SOMUT ÖRNEKLERİYLE TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)U[1]
TEMEL DEMİRER
“Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar
Biter bu dertler, acılar
‘Sıra Kimde?’ İnisiyatifi’nin düzenlediği ‘Türkiye’de Hukuk ve Demokrasi Sempozyumu’nun ‘Hukuk Kimin İçin, Kime karşı?’ başlıklı Oturumu’nda sunacağım ‘Somut Örnekleriyle Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u’ başlıklı tebliğime; “Sıra ‘suçumuz insan olmak’ diyen hepimizde!” vurgusuyla başlamak istiyorum.
Sıra hepimizde; aşkı ve hayatı; adaleti ve eşitliği; ekmek ve özgürlüğü; hakkı ve kardeşliği savunan yani zalimin zulmünden, sömürüsünden, cinayetlerinden yana olmayan herkeste…
Bu durum da, hepimiz için tek yol, “Kurtulmak yok tek başına, ya hep beraber ya da hiç birimiz,” demek ve buna uygun düşünüp, davranmak…
Böylelikle de en son söylenmesi gerekeni başta söyleyerek başlayayım diyeceklerime…
Ben, “hukuk”un sınıfsal olduğunu;
ancak bu saptamanın da indirgemeciliğe eşitlenmesinden özenle
kaçınılması gerektiğini düşünenlerdenim.
Ciddi “ikircimler” içermekle
birlikte, “hukuk”un “görece bir özerklik alanı”na sahip olduğunu
düşünürüm.
Yani somut örnekleriyle
Türk(iye) Hukuk(suzluğ)undan söz ederken, dolaysız biçimde
T.“C”nin siyasal tarihinden süzülüp gelen bir
ekonomi-politikadan söz ederiz; farkında olalım ya da olmayalım.
Ki bu da tamı tamına bir sınıf egemenliği
ve ideolojik hegemonyadan başka bir şey değildir; olamaz…
Soyuttan söz etmekten çok somutun
altını çizmekten yanayım.
Örneğin Ankara Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinin yaptığı bir ankete katılan yargıçların yüzde 50’den fazlası hukuka göre değil, devletin çıkarlarını gözeterek karar verdiklerini açıkça itiraf ettiler. Bir ülkede yargıçların çoğunluğu devletin çıkarını gözeterek ya da ideolojik tercihlerine göre karar verebiliyorsa o ülkede hukuk devleti değil, devlet için hukuk vardır.
Devlet için hukuk dediğiniz şey ise,
bir sınıfın iktidarının yine kendi kurallarıyla “yasal” denilen
formlarda “meşrulaştırılması” gayretinden başka bir şey
değildir.
Kimse inkâr edemez: Mevcut yargı organlarının (özellikle özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin) kendilerine biçtikleri/biçilen biricik misyon; mevcut devleti bir bütün olarak, sorgulamadan korumak ve kollamaktır.
Söz konusu mahkemelerin kuruluş felsefesi ve misyonunu en iyi adlandıran, eski adı olan “Devlet Güvenlik Mahkemeleri”ydi. Yani Devlet(in) Güvenlik Mahkemesi.
Devlet merkezli ideolojik hukuk anlayışına sahip yargıç ve savcılar aracılığıyla soykırım veya insanlığa karşı işlenmiş bu suçları halk adına çözülmesini, cezalandırılmasını beklemek Godot’yu beklemekten daha vahim ve karşılıksızdır.
Tam da bu bağlamda, “Vatandaş olmak zor bu ülkede! Bir hâkim ağabeyimiz hep öyle derdi: Bu ülkede vatandaş olmak çok zor!”[3]
Gerçekten de coğrafyamızda vatandaş olmak,
hakkına-hukukuna sahip çıkmak zordur; hatta nihayetinde ne
olacağı bilinmeyen bir “çılgınlık”tır!
Sadece yakın geçmişimize göz atmak
dahi bunun böyle olduğunu net karelerle karşımıza diker:
Ergenekon, Susurluk, “Hayata Dönüş”,
KCK, TMK mağduru çocuklar, Devrimci Karargâh, Hrant Dink, Pınar
Selek, İsmail Beşikçi, protestocular, gazeteciler, çizerler,
yazarlar...
Bu siyasi dava bolluğu, aynı zamanda
hak ihlâllerinin ve dolayısıyla da adaletsizliğin somut
kanıtları değilse nedir ki?
Bu tabloda Necmiye Alpay, “Pek çok dava ‘terör’ yaftasıyla açılıyor: KCK, İsmail Beşikçi, protestocular, gazeteciler, çizerler, yazarlar... ‘Terör’ yaftası başlıca üç olguyu gizlemeye yarıyor: 1) Yargı mekanizmasının bir gözdağı verme aracına dönüştüğünü, 2) Fikirlerin yargılandığını, 3) Şimdi ara vermiş olan gerilla savaşını. Yargıyı bir siyasi mücadele aracı olarak kullanmak, siyasi hasım sayılanı bertaraf etmek için gözaltına almak, yurttaştan çok devlet mensuplarını ve devletin faşizan çekirdeğini korumak,” derken; Tahir Elçi de ekliyor: “Tarihsel olarak güçlü bir hukuk ve adalet kültürünün bulunmadığı Türkiye’de, resmî ideoloji veya kişisel görüş ve kanaatlerinin etkisi altında adaletsiz kararlar üretiliyor.”
Özetle T.“C”nin sınıfsal yargısının taraflı
hâllerinin şaşırtıcı olmadığı gibi, “bağımsız” olmasının da
mümkün olmadığı koordinatlarda toplumsal yaşam mağdurlar için
cehenneme dönerken; yargıçların (polisiye) diktası ezilenlerin
ensesinde boza pişirmektedir.
I. AYRIM: “HUKUK” DEYİNCE…
Hukuku inşa eden sınıfsal zihniyet,
kaçınılmaz biçimde hukukçularını da üretir. Onlara “raison
d’etat/ hikmet-i hükümet”in olağanüstü özgüvenini verirken;
önlerindeki mevzuattan başka bir şeye ihtiyaçları olmadığı
fikrini de aşılar.
Bu da Prof. Dr. Turgut
Tarhanlı’nın, “Kamu yararına hukukçuluk” dediği şeyin
imkânsızlığını devreye sokar.
Kamu ve dolayısıyla da kamuyu temsil eden çoğunluk adına ve onlar için olmayan bir hukuk, özü gereği, dolaysız biçimde hukuksuzluk olmaktan başka anlam ve değer taşımaz.
Örneğin Eflatun’un ‘Devlet’ çalışmasını oluşturan 10 kitabın birincisi ve yedincisi, “adalet” ve “adaletli toplum” kavramı üzerine çok önemli bir tartışma içerir.
Eflatun, bir toplumun adaletli olup olmadığının esas gözlemlenme alanının, bireysel değil, devlet yönetimi ve politika olduğunu söylemektedir.
Bu önerisini geliştirmek için, siyasal kuramına özgünlük veren diyalog yöntemini uygular ve sofist Thrasymachus ile Sokrates arasında adalet kavramı üzerine bir diyalog oluşturur.
Adalet kavramına, yaşadığı şehir devletindeki iktidar kavgaları, kötü toplum yönetimi ve “yönetici sınıfların siyasal güç ve ekonomik zenginlik hırsı” temelinde şüphecilikle yaklaşan Thrasymachus, “varolan adalet kavramı sadece iktidarda olanların yararına hizmet eden bir kavramdır” saptamasını yapar.
