Magna Carta'dan 800 yıl sonra...


 14 Nisan 2011


 

Sıra Kimde İnisiyatifi İstanbul'da bir basın toplantısı düzenleyerek SDP ve TÖP'lülerin yargılandığı davanın ilk duruşmasında sanıkların savunma haklarının engellenmesini protesto etti. Basın Açıklamasını okuyan Akın Birdal "Mahkeme karşısına çıkma hakkının bile, adil ya da değil, “yargılanma” hakkının bile engellendiği bir 2011 Türkiye’si utanç verici bir tablodur. Magna Carta Libertatum’dan 8 yüzyıl sonra, “yasal bir şekilde muhakeme edilme” hakkını mumla arıyorsak, “Kralın arzu ve istekleri”nin hukuktan üstün olduğu, hukukun üstünlüğünün değil üstünlerin hukukunun galebe çaldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz demektir." dedi.

Sıra Kimde İnisiyatifi, Devrimci Karargâh davalarının birleştirilmesine ilişkin Taksim Hill Otel'de basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu Antep Milletvekili Adayı Akın Birdal, Sosyalist Parti Başkanı Sevim Belli, Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Devrimci İşçi Partisi (DİP) Başkanı Sungur Savran, Emekçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sibel Uzun, Yeşiller Partisi Eş Başkanı Yüksel Selek, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek, Yeni Kıbrıs Partisi Yönetim Kurulu üyesi Murat Kanatlı, Sosyalist Gelecek Parti Girişimi Eşsözcüsü Yeşim Dinçer ve TÖP sözcüsü Halit Elçi katıldı. Toplantıda söz alan siyasetçiler davada varılan kararı, kararın arkasındaki zihniyeti ve bundan sonrası için yaşanabilecek olası gelişmeleri değerlendirdi. 

'Mahkemede hukuki garabet yaşandı'

Davanın tutuksuz sanıklarından Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) MYK Üyesi Sultan Seçik, dün görülen davada alınan birleştirme kararı ile kendisi ve diğer sanıkların savunma haklarının elinden alındığını söyledi. Çok somut biçimde ciddi bir problemle karşı karşıya bulundukları dile getiren Seçik, "Özgürlük ve demokrasi taleplerimiz karşısında dün yaşananlar halılılığımızı ve uğradığımız hukuksuzluğu gözler önüne sermiştir" dedi. Mahkemelerde yaşanan hukuk dışı uygulamalara karşı, Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Terörle Mücadele Kanunu'na (TMK) karşı mücadele edilmesi gerektiğini çözüm noktası olarak anlatan Seçik, özel güvenlikli mahkemelerin yetkilerinin sonlandırılmasını istedi. 

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu Antep Milletvekili Adayı Akın Birdal, mahkeme salonunda yaşananlar için "hukuki garabet" tanımlaması yaptı. Birdal, bu durumun sonraki dönemlerde yaşanacak olan antidemokratik uygulamaların da bir habercisi olduğuna dikkat çekti. KCK davasının da bugün 2. yılı olduğuna değinen Birdal, bunu da ikinci bir garabet olarak nitelendirerek, "Dün, mahkeme salonunda sanıklar savunma haklarını savunamadığı saatlerde başbakan Avrupa Parlamentosu'nda kendisine düşünce ve ifade özgürlüğü yönünde soru soran parlamenterleri neredeyse tehdit eden şekilde yanıt veriyordu. 11 aydır arkadaşlarımız cezaevinde tutuluyor, arkadaşlarımızı 11 ay cezaevine koyanları biz de cezaevine koyalım, bakalım nasıl oluyormuş? Biz arkadaşlarımızın özgürlüklerinden yoksun bırakılmasından ötürü isyan ediyoruz" diye kaydetti. Cemaatlerin mahkemeleri etkilediğine dikkat çeken Birdal, AKP'nin kendi yargısını, medyasını ve güvenlik güçlerini yarattığını ifade etti.

İddianamenin polis fezlekesine göre hazırlandığını belirten Birdal, sanıkların savunma yapmalarına izin verilmeden, “Devrimci Karargah” dosyasıyla birleştirilerek 9. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildiğini hatırlattı. Akın Birdal, sanıkların ve avukatlarının, iddiaların somut gerekçelere dayandırılmadığını, “Devrimci Karargah” iddiasına temel oluşturulacak hiçbir eylem olmadığını, sosyalistlerin kimliklerinin, meşru siyasal faaliyetlerinin kriminalilze edilmeye çalışıldığını söylediklerini kaydetti.

