3
Mart sabahı Ahmet Şık, Nedim Şener ve Yalçın Küçük ile diğer
gazeteci ve yazarların evlerinin basılarak gözaltına alınmaları
Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan deli gömleğini en görmek
istemeyen gözler için bile görünür kıldı. AKP hükümetinin
muhalefetinden rahatsızlık duyduğu hemen her kesimin
Ergenekon’la ilişkiliymiş gibi gösterilmeye çalışılmasındaki
sınır tanımaz mantıksızlık, sonunda Nokta dergisinde darbe
günlüklerini yayınlayan Ahmet Şık’ın Ergenekon üyeliği
suçlamasıyla gözaltına alınmasıyla doruk noktasına erişmiş
bulunuyor.
Ahmet Şık, Odatv yöneticilerine yapılan baskının ardından hakkında yazılan bir yazıya yanıt verirken Emniyet’teki cemaat örgütlenmesini anlatan bir kitap yazmakta olduğunu belirtmişti. Bu operasyonun Ahmet Şık’ın “Ergenekon üyeliğiyle” değil, Emniyet’teki cemaat örgütlenmesini anlatan henüz yayınlanmamış kitabıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle, daha önceki operasyonlardan sonra “sokaktan geçerken alınmadılar”, “eğer hukuku çiğniyorsanız yasalar elbette size de uygulanacaktır”, “düşüncelerinden dolayı değil başka bir eylemden dolayı takip altındalar” gibi açıklamalar yaparak kendini savcı yerine koyup operasyonları savunmayı alışkanlık haline getirmiş olan Başbakan Erdoğan bu sefer “bunlar bizim talimatımızla olan şeyler değil” diyerek sorumluluğu üzerinden atmaya çalışmaktadır.
3 Mart sabahı yapılan operasyonda gözaltına alınırken Ahmet Şık’ın “Dokunan yanar” diye bağırmasının anlamı şudur: Bizim bilmediğimiz, yani usulüne uygun olarak TBMM’den geçirilmemiş, ama hükümetin, emniyetin, savcıların ve yandaş medya organlarının bilgisi dahilinde olan bir gizli “yasa” maddesi vardır: Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki örgütlenmesine ilişkin araştırma yapmak, yazı yazmak, kitap hazırlamak henüz günışığına çıkmadan engellenmesi gereken bir “suç” oluşturuyor. Ama yasa maddesi gizli olduğu için adını koyarak bu “suç”tan değil imal edilmiş bir “terör örgütüne üyelik suçundan” hapse atılmanız gerekiyor. Bunun için “bir bilgisayardan kurtarılan bir belge” genellikle iyi bir gerekçe sayılıyor.
Yargı-polis-yandaş medya üçgeninde gereği yerine getirilmekte olan bir başka gizli yasanın “sosyalistlere karşı yasa” olduğu 21 Eylül komplosuyla gözler önüne serilmişti. Benzer biçimde bu gizli yasa gereği sosyalistler söz ve eylemleri AKP hükümetinin hoşuna gitmediği için tutuklanmakta, ama kendi söz ve eylemlerinin değil “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasının hesabını vermek zorunda bırakılmaktadırlar.
Seçilmiş Kürt siyasetçilerin KCK, sosyalistlerin Devrimci Karargah çuvalına doldurularak bir tutuklama terörüne maruz bırakılmalarında uygulanan senaryo, Türkiye’nin zaten sınırlı olan ifade ve örgütlenme özgürlüğünün, antidemokratik yasaların izin verdiğinden de fazla kısıtlanmasını rutin uygulama haline getirdi. AKP hükümeti güya derin devletle ve darbe girişimleriyle hesaplaşıyormuş gibi yaparak herkesin her an adını bile duymadığı bir örgüte üyelik suçlamasıyla tutuklanıp 10 yıla kadar cezaevinde tutulabileceği bir “hukuk” ve “demokrasi” anlayışını Türkiye’de egemen kıldı.
Görünürdeki sınır tanımaz mantıksızlığın
ardında AKP’nin iktidar mantığı yatmaktadır. Gücü arttıkça
iktidarı artan AKP, her türlü muhalefeti tasfiye ederek ülkeyi
dikensiz gül bahçesine çevirmek için başlattığı cadı avıyla,
insanları birbirine selam vermekten, telefonda konuşmaktan
çekinir hale getirerek korkmuş ve sinmiş bir toplum
yaratabileceğini ummaktadır. SDP, bu toplumu sindirme
saldırısını geri püskürtmek için tüm demokrasi güçlerini görev
başına çağırmaktadır.
SDP MYK
SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
MERKEZ YÜRÜTME KURULU
4 Mart 2011