“Bu nedenle de, adaletsiz yaşamın adaletli yaşama tercih edilmesi gerektiği” gibi iddialı ve kafa karıştıran bir öneride bulunur. Hemen kabul edilmesi zor olan adaletsiz toplum tercihi, esasında varolan devletin ve yönetimin adaletsizliğinin ciddi bir eleştirisini içerir. Eğer varolan adalet anlayışı, sadece yönetici sınıfın çıkarına, bu sınıfın iktidar ve zenginlik hırsına hizmet ediyorsa, o zaman adaletsizliği tercih etmek aslında varolan devlet yönetiminin eleştirisi anlamına gelmektedir.
Thrasymachus, “yönetici sınıflar için iktidar, güç ve zenginlik hırsı her zaman adaletten daha önemlidir” derken, “adaletsizlik adaletten daha iyidir” önerisiyle varolan yönetici sınıfın ve yönetim anlayışının ciddi bir eleştirisini yapmaktadır.
Thrasymachus’u dinleyerek Türkiye’nin bugün yaşadığı kurumsal kavgaların, iktidar-muhalefet uzlaşmazlıklarının, darbe ve parti kapatma girişimlerinin esas kaynağının, yönetici sınıfın kendi iktidar, güç ve zenginlik hırsları olduğunu görebiliriz ve bu sınıfın konuştuğu adalet yerine adaletsizliği seçebiliriz. Bugün, tüm yönetici sınıfını içine alan, iktidar, güç ve zenginlik hırsına mahkûm edilmiş bir Türkiye var karşımızda. Ve Thrasymachus’un adaletsizlik tercihi, varolan yapının eleştirisini yapma olanağını bize veriyor.
Bununla birlikte, Thrasymachus’in güçlü eleştirisi, “Adaletli bir toplum yönetimi nasıl olur?” sorusuna yanıt vermiyor. Bu yanıtı vermek isteyen Sokrates, toplum yönetiminin sadece iktidar hırsı temelinde görülmemesi, “adalet” ve “erdem” kavramlarının da toplum yönetimi içinde yer alması gerektiğini vurgular.
Sokrates’a göre adalet, toplum yönetiminin kurucu niteliği olarak görülmeli. Adalet, hem iktidarın nasıl bölüşüleceği hem de kamusal yararın, toplum için iyi olanın bulunmasının belirlenmesinde kurucu rol oynayabilir.
“Hukuk” söylemi, her türlü imtiyazın üzerinde, şeklî bile olsa, “tüm insanları eşit sayma, herkese eşit, evrensel, standart kurallar” uygulama iddiasında olsa da; yargı erki, yasama ve yürütme erkinden ayrılmazsa ne özgürlük ne de eşitlikten söz etmek mümkün olur. Yasama erkiyle birleşirse toplum yaşamı ve özgürlüğü keyfi kontrole gidebilir. Hâkimler kanun yapan konumuna ulaşabilir. Yürütme organıyla birleşen yargıda hâkimler şiddet ve baskı oluşturacak şekilde davranabilir ve düzenin irrasyonelliğiyle karşınıza dikilebilirler.
Örneğin bu konuda Yücel Sayman’ın
uyarıları çok öğreticidir:
“… ‘Anadilde eğitim’ mi dediniz, bu
özgürlük, özgürlük alanından çıkartılır, devletin ülkesi ve
milletiyle birliği, yani bütünlüğü ve bölünmezliği gibi
özgürlükler alanının kendi felsefesi ve kavramları dışında ele
alınır. Ve ‘tehlike’ alarmı çınlar.
TCK 301’inci madde kaldırılsın,
‘düşünce özgürlüğü’ mü dediniz, hemen özgürlük alanından çıkılır
ve resmî ideolojinin belirlediği toplumsal kurgunun kavramları
karşınıza dikilir. ‘Tehlike’ bağırış çağırışları arasında
özgürlüğünüzü kullanmanız cezaevi tehdidiyle savuşturulur.”
Tam da bu koordinatlarda hukuk(suzluk) dendiğinde bir Marksist olarak yapılabilecek temel saptama, dünyanın hukukçu bakış açısıyla açıklanıp anlamlandırabileceğinin reddi ve hukukun kaynağının salt iradede aranmaması gerektiğidir.
Ayrıca hukuk(suzluk) konusundan söz edilirken; Hz. Ali’nin, “Mal çokluğu kalpleri bozar, günahları doğurur”;Emerson’un “Bir tutsağın boynuna geçirdiğiniz zincirin öteki ucu, kendi boynunuza takılı verir”; Albert Camus’nün, “Adalet olmadan düzen olmaz”; Aristo’nun, “Adalet ilkin devletten gelmelidir. Çünkü hukuk, devletin toplumsal düzenidir”; Sigmund Freud’ün, “Adaleti aklın yardımı olmadan kullanmak olanaksızdır,” uyarıları göz ardı edilmemelidir…
I.1) “YARGI BAĞIMSIZLIĞI” MI?
Yargı “bağımsızlığı” sadece asılsız bir “iddia” ya da boş bir söylencedir.
Bu hem teorik hem de teoriyi şaşırtıcı bir
biçimde doğrulayan bir pratik olarak böyleyken; “Yasaların
değişmesine değil, yargının zihniyet değişimine acil ihtiyaç
var,” demektedir Ahmet İnsel…
Çünkü “Türkiye’de
torpilsiz adalet yok.”[4]
Örneğin HSYK Başkanvekili Kadir
Özbek, 6 Eylül 2010 tarihli açıklamasında, AKP’nin
bir genel başkan yardımcısı, bir bakan ve bir milletvekili
torpil istedi” demişti. AKP’lilerin
yakınlarına torpil istemini içeren üç belge Özbek’in
sözlerini doğruluyor. Bu belgelerden ikisi Adalet Bakanı olduğu
dönemde Cemil Çiçek’in özel kaleminden yargıya
gitti. Bir değer belge ise AKP Malatya Milletvekili Fuat
Ölmeztoprak’ın TBMM antetli kâğıda, bir kişi
hakkında ‘ilgi’ isteyen ve Osman
Kaçmaz’a gönderilen yazısıydı…
Bu adalet “bağımsız” olabilir mi?
Üstüne üstlük Adalet Bakanı Sadullah
Ergin’in, hâkim ve savcı adaylarının kumara, içkiye düşkünlüğü
ve giyimiyle ilgili, staj yaptıkları yerlerin hâkim ve
savcılarından görüş alınarak gizli fişler hazırlandığını
açıkladığı koşullarda bu adalet “bağımsız” olabilir mi?
Olamaz!
Elbette “hukuk teorisi”nde, “Hukukun üstünlüğünün dışlanamaz koşulu, yargı bağımsızlığıdır. Amacı, yargıç kimliğini korumak ve geliştirmek olan yargı bağımsızlığının gerçekleşmesi: ‘İyi eğitilmiş ve güvencelerle donatılmış’ yargıçların varlığını gerekli kılar,”[5] denir denmesinde; kazın ayağı hiç de öyle değildir; olmamıştır da…
Türkiye’de yargının “tarafsızlığı
konusu” sadece bir “mit”tir Nuray Mert’in deyişiyle…
Çünkü Strazburg Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden Dr. Mehmet Rıfat Tınç’ın da işaret ettiği gibi,
“İktidarın, sağ veya sol bir partinin, askerin ya da herhangi
bir sivil örgütlenmenin etkisi altında karar veren bir yargı,…
adalet ve barış ortamını sağlayamaz.”
“Bağımsızlık”, hâkimin kararlarını
bütünüyle özgürce, talimat ve baskılardan arınarak almasıdır!