Buna karşı mahkeme heyetinin davayı birleştirerek tutukluluk sürecini uzattığına dikkat çeken Birdal, "Eğer mahkeme heyeti, biçimsel de olsa bir yargılamaya başlamaktan, bu iddianamenin baştan sona tutarsız, dayanaksız, imalarla ve düzmece suçlamalarla dolu olması nedeniyle kaçındıysa, yapması gereken davayı düşürmek ve sanıkları beraat ettirmekti. Yok eğer bi mahkeme, duruşma salonunda değil, sanıkların ve avukatların olmadığı başka bir yerde kurulduysa, orada önceden alınmış kararlar şurada sanıkların ağızlarını açmalarına fırsat verilmeden yüzlerine okunmak isteniyorsa, bu tezgahın figüranı olanlara 'hukukçu' kimliklerini bir kez daha sorgulamalarını öneririz" dedi. Birdal, mahkeme karşısına çıkma, adil yada değil "yargılanma" hakkının bile engellenmesini 2011 Türkiye'sinin utanç verici tablosu olarak nitelendirdi. TMY ve Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleriyle, en temel demokratik hakların sınırsız keyfilikle ortadan kaldırılmaya çalışıldığına dikkat çeken Birdal, bu uygulamalarla Türkiye'nin ortaçağ karanlığına sürüklendiğine işaret etti. Birdal, sosyalistler ve onların siyasi örgütleri şahsında, asıl olarak işçi sınıfı ve ezilenlerin haklı mücadelesinin yargılandığını söyledi.

'Mahkemede yaşananlar AKP'nin pervasızlığı'

EMEP Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek, devrimcilerin, işkenceci Hanefi Avcı'yla birlikte yargılanmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirerek, "At iziyle, it izi birbirine karıştırılmaya çalışılıyor" dedi.

Ardından Sosyalist Parti Genel Başkanı Sevim Belli konuştu. Hükümetin, devrimcilere, ezilenlere, Kürtlere karşı büyük bir saldırı başlattığını anlatan Belli, "Bizler, işçiler, emekçiler, köylüler, direnenler, ezilenler mücadeleyi ortalaştırıp topyekün bir mücadeleye dönüştürmeliyiz" diye konuştu. Belli'den sonra mahkemeye ilişkin görüşlerini aktaran diğer bir isim de Yeşiller Partisi Eş Başkanı Yüksel Selek oldu. Mahkemede yaşananları, AKP'nin pervasızlığı ve utanmazlığı olarak değerlendiren Selek, devrimcilere yönelik mahkemeler yoluyla yapılan saldırının arkasında AKP'nin büyük bir ekonomik talan planladığını söyledi. Selek, emekçilerin, ezilenlerin, işçilerin, derelerine saldıranlara karşı mücadele eden köylülerin mücadele seslerini yükseltmesi çağrısında bulundu. 

Yaşananlar uluslararası platformlara taşınacak

Yeşiller Partisi Eş Başkanı Yüksel Selek, Ortadoğu ve Kuzey Arap ülkelerindeki halk ayaklanmalarını işaret ederek, AKP hükümetinin muhalif kesimlere karşı uyguladığı politikaları hatırlattı ve bu ayaklanmayı gerçekleştiren halklara Türkiye'nin model ülke olarak gösterilmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Türkiye'de AKP hükümetinin aç gözlülükle çevreyi talan ettiğini söyleyen Selek, emekçilerin yapacağı yeni bir anayasanın gerekliliğine dikkat çekti.

Kıbrıs'tan davayı izlemek için gelen ve daha öncede KCK davalarına da gözlemci olarak katılan Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) Yönetim Kurulu Üyesi Murat Kanatlı, hem KCK'de hem de bu davada sanıkların kendilerini savunma haklarının gasp edildiğini ifade ederek, bu durumu uluslararası platformlara taşıyacakları bilgisini aktardı. AKP'nin Kürt sorununu, Kıbrıs sorununu çözmek gibi bir derdi olmadığına dikkat çeken Kanatlı, "12 Haziran'dan sonra demokrasi mücadelesi verenleri zor bir dönem bekliyor" diye uyardı. 

