dışarıdan kamuoyu desteğiyle
birlikte etkili kampanyalar yürütülmesi şeklinde özetlenebilecek
bir dizi öneri getirilebilir. Geçmiş dönemlerde üçlü protokol
uygulamasıyla birlikte cezaevindeki mahpusların ve avukatların
bir yıl süreyle DGM’leri boykot etmesi bir deneyim olarak ele
alınabilir.
Demokratik muhalefete baskı aygıtı
Özel yetkili mahkemelerin, bu işin esas mağdurları olan Kürtler
ve sosyalistler tarafından boykot edilmesiyle birlikte
kapatılmaları gerektiği konusundaki talep yaygınlaştırılabilir.
Geçmiş dönemlerde DGM’lerin kaldırılmasıyla ilgili kampanyaların
yürütülmesinde olduğu gibi özel yetkili mahkemelerin de artık
toplumun her kesimini tehdit eder hale geldiği, yalnızca Kürtler
ve sol muhalif güçler için değil, ezilen, sömürülen, sistemle
sorunu olan herkes için bir tehlike oluşturduğu vurgulanarak,
olağanüstü yargı yetkisine sahip bu mahkemelerde özel yargılama
usulleri ve ayrımcı mevzuata dayanılarak en küçük hak arama
talebinin bile sistematik biçimde cezalandırıldığı haksız
uygulamalar öne çıkarılarak DİSK, KESK, TMMOB, TBB, TTB, İHD,
ÇHD, TOHAV vb. kurumların da içinde yer alacağı geniş
kampanyalar örgütlenebilir.
Özel yetkili mahkemeler kaldırılmalı
Geçtiğimiz günlerde Türkiye Barolar Birliği’nin ve İzmir’de
toplanan 57 baronun ortak açıklamasında özel yetkili
mahkemelerin kaldırılması gerektiği yönündeki tespitleri ile bu
işin takipçisi olacakları ve savunmadan kaynaklanan meşru ve
demokratik güçlerini gerektiğinde kullanacaklarına ilişkin
açıklamaları önemlidir. Keza uluslararası basın kuruluşlarının
da yer aldığı “Düşünceye Özgürlük Kongresi”nin sonuç
bildirgesinde özel yetkili mahkemelerin kaldırılması ve mevcut
yasaların değiştirilmesine ilişkin taleplerin yer alması da aynı
şekilde önemli bir gelişmedir. Bu noktada özel yetkili
mahkemelerin kaldırılmasına ek olarak, Terörle Mücadele
Kanunu’nun bütünüyle ortadan kaldırılması ve Türk Ceza Kanunu,
Ceza Muhakemeleri Kanunu, Ceza İnfaz Kanunu ve Basın
Kanunu’ndaki anti-demokratik hükümlerin değiştirilmesini talep
etmek de zorunluluk halini almıştır.
Sonuç olarak, 12 Eylül sonrası devlet terörünün en etkili
araçlarından olan sıkıyönetim mahkemelerinin, DGM’lerin ve bir
bütün olarak 12 Eylül zihniyetinin devamı niteliğindeki özel
yetkili mahkemelerin tümüyle reddedilmesi ve kaldırılması haklar
ve özgürlükler mücadelesinin esas hedefi haline gelmiştir. 12
Mart cuntasının devreye soktuğu DGM’ler nasıl ki 12 Mart
sonrasında yükselen toplumsal muhalefet dalgasının önünde
duramadı ve kaldırıldıysa, özel yetkili mahkemeler de aynı
şekilde boykotla birlikte yürütülecek güçlü bir kampanyayla
kaldırılabilir.
>> Özel Yetkili Mahkemeler ve Boykot! / Günlük 20 Mayıs 2011