“Bağımsız yargı” ise, işleyişi ve
kararlarının içeriği açısından, kendi kurum ve kuruluşlarından
başka hiçbir kişiye veya kuruma hesap vermemesi, herhangi bir
kişi veya kurumun yaptırımlarına maruz kalmamasıdır!
Bunlar, kapitalist iktidar (ve
ilişkinin) örüngülerinde mümkün müdür?
Kaldı ki Rıza Türmen’in, “Yargının kararlarının her zaman siyasal iktidarı memnun edici nitelikte olması, yargının görevini gereği gibi yapmadığı, demokrasinin iyi işlemediği yolunda kuşkulara yol açabilir,” uyarısını dillendirmek zorunda kaldığı mevcut tabloda unutulmamalıdır ki, Türkiye’de yargıçlar otoriter devlet yanlısı, kanunları baskıcı amaçlarla yorumlayan kararlar verdikleri zaman hep terfi ettiler, kariyer yaptılar, destek gördüler ve görüyorlar…
Açıkçası, “Ne yaptıysam devlet için yaptım”
mantığı içinde davrandıkları, insan haklarını, demokrasiyi hiçe
saydıkları zamanlarda müdahaleden uzak kalırlar, bağımsız
hareket edebilirler.
Tersini yaparlarsa başları belaya girer.
Yani “Devletin çıkarı söz konusuysa hukuk teferruattır” diyen
hâkim ve savcıların coğrafyasında yargı bağımsız olamaz.
Örneğin… AİHM’nin Türkiye’ye ilişkin kararlarını değerlendiren Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un, “AİHM’nin raporu, Türkiye’deki yargı uygulamasının, anayasanın 90. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde düzenlenen ‘Adil yargılanma koşullarına aykırı’ davrandığını açık bir biçimde ortaya koyuyor”!
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in, adli yılın başlaması nedeniyle düzenlenen törende “Yandaş yargı” uyarısı yaparak, “Yandaş yargıyı değil, tam bağımsız ve tarafsız yargıyı oluşturmak için uğraşmalıyız”!
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, “Hesap vermeyen bir yargının sınır tanımazlığı, felaketlerin en büyüğü olarak ifade edilmektedir”!
Yargıtay 5. Ceza Dairesi Üyesi M.
Nihat Ömeroğlu’nun, “Yerel yargı, yüksek yargı tarafından
vesayet altına alınmak isteniyor,” dedikleri ve somut verilerin
daha çoğaltılmasının olası olduğu dizaynda ateş olmayan yerden
duman çıkar mı ve yargı “bağımsızlığı”ndan söz edilebilir mi?
II. AYRIM: GENELDE TÜRK(İYE)
HUKUK(SUZLUĞ)UNA -SOMUT- “ÖRNEK”LER
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u, somut
“örnekler”iyle, “… ‘Hukuk devleti’ bu mu? ‘Habeas Corpus’a ne
oldu?” dedirten malum ve meş’um bir vakıadır!
Örneğin Dersim’de düzenlenen bir
konserde TİKKO kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı andığı
gerekçesiyle Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakkında dava
açılan ve “Ben konser sırasında İbrahim Kaypakkaya’dan söz
ederek suç işlediğimi düşünmüyorum. Ben hiç bir şekilde örgüt
propagandası yapmadım. Ancak İbrahim Kaypakkaya’nın suçlu
olduğunu da düşünmüyorum,” diyen Halk Müziği sanatçısı Pınar
Sağ’dan, 2010’un Ağustos ayında Türkiye’ye giriş yaptığı sırada
tutuklanan yazar Doğan Akhanlı’ya ya da Türkiye’de 22 yıl ile
bir kadın olarak siyasal düşüncelerinden dolayı en uzun süre
cezaevine atılan Nevin Berktaş’a veya Ferai Tınç’a, “Washington’ı
W ile yazmaya bir şey diyemem ama Kandil Dağı’nı
sakın Q ile yazmayın… Örgüt propagandasından başınız derde
girebilir. Araştırmacı yazar İsmail Beşikçi -ki kendimi bildim
bileli düşüncelerini ifade ettiği için ya hapistedir ya da hapis
cezası ile yargılanmaktadır- Çağdaş Hukukçular’ın
dergisinde yer alan makalesinde Kandil’i Q harfi
ile yazdığı için mahkemede hesap veriyor,” dedirten İsmail
Beşikçi Hocamıza dek neler nelerden söz edilemez ki?
Hepsi başlı başına bir faciadır!
Madalyonun bir yüzü böyleyken;bir
de öteki yüzü var; ondan söz edersek:
Milletvekili Süleyman Sarıbaş Baskın
Oran ve Prof. İbrahim Kaboğlu’na “Babanız
kimmiş, ananıza sorun” dedi, Yargıtay “ifade
özgürlüğüdür” diye beraat ettirdi.
Oysa Türk adaleti, bir yargıca
“işgüzar” diyen gazeteci Nazlı Ilıcak’ı
11 ay 20 gün hapse mahkûm etti. Bu yargıcı tanıyorsunuz; Sincan
1. Ağır Ceza Yargıcı Osman Kaçmaz. Bir Yargıtay eski üyesi
kendisine başvurmuş ve “Kayıp Trilyon davasında ben
şahsen zarar gördüm” diyerek Gül hakkında
(cumhurbaşkanı olması nedeniyle verilmiş) takipsizlik kararının
kaldırılmasını istemişti. Yargıç Kaçmaz da kaldırarak Gül’ü
yargılama yolunu açmaya girişmişti. Oysa O. Kaçmaz, Belediye-İş
Sendikası davasında takipsizlik kararına yapılan itirazı şu
gerekçeyle reddetmişti: “Sendikaya aidat ödeyen
denetçiler suçtan zarar görmemiştir, itiraz hakları yoktur.”
Hrant, 301’den mahkûm
edilince, kendini savunan bir yazı yazdı. Bunun üzerine Türk
adaleti bir de “Adil yargıyı etkilemeye teşebbüs”ten
(TCK 288) dava açtı Hrant’a.
Oysa, Org. Büyükanıt Şemdinli’de
bombacıya “Tanırım, iyi çocuktur”
demişti. Org. Başbuğ Ergenekon sanığı Org. Saldıray Berk için
açıkça “Suçsuzdur” dedi. Türk adaleti
soruşturma bile açmadı. Oysa, Askerî Ceza Kanunu md. 148/C şöyle
diyor: “Siyasi amaçla demeç veren askerî şahıslar 1
ay ilâ 5 yıl arası hapsedilirler”. Aksine, HSYK,
generallere söz söylemeye cesaret eden savcıların, ne biçim
yargı bağımsızlığı ise, derhâl defterini dürüyor: Org. Kenan
Evren’e dava açmak isteyen savcı Sacit Kayasu’yu
ve Org. Büyükanıt’ın adını iddianamesinde geçiren
Şemdinli savcısı Ferhat Sarıkaya’yı memuriyetten
attı. Org. Berk’i ifadeye çağıran Erzurum Savcı
Tarık Gür’ü görevden aldı. Şimdi de Balyoz’un
iki savcısını.
Nijeryalı gariban mülteci Festus
Okey, götürüldüğü Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü’nde
34 ay önce öldürüldü, Türk adaleti Nijerya’dan
“Bu adam Festus Okey midir?” diye
sordu ve tam 10 duruşmadır cevap bekliyor. Hâlbuki, bir
sığınmacı olan Festus’un resmî kimlik bilgileri
Ankara’daki BM Mülteciler Yüksek Komiserliğinde
mevcut.