'Kürt halkının mücadelesi Türkiye'yi sarsacak'

Ezilenlerin Sosyalist Partisi(ESP) Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, davanın, sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların halkların meşru mücadele hattından yürümesi gerekliliğini gösterdiğini belirtti. AKP'nin her yerde kadrolaşma politikası üzerinden hareket ettiğini, bunun yargı içinde hayat bulduğunu söyleyen Yüksekdağ, "Artık yargılayanların yargılanması için mücadele yürütmeliyiz" vurgusun yaptı. Yüksekdağ şöyle devam etti: "Kürt halk hareketinin gerçekleştirdiği mücadele devletin baskılarının, yasaklarının yaşam karşısında etkisizleşmesine yol açıyor. Bu Batı'da da hayata geçirilmeli. Yasaları aşacak bir kuvvet açığa çıkarılarak TMY'nin kaldırılması için mücadele yürütülmesi önemli bir yerde duruyor."

DİP Genel Başkanı Sungur Savran ise konuşmasına, "Tekirdağ'da tutuklu bulunan Rıdvan Turan ve diğer yoldaşlarımıza selamlarımı ileterek başlıyorum" diyerek başladı. Savunma hakkının çiğnenmesini en basit hakkın çiğnenmesi olarak değerlendiren Savran, "Bu sorunun çözümü halk mahkemeleridir" diye kaydetti. Mahkemelerin artık cemaatin ve AKP'nin kendisini savunma alanı olarak görüldüğünü anlatan Savran, yargılayıcıların yargılanması gerektiği durumların yaşanmasını demokrasi açısından içler acısı bir durum olarak nitelendirdi. 12 Haziran ertesi Hatip Dicle gibi Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu adaylarının meclise girip, özgürlük taleplerini yükselteceğini anlatan Savran, Kürt halkına destek veren sosyalistleri hükümetin bu mahkemelerle sindirmeye çalıştığını ifade ederek, "Kürt halkı, haklı mücadelesinde Türkiye'yi sarsacak" dedi. 

EHP Genel Başkanı Sibel Uzun “Arkadaşlarımıza yapılmış olanı bize yapılmış olarak görüyoruz ama basında Hanefi Avcı’nın davası olarak söylenmiştir. Biz sosyalist arkadaşlarımız için oradaydık. Bu dava demokrasi açısından skandaldır. AKP artık sadece devrimcilerin değil, liselilerin, kadınların da düşmanıdır” diyerek mahkeme salonuna giremediklerini ama kapıda destek verdiklerini ve tutuklu arkadaşlara selam gönderdiklerini belirtti. Uzun, “Mahkeme kapısındaki öfke haklı ve meşru bir öfkedir. Bu öfke alanlara taşınacaktır. Hep beraber bu mücadeleyi büyüteceğiz” dedi.

SGPH eşsözcüsü Yeşim Dinçer… “Onların başına gelenleri adli hata olarak görmüyoruz. Politik alanın kriminalize edilmesidir. Herkes potansiyel suçlu ilan ediliyor. Demokrasi, yargı bağımsızlığı kavramlarının içinin boşaltıldığını görüyoruz." dedi.

TÖP Sözcüsü Halit Elçi bu saldırının bütün muhaliflere bir saldırı olduğunu, davanın siyasi dava olduğunu ve hukuki bir sürecin işlemediğini, güçlü bir devrimci dayanışma gördüklerini söyleyerek dayanışma gösteren bütün yapılara teşekkür etti. 

 

Basın Açıklaması Metni

Basına ve Kamuoyuna 

Dün İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesinde, SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, TÖP sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu, SDP ve TÖP üye ve yöneticileri, Bilim ve Gelecek ve Red dergilerinin çalışanlarının yargılandığı 3. Devrimci Karargah davasının ilk duruşması yapıldı. Daha doğrusu bir tarafında hakimlerin ve savcının diğer tarafında sanıkların ve avukatlarının bulunduğu bir salonda adı “duruşma”  olan ama hukukun ve adaletin hiçbir gereğinin yerine getirilmediği bir oyun sahnelendi.

21 Eylül 2010 sabahı evleri basılarak gözaltına alınan sosyalist siyasetçi, gazeteci, sendikacılar, tutuklanarak konuldukları cezaevinde, davaya getirilen gizlilik kararı sonucu neyle suçlandıklarını bile bilmeden 5 ay iddianamenin açıklanmasını, 8 ay mahkemeye çıkarılıp haklarındaki suçlamalara karşı kendilerini savunmayı beklediler.