Oysa, Türk adaleti, “taş
atan çocuklar”a tek celsede 15 yıla varan cezalar
veriyor. Bunların birçoğunun dosyasındaki tek “kanıt”,
polis veya asker ifadesi... Tabii, bir de sırtlarının terli
oluşu. Diyarbakır’da inşaat işçisi Mahmut Yaşar
“ıslık çalarak bölücü örgüt lehine slogan attığı”
için 10 ay hapis yedi. Yine de şanslı; şarkıcı Rojda, bir
şarkısıyla “terör örgütünün propagandasını yapmak”tan
1 yıl 8 ay almış bulunuyor.
Türk adaleti, seçimde Kürtçe konuştu
diye Orhan Miroğlu’na 6 ay verdi; şimdi 5 yıl
Kürtçe konuşması yasak. Tahir Elçi, Mahmut Vefa, Mahmut Alınak,
Mehdi Tanrıkulu, Nuri Yaman, daha sayayım mı? Seçim
kampanyasında Kürtçe “Hemen git su getir”
diyen Sırrı Sakık’a bile fezleke düzenlendi.
Oysa, Kürtçe kullanma konusunda, Anayasa md 90/5’in “ulusal yasaya üstün” kıldığı Lozan md. 39/4 diyor ki: “Bütün TC uyrukları her türlü açık toplantılarda, ticarette, basın-yayın organlarında istedikleri dili kullanabilirler ve buna karşı hiçbir kısıtlama getirilemez.”[6]
Bu tezatlardan malûl Türk(iye)
hukuk(suzluğ)u linççileri de yargılanmayıp aklayandı!
Yer, Edirne; tarih, 16 Aralık 2009.
Üç üniversite öğrencisi “ABD defol bu vatan bizim” kampanyası
kapsamında bildiri dağıtırken gözaltına alınarak, tutuklandı.
Olaydan bir hafta sonra ailelerin de aralarında bulunduğu Edirne
Gençlik Derneği üyesi 15 kişi, basın açıklaması yaptı,
tutuklananların serbest bırakılmasını istedi. Ardından da imza
standı açtı.
Ancak yaklaşık bin kişilik grup, imza
standına tahammül edemedi ve dernek üyelerini linç etmek istedi.
Polis, linç girişiminde bulunan gruba hiçbir müdahalede
bulunmazken, 2 öğrenci daha tutuklandı.
Bunun üzerine Halk Cephesi üyesi bir
grup, tutuklamaları ve linç girişimini protesto etmek için 3
Ocak 2010’da İstanbul’dan Edirne’ye doğru yola çıktı. Daha şehir
merkezi girişinde polis ve jandarma engeliyle karşılaşan gruba,
polis, gaz ve coplarla müdahale etti. Halk Cephesi üyeleri,
olayı haber alan kalabalık bir grubun da linç girişimine maruz
kaldı. “PKK dışarı, Edirne’de bölücülere geçit yok” diyerek,
saldıran gruba ise polis seyirci kaldı.
Altı gün Edirne’nin girişinde
bekletilen Halk Cepheliler hakkında dava açıldı. Polisler
hakkında hiçbir yasal işlem yapılmazken, linç girişiminde
bulunanların kimlikleri bile tespit edilmedi. Saldırganların
ülkücü ve sivil polis oldukları iddia edildi!
Linççilerini yargılanmayıp aklayan
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u halka kurşun sıkan
polislerini de “aklayıp” beraat ettirir...
Mesela Avcılar-Firuzköy’de “Dur”
ihtarına uymadığı iddiasıyla İsmail Karaman’ı vurarak öldüren
polisler 9 yıllık yargılamanın ardından beraat etti!
Muğla’da Şerzan Kurt
adlı üniversitelinin polis kurşunuyla öldürülmesiyle ilgili
soruşturmayı yürüten polis, dört gün içinde birbiriyle çelişen
iki evraka imza attı. Önce olay yeri tutanağında Şerzan
vurulduğunda polisin olay yerinde olmadığı öne sürüldü. Daha
sonra hazırlanan fezlekede ise sokağı gören kamera kayıtları
gizlenmek istendi. Kaydı bulundu, üstelik kayıtta polis
gençlerin üzerine doğru ateş ederken görülüyordu!
27 Ekim 2008 tarihinde Antalya’da
Yunus timinde görevli bir polis tarafından ensesinden vurularak
öldürülen 18 yaşındaki Çağdaş Gemik davasında Yargıtay
tartışmalı bir karara imza attı. Yargıtay 1. Ceza Dairesi,
Gemik’i ensesinden vurarak öldüren polis memurunun, “Olası
kastla adam öldürme” suçundan değil, “kasten yaralama suçundan”
cezalandırılmasını karar vererek yerel mahkemenin kararını
bozdu!
Nihayet Ferhat Gerçek’in polis
kurşunuyla vurulup 17 yaşında felç olmasının üzerinden 3 yılı
aşkın zaman geçse de mahkeme, altı aydır, Ferhat’a isabet eden
mermiye ilişkin Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek raporu bekliyor!
Hâl-i pür melali bu merkezde olan
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u, somut “örnekler”in
karakteristik özelliklerine gelince: öncelikle müthiş Bir “zehir
hafiye”dir ve durmadan öküz altında buzağı ararken,
yurttaşlarını daima potansiyel “suçlu” olarak görür ve sunar.
Mesela yazar Yılmaz Okumuş’un kaleme
aldığı Karadeniz öykülerini politik bir dille kurgulayıp ‘Laz
Marks’ tiplemesini canlandıran Haldun Açıksözlü, 15 Mayıs
2010’da Tunceli’de sahneye çıktı. Gösterisi sırasında Deniz
Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın isimlerini anarak,
“Bizim tarihimiz değil mi ulan... Gezmiş, Çayan, Kaypakkaya,
hangi direnişin tarihini yazdılar. Diyarbakır zindanlarında
mazlumların yaktığı ateş hâlen yanmıyor mu?” dedi.
Bu ifadeler üzerine Açıksözlü’ye,
‘suçu ve suçluyu övdüğü’ iddiasıyla Tunceli Sulh Ceza
Mahkemesi’nde dava açıldı. Açıksözlü’nün daha önce açılan bir
diğer davası da Rize’de görülüyor. Açıksözlü, 2009 yılında
Rize’de gerçekleştirdiği gösteride, kahramanının “Rizeli Recep
Tayip” olduğunu söylediği bir fıkra anlattı.
Bu fıkranın anlatıldığı sırada,
Açıksözlü’nün iddiasına göre bir polis, izinsiz şekilde
gösterisini kamerayla çekiyordu. Hatta Açıksözlü, kürsüden,
“Korkma uşağum, çok beğendiysen çek. Belki satıştan para
kazanursun” diye laf attı.
Daha sonra bu görüntülere
dayanılarak, Haldun Açıksözlü hakkında “Başbakan’a hakaret”
suçlamasıyla Rize 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı!
Evet, fıkradan “hakaret” davası açan
bir hukuk(suzluk)tur sözünü ettiğim…
Bundan başka Ankara’da, faaliyet
yürüten Mamak işçi Kültür Evi, 2010 yılının ağustos ayında
yedincisini düzenlediği Mamak Kültür ve Sanat Festivalinden
sonra yasadışı örgüt operasyonuna uğradı. Festivalde açış
konuşmasını yapan, standlarda malzeme taşıyan, kitap ve gazete
satan dokuz gence, yasadışı Türkiye Komünist İşçi Partisi
üyeliği ve propagandası iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle
dava açıldı!
Evet, legal kutlamalardan “gizli
örgüt” davası açan bir hukuk(suzluk)tur sözünü ettiğim…
Nihayet Polis, Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) operasyonunda gözaltına alınan Birgül Mızrak’ın okuduğu, kapağı görünmeyen kitabın kime ait olduğunu satır satır karşılaştırmayla belirledi. Savcılık da kitabı örgütsel doküman saydı…
ESP üyelerine yönelik açılan dava, 1 Mayıs 2008 günü bir kafede oturan Masis Kürkçügil’e yumruk atan maskeli meslektaşlarını bile bulamayan polisin “solcu öğrencilere” yönelik operasyonlarda ne kadar “titiz” çalıştığını ortaya koydu!
Hakkında ceza istenilen Birgül Mızrak isimli öğrencinin, arkadaşı tarafından cep telefonuyla çekilen fotoğrafını “ele geçiren” polis, fotoğrafta Mızrak’ın 49. sayfasını okuduğu kitabın ‘TKİH ve TKP/ML Hareketi Birlik Kongresi Belgeleri’ isimli kitap olduğunu “tespit etti,” savcılık da fotoğrafı Mızrak hakkındaki “terör örgütü üyeliği” suçlamasına kanıt yaptı.
Mızrak hakkında katıldığı eylemler ve
okuduğu kitap nedeniyle 43.5 yıl hapis cezası istendi!
Evet, kitap kapağı fotoğrafından “43.5
yıl hapis cezası isteyen” bir hukuk(suzluk)tur
sözünü ettiğim…
Bu “zehir hafiye” hukuk(suzluğ)una
kim “Evet” diyebilir ki?
Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun bir diğer
karakteristiğiyse, bireyden yana özgürlükçü olmayan, devletin
baskıcılığını meşrulaştıran bir yasakçılıktan malûl
olmasıdır…
Mesela Bedri Adanır bandrol alamadığı
için dağıtamadığı Öcalan kitapları yüzünden bir yıldır hapis.
Kitaba biçilen ucuz fiyat, örgüt suçuna “delil”
oldu…
Bedri Adanır, Aram Yayınları ile
aylık Hawar gazetesinin yöneticilerinden. Suçu, 2009 yılı 19
Ocak’ında tutuklandıktan 11 gün sonra Diyarbakır
Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede yazılı: “Abdullah
Öcalan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
verdiği dilekçeleri kitaplaştırmak…”
Adanır sorgusunda, “Amacım
tamamen ticari, PKK’yı desteklemek değil”
dese de, savcı böyle düşünmüyor. Yöneltilen suçlama Öcalan’ın
savunmalarını kitaplaştırmak değil sadece. İddianameye yansıyan
cümleyle, “(kitapları) herkesin rahatlıkla
alabileceği bir rakam belirlemek suretiyle piyasaya sürmek”
de suçun destekleyici unsuru. Bu cümle, sorgu tutanaklarıyla
birleştirildiğinde şu anlama geliyor: Öcalan’ın
kitapları 25 TL gibi herkesin ödeyebileceği bir tutara
satılacağı için amaç ticari olamaz. O hâlde Adanır bu yayını PKK’yı
desteklemek için yapmıştır!
Bitmedi; Aram Yayıncılık’ın daha önce 10 kez soruşturma geçirmiş olmasına karşın yayın politikasında değişikliğe gitmemiş olması da Adanır’a yöneltilen suçlamalara dayanak hâline getirilmiş iddianamede: “Öcalan’ın propagandasını oluşturacak nitelikteki yayınlarını devam ettirerek, PKK yayın organı gibi hareket ederek şüphelinin örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek yanında 2 kez PKK propagandası yapmak, ayrıca gerek dergi, gerekse Öcalan’ın kaleme aldığı kitap içeriklerinde birden fazla PKK ve elebaşısının propagandasını yaparak suç işlediği anlaşılmaktadır.”
Evet tam da böyle işte…
Bitmedi; bir komedi daha var; o da
şu:
‘Radikal’ Gazetesi Haber Koordinatörü
Ertuğrul Mavioğlu ile gazeteci Ahmet Şık’ın
‘Ergenekon Davası’ üzerine yazdığı 1116
sayfalık ve iki ciltlik ‘Kırk Katır Kırk Satır’
başlıklı kitaba, piyasaya çıktığı gün soruşturma açıldı.
Savcı Dursun Yılmaz, emniyetin bir
gün içerisinde 1116 sayfayı okuyup şikâyetçi olduğunu söyledi!
İki gazeteci de verdikleri ifadede,
1116 sayfanın bir günde okunup soruşturma başlatılmasına anlam
veremediklerini, suçlamaların da tamamen soyut olduğunu söyledi.
Savcı Yılmaz ise emniyet görevlilerinin kitapları bir gün
içerisinde okuyup bitirdiğini ve ardından suç duyurusunda
bulunduklarını, kendisinin yalnızca göz geçirdiğini söyledi…
Buyurun size Türk(iye)
hukuk(suzluğ)unun mantık(sızlık)ı…
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u dedik; o her adımında ve santimetrekaresinde devlet totaliterliğinin hazır ve nazır olduğu sistematik bir baskı ve kontrolden başka bir şey değildir!
Örneğin Bilgi Üniversitesi’nde, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’a ayakkabısını atan ‘Birgün’ün editörü Selçuk Özbek ve aynı anda pankart açan üniversite öğrencisi Zeynep Çatalkaya’dan Dominique Strauss-Kahn davacı olmazken, devletin Özbek ile Çatalkaya’ya, “hakaret”ten işlem yaptığı ortaya çıktı…
Mesela Halkevleri’nin Kadıköy Çarşısı’nda krizi protesto için kurduğu Halk Kürsüsü’nde mikrofonu alıp, “Tüpümüz bitti. Banyo yapmaya, arkadaşıma gidiyorum. Bu hâlde yaşıyoruz. Söylemek istediğim tek şey var: Tayyip, Allah belanı versin!” diyen Alper Ateş hakkında, Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaretten iki yıla kadar hapis istemiyle dava açılması…
Mesela İTÜ’nün 2008 Akademik yılı
açılış törenine katılan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı
protesto ettikleri gerekçesiyle Öğrenci Kolektifi üyesi 18
öğrencinin 1 yıl 3 ay hapis, 80’er TL para cezasına
çarptırılmaları…
Mesela Samsun’da,
Halkevleri’ne bağlı yasal mücadele yürüten ‘Öğrenci
Kolektifleri’ ve ‘Liseli Genç Umut’un
üyelerine “silahlı örgüt üyeliği ve propagandası”ndan
dava açılması; aralarında Halkevleri Samsun Şube Başkanı Halil
Mert’in de bulunduğu altısı tutuklu 12 gence
yöneltilen suçlamalar arasında Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’i
anmak ve AKP’nin duvarına “Tek yol
devrim” yazmanın da olması…
Mesela Adana’da 6. Ağır
Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Halkevleri üyesi
21 kişiye, Mahir Çayan’ın ölüm yıldönümündeki anma
töreninde terör örgütü propagandası yaptıkları gerekçesiyle 10
ay hapis cezası verilmesi... gibi!
Türk(iye) hukuk(suzluğ)u bu
görüntülerden malûlken; İnsan Hakları Derneği Genel
Başkanı Öztürk Türkdoğan, 2010 yılında adil yargılamalar
konusunda ciddi hak ihlâlleri yaşandığına dikkat çekerken,
Anayasa Mahkemesi’nin ve HSYK’nın yapısının değiştiğini, ancak
adil yargılanma konusunda her hangi bir değişiklik olmadığını
kaydetti.