Emniyet fezlekesinden bir farkı olmayan, iddiasını temellendirmek için hiçbir somut kanıt ileri süremeyen, tamamen spekülasyon ürünü bir iddianameyi daha üç ay önce kabul etmiş bulunan 12. Ağır Ceza Mahkemesi, sıra sanıkların 8 ay tutuklu kaldıktan sonra çıkarıldıkları mahkemede bu iddianameye karşı sözlerini söylemesine gelince, sıra sanıkların kendilerini savunmasına gelince, pratikte onların bu hakkını 4 ay daha gaspetmek anlamına gelen bir karar aldı ve bu davayı 3 yıldır süren aynı adlı önceki davayla birleştirerek dosyayı 9. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdi.

12. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararının gerekçesinde “yargılamanın süratle sonuçlanmasını” sağlamaktan, “dava ekonomisi ilkelerine uygun” hareket etmekten vb. bahsetmekte, ancak 3 ay önce kabul ettiği iddianameyi, şimdi okunmasını bile beklemeden, sanıklara söz vermeden, 3 yıldır süren başka bir davayla birleştirmek üzere reddederek, yargılama süresini kısaltmak bir yana, yargılamanın başlamasını olabildiğince geciktirmektedir.

Sanıklar ve avukatları bu davanın bir komplo olduğunu, iddia makamının “Devrimci Karargah üyeliği” iddiasının hiçbir somut kanıta dayanmadığını, bu iddiaya temellik edecek hiçbir eylem olmadığını, sosyalistlerin yasal ve meşru siyasi faaliyetlerinin, sosyalist kimliklerinin kriminalize edilmeye çalışıldığını ileri sürmektedirler.  Böyle bir durumda “yargılamanın süratle sonuçlanması” açısından yapılması gerekenin tam tersi yapılmış, 12. Ağır Ceza Mahkemesinin bu kararı sanıkların, mahkemeye çıkarılmadan yaklaşık 1 yılı tutuklu olarak cezaevinde geçirmiş olacakları anlamına gelmiştir.

Eğer mahkeme heyeti, biçimsel de olsa bir yargılamaya başlamaktan, bu iddianamenin baştan sona tutarsız, dayanaksız, imalarla ve düzmece suçlamalarla dolu olması nedeniyle kaçındıysa, yapması gereken davayı düşürmek ve sanıkları beraat ettirmekti. Yok eğer bu mahkeme, duruşma salonunda değil,  sanıkların ve avukatların olmadığı başka bir yerde kurulduysa, orada önceden alınmış kararlar burada sanıkların ağızlarını açmalarına fırsat verilmeden yüzlerine okunmak isteniyorsa, bu tezgahın figüranı olanlara “hukukçu” kimliklerini bir kez daha sorgulamalarını öneririz.

Mahkeme karşısına çıkma hakkının bile, adil ya da değil “yargılanma” hakkının bile engellendiği bir 2011 Türkiye’si utanç verici bir tablodur. Magna Carta Libertatum’dan 8 yüzyıl sonra, “yasal bir şekilde muhakeme edilme” hakkını mumla arıyorsak, “Kralın arzu ve istekleri”nin hukuktan üstün olduğu, hukukun üstünlüğünün değil üstünlerin hukukunun galebe çaldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz demektir.

Dün duruşmada avukatların cübbelerini çıkardığı, sanıkların hakimin gözleri önünde dövüldüğü saatlerde, Başbakan Erdoğan’ın Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinde, basılmamış kitapları toplatıp yazarlarını hapse atmayı savunmak için “bombayı kullanmak suçtur ama bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur” diyebilmesi ve Türkiye’de “yargı bağımsızlığından” sözetmeye kalkması, bu hukuk skandalına uygun düşen bir siyasi rezaletin göstergesinden başka bir şey olmamıştır.

Bu Terörle Mücadele Kanunuyla, Bu Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleriyle Türkiye’nin hukuk ve demokrasi açısından geldiği yer, en temel demokratik hakların sınırsız bir keyfilikle ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, tertiplerle ve komplolarla sosyalistlerin mücadelesinin engellenmeye çalışıldığı karanlık bir ortaçağdır.

Burada sosyalistler ve onların siyasal örgütleri şahsında yargılanmak istenen işçi sınıfının ve ezilenlerin haklı mücadelesidir, özgürlükler ve demokrasidir. Buna kimsenin gücü yetmeyecektir.

 



Loading