Özel güvenlikli ve yetkili ağır ceza
mahkemelerinin mutlaka kapatılması gerekildiğini belirten
Türkdoğan, bu mahkemelerin DGM’lerin bir devamı olduğunu ifade
ederek, “DGM’lerin anayasal dayanağı kalmamışken buna rağmen bu
mahkemelerin kurulması anayasaya aykırıdır” dedi.
Haksız, keyfi tutuklamalara da dikkat
çeken Türkdoğan, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, insanların çok
rahatlıkla tutuklanmasını sağlayan bir “katalog suç tanımı”
olduğunu söyledi.
“Bir savcı sizi belirli suç tipiyle
suçluyorsa, mahkemeler de bu konuda sizin suçlu olduğunuzu kabul
ediyor” diyen Türkdoğan, “Haksız tutuklamaların, toplumsal
muhalefeti sindirme amaçlı uygulandığını” söyledi. Hâlen
cezaevlerindekilerin yüzde 56’sının tutuklu olduğunun altını
çizerek, aslolanın tutuksuz yargılanma olduğunu, tutuklu
yargılanmanın istisnai bir durum olduğunu kaydetti.
Gizli tanıklıkların tüm davalar için
ayrı bir sorun olduğunu da vurgulayan Türkdoğan, gizli tanıklara
dayanılarak verilen cezalara atıf yaparak, “Gizli tanıkların
beyanları ve ifadeleri insanların hayatını karartmaya yetiyor”
dedi.
Türkiye’nin tutuklamalarda Avrupa
birincisi, cezaevindeki mahkûm sayısında ise Avrupa üçüncüsü
olduğunu dile getirip, AKP’nin 8 yıllık iktidarı süresinde
cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 100 artırıldığını
kaydeden Türkdoğan, bunun irdelenmesini istedi.
Polisin tutumunun gelinen noktada
“aşırı güç kullanımı” değil, “işkence” olarak değerlendirilmesi
gerektiğinin altını çizen Türkdoğan, 2009’da göstericilere
güvenlik güçlerinin saldırısı sonucu 565 yaralanma olayı yanı
sıra, ölümlerin de yaşandığını söyledi.
Türkiye böylesi bir hukuk(suzluk)la kasıp kavrulurken; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvurular 2002’de 54 seviyesine kadar düşmüşken, 2007 ve 2008’de tekrardan 300’lere çıktı. 7 yılda Türkiye’nin AİHM grafiği sürekli bozulma yolu izledi ve Türkiye tekrardan AİHM’in başmüşterisi hâline geldi.
AİHM kaynaklarından edinilen bilgiler çarpıcı bir gerçeği gözler önüne seriyor. Buna göre 1990’lı yılların sonuna kadar çok yüksek bir AİHM grafiği olan Türkiye’nin durumu, 2002 yılına gelindiğinde çok düzelmiş; hatta Türkiye, Fransa’dan bile daha iyi bir grafiğin sahibi olmuştu. Ancak bu durum, 2002’den itibaren değişmeye başladı ve 2002’den 2008’e kadar geçen sürede Türkiye’den yapılan başvurular, 54’ten 300’ler seviyesine çıktı.
|
EN ÇOK VERİLEN CEZALAR (AİHM
verilerine göre Türkiye en çok cezayı alanlar) |
|
531 adet vaka ile adil
yargılanma hakkının ihlâli... |
|
458 vaka ile malvarlığı
hakkının ihlâli... |
|
348 vakayla güvenlik ve
özgürlük hakkının ihlâli... |
|
262 vakayla yargılanma
süresinin uzunluğu... |
|
189 vakayla sağlık ve
hukuksal yardım ihlâli... |
|
170 vakayla ifade
hürriyetinin ihlâli... |
|
147 vakayla insanî olmayan ve
aşağılayıcı muamele... |
|
120 vaka ile yeterli adli
araştırma yapılmamasından... |
|
66 vaka ile yaşam hakkının
ihlâli... |
|
47 vaka ile özel ve aile
yaşam hakkının ihlâli... |
|
30 vaka ile örgütlenme
hakkının ihlâli ile aldı… |
III. AYRIM: ÖZELDE ÖNE ÇIKAN
-SOMUT- “ÖRNEK”LER
Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun geneli
böyleyken altı özel ve öne çıkan örneği de zikretmeden geçmemek
gerekiyor.
III.1) SDP-TÖP “ÖRNEĞİ” (YA DA
DEVRİMCİ KARARGÂH TEZGÂHI) …
SDP ve TÖP’lü yoldaşlarımıza yönelik olarak AKP patentli kriminalizasyon tezgâhı ya da “21 Eylül Komplosu” AKP hükümeti, Gülen cemaati, polis ve yandaş medyanın bir pasifikasyon harekâtından başka bir şey değilken; “Devrimci Karargâh’ın üçüncü dalgası” diye sunulan SDP ve TÖP’e yönelik saldırı, aslında tüm devrimci sosyalist güçlere yöneliktir…
Bilindiği üzere İstanbul Bostancı’da
“Devrimci Karargâh” örgütü ile polis arasında çıkan çatışmanın
ardından başlatılan operasyonlara ve devam eden yargılama
sürecine yönelik tepkiler sürüyor. 2009 yılında yaşanan
çatışmanın ardından birbiri peşi sıra gelen operasyonların ilki
27 Nisan 2009’da düzenlendi. Operasyon kapsamında, 16 kişi
tutuklandı.
4 Ekim 2010’da gerçekleştirilen
ikinci operasyonla Demokratik Dönüşüm Dergisi yazarı Murat
Akıncılar’ın yanı sıra 7 kişi daha tutuklandı.
Üçüncü operasyonun tarihi ise 22
Eylül 2010’du. Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal
Özgürlük Platformu’na yönelik operasyonla SDP Genel Başkanı
Rıdvan Turan ile birlikte 13 kişi tutuklandı. İşin ilginç yanı
ise, daha operasyonların ilk saatlerinde AKP’yle yakınlığı
bilinen medya organlarının, operasyonları “Devrimci Karargâh”
olarak kamuoyuna lanse etmesi, “Emniyet’ten şok görüntüler”
şeklinde son dakika haberlerine yer vermesiydi.
Oysa gözaltına alınanların ifadesi
bile alınmamıştı henüz. Ardından yaşananlar ise tam bir
skandaldı. İlk olarak “Silahlı örgüte üye olmak” iddiasıyla
yargılanan sanıklara, hazırlanan iki iddianamede de örgütle
ilgili hiçbir soru sorulmadığı ortaya çıktı. Daha sonra ise 20
yıl önce 1 Mayıs’a katılmak, Orhan Yılmazkaya ile çay içmek,
aynı üniversitede okumuş olmak suç kapsamında sayıldı…
Aslında, içine (işkenceci) Hanefi Avcı’nın da dahil edildiği “tezgâh”,[7] sosyalistlere ve Kürtlere karşı “iç düşman” konseptiyle kotarılmış düzmece senaryodur.
Sosyalistlerin ve Kürtlerin yargılandığı, DGM’leri dahi aratan fiillere imza atan özel yetkili mahkemeler, olağanüstü hukuk(suzluğ)u olağan hâle getiren bir keyfilikten başka bir şey değildir…
Bu durumda “Yeni TMY ve TCK’de zaten var olan hukuka ve evrensel ceza normlarına aykırı hükümleri son derece keyfi ve özgürlükler aleyhine yorumlayan mahkemeler, artık herkesi ‘terör örgütü üyesi’ ve her fiili de ‘terör suçu’ olarak nitelendirmektedirler.
Toplumsal muhalefetin baskı altına alınıp sindirilmesini temel görev edinen yargı organlarına göre artık basit bir basın açıklamasına, mitinge, cenaze törenine katılmış olmak bile suç.
Üstelik bütün bu faaliyetlerin yasal olup olmadığı da bir anlam ifade etmiyor, herhangi bir örgütün çağrısı üzerine bir araya geldiği varsayılan insanlar ‘örgüt üyesi olmasalar da örgüt adına faaliyet yürütmekten’ örgüt üyesi gibi cezalandırılıyorlar.
Bütün bu varsayımlar ve afaki yorumlarına hukuka aykırı bir delil bulmaları da gerekmiyor, insanların evinde bulunan ve piyasada serbestçe satılan, yasaklama kararı bulunmayan kitaplar, kasetler, CD’ler bile ‘suç delili’ olabiliyor. Örgüt üyeliğinin kriterleri ve hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesi noktasında geçmiş dönemlerdeki Askerî Yargıtay kararlarının çok gerisinde kararlar veren Yargıtay’a paralel olarak yerel mahkemeler de Sıkıyönetim Mahkemeleri’ni ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni aratır konumdalar…
Örneğin birinci Devrimci Karargâh dosyasından sonra ikinci bir operasyonla yeni bir dava daha açıldı ve birleştirme istemiyle aynı mahkemeye gönderildi. Bu dosya kapsamında da birincisinde olduğu gibi farklı dergi ve dernek çevrelerinden insanlar, çatı partisi girişimcileri ve her iki gözünde körlük tehlikesi bulunan sendikacı Murat Akıncılar var. Aralarında hiçbir örgütsel ilişki olmadığı hâlde sırf birilerini tanıyor olmaktan ya da bazı dergilere yazı yazıyor veya okuyor olmaktan ötürü haklarında dava açıldı.
Her iki iddianame de gayrı ciddi ya da tersine bir söylemle son derece bilinçli biçimde bundan sonraki davalara örnek teşkil edecek tarzda hazırlandı; Şeyh Bedrettin’in hayatına dair yazılar, Marx, Engels, Lenin kitapları, Korkut Boratav, Mustafa Yalçıner, Bülent Forta, Sibel Özbudun, Temel Demirer yazıları, 30 yıl önceki broşürler vs. her şey suç delili sayıldı. Hatta Temel Demirer’in yalnızca yazıları değil kendisi de Devrimci Karargâh örgütü şeması içinde gösterildi.
Her iki dosyada da Türkiye’deki pek çok illegal örgütün Devrimci Karargâh ile birlikte hareket ettiği, SDP, ÖDP, EMEP, Çatı Partisi Girişimi vb. pek çok yasal parti ve oluşumun da doğrudan veya dolaylı biçimde bu örgütle ilişkili olduğu ifade edildi…
Özellikle Taraf, Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinin başını çektiği bu yayınlarla basın, uzun süredir bir dezenformasyon kampanyası içinde ve yaratmaya çalıştıkları bulanıklık ve verilmek istenen mesajlar artık sınırları aşmış durumda. Bir yanda haksız yere tutuklanıp cezaevinde duruşmaya çıkarılmayı bekleyen onlarca sanık ve bir yandan da açık olan soruşturma dosyası nedeniyle yeni bir operasyonla sanık konumuna getirilecek olanların yaşadığı ve yaşayacağı mağduriyet kimsenin umurunda değil. Aksine polisin hukuk dışı uygulamalarına paralel biçimde süreklilik hâlini alan bu sistemli yayınlarla neredeyse haklarında ‘hüküm’ verilmiş durumda…”[8]
Bugün bu keyfilikten SDP ve TÖP’lü
yoldaşlarımız doğrudan mağdurdurlar…
Tıpkı 2009 yılında Devrimci Karargâh
Operasyonu ile gözaltına alınan ve bazı basın yayın
kuruluşlarınca “örgütün teorisyeni”
ilan edilen Gümrük Muhafaza memuru Ergin Öncü gibi. Uzun süredir
tutuklu bulunan Öncü’nün hakkında hazırlanan iddianame ise
çelişkilerle dolu…
Örneğin, “Devrimci Karargâh davası
nedeniyle 1.5 yıldır Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevinde
tutukluyum. 27 Nisan 2009’da örgüte yapılan genel bir operasyon
kapsamında sabah saatlerinde çalıştığım iş yerinde gözaltına
alındım. Dört gün gözaltında kaldık ve bu süre zarfında dışarıda
yaratılan ‘infial’den habersizdik. Yaratılmış bu ‘infial’
sebebiyle tam 1.5 yıldır tutukluyum. Bu 1.5 yıllık süreç hukuka,
yasalara göre değil, işte bu ‘infial’ durumuna göre işletildi.
Ne için gözaltına alındığımı(zı) anlamadan tutuklanmış olduk ve
öğrenmek için 6 ay beklemek zorunda kaldık. Nihayet içinde
‘delil’ olmayan bir iddianame vasıtasıyla ‘örgüt üyesi’ olmakla
suçlandığımı öğrendim.
Ben gümrük muhafaza memuruyum,
görevim gereği silah taşıyorum. Taşıma ve bulundurma ruhsatım
var yani. Bunu neden belirtiyorum; bana isnat edilen suçlardan
biri de ruhsatsız silah taşımak. İddianamenin başlangıç kısmında
ne iş yaptığım ve üzerimdeki silahın çalıştığım kuruma ait
olduğu iddianameyi hazırlayan savcı tarafından belirtilmiş
olmasına rağmen, iddianamenin sonuç kısmında ruhsatsız silah
taşıdığım gerekçesiyle cezalandırılmam istenmiş. Şaka gibi,”
diyen Öncü hakkındaki bir suçlama da Ergenekon sanıklarıyla
telefon görüşmelerinin olduğuydu. Ancak dosya incelendiğinde,
Ergenekon sanıklarına ait denilen telefonların bir GSM şirketi
ve bir seyahat firması olduğu anlaşıldı. Ergin Öncü’nün
mektubunda yer verdiği iddialara göre, Öncü 2007’de
bir otobüs firmasının yazıhanesini arayarak rezervasyon
yaptırmış, aynı firmayı 2003 yılında da Ergenekon sanıklarından
biri aramıştı. İddialara göre, arada kurulan bağlantı bundan
ibaretti…
Öncü hakkındaki bir diğer iddia ise
sol yayın yapan kimi internet sitelerine girmek ve oralardan
yazılar, resimler indirmekti. Polis, Öncü gözaltına alındıktan
bir gün sonra, ailesiyle birlikte işlettiği internet kafede
bulunan iki bilgisayara el koymuştu. Bu bilgisayarlardan elde
edilen dökümler delil olarak sunuldu ve suç unsuru olarak
dosyasına konuldu. Oysa aile, ısrarla bu bilgisayarların bir
internet kafenin bilgisayarları olduğunu vurguluyor ve her gün
onlarca kişinin bu bilgisayarları kullandığına dikkat çekiyordu.
Evet, söz konusu davaların ciddiyeti
ve kanıtı bu kadardır; yani traji-komedidir!
III.2) DEV-LİS “ÖRNEĞİ”…
Tıpkı Dev-Lis “Davası” örneğindeki
üzere…
Bu “dava”nın “sanık”larından Erdal
Kozan’ın, “Kimseyi öldürmedik, tecavüz zanlısı değiliz.
Uyuşturucu satmadık, yolsuzluk yapmadık. 63 yılla yargılanıyoruz
çünkü hakkımız olanı istedik, çünkü biz parasız eğitim istedik,”
diye haykırdığı bir davadır sözünü ettiğim…
Evet dershane terasına çıkıp pankart
açan Dev-Lis’li 11 genç için 63’er yıl hapis cezası talebiyle
dava açıldı…
Ciddiyim; aynen böyle…
Polis tarafından sert müdahaleye
uğrayan, biri tacize uğrayan ve 10’u iki gün tutuklu kalan
gençlere bu kez de iki ayrı dava açıldı. 18 yaşından büyük
olanlara yedi ayrı suçtan 63’er yıla kadar; sekiz liseli için
ise altışar yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Ankara Emniyeti’nin fezlekesine göre
polis, dershane önündeki grubu dağılması için uyardı. Ardından
Çevik Kuvvet ekipleri terasa çıkmaya çalıştı ama eylemciler
direndi. Aşağıdaki 24 eylemci de polise direnmiş, flamaların
sopalarıyla polise vurmuşlardı. Polis fezlekesinde, “Kask
giydirilmeyen personelin göz ve kafalarına aldıkları darbeler
sonrasında kendilerini korumak, saldırıyı def etmek amacıyla zor
kullanılarak saldırı engellenmiştir” denildi.
Oysa TV kameralarının kaydettiği
görüntülere göre polis teras ve kapıda çok sert müdahalede
bulundu. Eylemcilere sert müdahaleye itiraz eden biri er dört
kişi de gözaltına alındı. Karakola götürülenlerden liseli kız
öğrenci G.Ö., kadın polis olmadığından erkeklerce arandıklarını
ve bu sırada taciz edildiklerini ileri sürdü. Yaşları 18’den
küçük eylemciler bırakılırken, 10 kişi gözaltına alındı.
Şüphelilerin üzerindeki ‘kanıtlar’
şunlardı: ‘Sınavlar kaldırılsın, dershaneler kapatılsın’ yazılı
pankart, ‘Dev-Genç’ yazılı önlük, ‘Özgürlük Sokaktadır’ yazılı
flamalar...
Ayrıca yedi polis, eylemcilerin
kendilerini darp ettikleri iddiasıyla şikâyetçi oldu. Mahkeme 10
kişiyi tutukladı. Tutuklananlar iki gün içerisinde bırakıldı.
Fakat gençlerin çilesi bununla
bitmedi. İki dershane görevlisi ve dokuz polis şikâyetçi
olmuştu. Bunun üzerine aralarında taciz edildiğini iddia eden
G.Ö.’nün de olduğu 18 yaşından küçük sekiz liseli ile 18’den
büyük 11 genç için davalar açıldı. İki iddianameye göre gençler
uyarıya kulak asmayıp “Şerefsizler açın önümüzü”, “Faşist polis”
diye direndi. Yedi polis hafif yaralandı. Terasa çıkan
öğrenciler de masa ve sandalyelerle barikat kurdu. Dershane
malzemelerine 100 TL’lik zarar verildi ve eğitim kesintiye
uğratıldı.
İddianamede 7 ayrı suç sıralanıyor
Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılanan 18 yaşından büyük
gençler için 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri
Kanunu’na muhalefetten üçer, ‘kasten yaralama’ suçunun yedişer
kez işlendiği iddiasıyla 35’er, ‘eğitim ve öğretimin
engellenmesi’nden üçer, ‘konut dokunulmazlığının ihlâli’nden
ikişer, ‘hakaret’ suçunun yedişer kez işlenmesinden 14’er, ‘mala
nitelikli zarar verme’den altışar, ‘görevi yaptırmamak için
direnme’den de üçer yıl hapis isteniyor. Toplamda 11 genç için
63’er yıl hapis ile tüm kamu haklarının ellerinden alınması
isteniyor. 18’den küçük sekiz genç için ise altışar yıla kadar
hapis isteniyor.
Müdahale görüntüleri basında yer
alınca Ankara Valiliği, orantısız güç kullanımı ile ilgili
inceleme başlatmıştı. Ancak polislerin hakkında nasıl bir işlem
yapıldığı bilinmiyor.
İşte size anlatmak istediğim hukuk(suzluk) budur; böyledir…
III.3) KÜRTLER VE KCK
“ÖRNEĞİ”…
Ve Kürtler…
Yakın zamanda ‘KCK operasyonu’ adı altında
Kürt siyasetçilerin rencide edici yöntemlerle ve hiçbir hukuki
gerekçeyle izah edilemeyecek biçimde gözaltına alınıp
tutuklanması da yargının içinde bulunduğu durumu çarpıcı biçimde
gözler önüne sermektedir…
Eldeki verilere göre bu operasyonlarda
yalnızca bir yılda 4500 gözaltı ve 2000’e yakın tutuklama
gerçekleşmiştir...
Bu ürkütücü rakamların ortaya koyduğu
gerçeklik, yargının Kürt sorununa sahip çıkanlara yönelik özel
bir yönelim içinde olduğu ve Kürt sorununun çözümsüzlüğe
gidişinde rol üstlendiğidir…
Bundan kimsenin kuşkusu olamaz…
Bir halkın mücadelesi, seçilmiş önderleri
cezalandırılarak, gözdağı verilmek isteniyor!
Bu konuda KCK dışında yüzbinlerce örnek daha var!
Mesela Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, ‘Azadiya Welat’ Gazetesi eski Yazıişleri Müdürü ve İmtiyaz Sahibi Emine Demir’e, yayınlanan haberlerde “örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla 138 yıl ağır hapis cezası verdi...
Bundan bir süre önce de Azadiya Welat gazetesi yazıişleri müdürü Vedat Kurşun 166 yıl, Ozan Kılınç ise 21 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı…
Van’da 13 Şubat 2010’daki baskınlarda gözaltına alınan ve 14’ü tutuklu bulunan toplam 18 öğrencinin yargılandığı davanın iddianamesi hazırlandı. PKK ve DTP’nin gençlik yapılanmasının aynı olduğu yönünde şemaların hazırlandığı iddianamede, ‘Heval ( Arkadaş)’ sözü bile suç unsuru sayıldı…
Diyarbakır’da, 2009 yılının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde düzenlenen ‘Onurlu Bir Barışa Evet’ mitinginde, ‘PKK propagandası yapıldığı’ gerekçesiyle tertip komitesi üyeleri Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Galip Ensarioğlu, Güneydoğu Sanayici ve İş Adamları Derneği Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu ve Tabipler Odası Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı’nın da aralarında bulunduğu 9 sanık hakkında 21 Aralık 2010 tarihinde, Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan 9 kişiyi Terörle Mücadele Kanunu kapsamında ‘PKK propagandasını yapmak’ suçundan 1 yıl hapis cezasına çarptırdı…
Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde
“Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç
işleme” iddiası ile yargılanan ve Türkçe savunma
yapan sanığa ceza indirimine giderek 7 yıl 6 ay, Kürtçe savunma
yapan sanığa ise herhangi bir indirim yapmayarak 9 yıl hapis
cezası verildi…
Yine Diyarbakır 4. Ağır Ceza
Mahkemesi skandal bir karara daha imza attı. Habur’dan
giriş yapacak Barış Grubu’nun karşılanması için
kapatılan DTP Nusaybin İlçe Örgütü imzalı bildiriler nedeni ile
açılan davadan 10 ilçe yöneticisi ile bildirileri basan
matbaacı hakkında dava açıldı. İlçe yöneticilerinden
ikisinin “suç” tarihinde cezaevinde
olması dahi onları ceza almaktan kurtaramadı. Sık sık “ağır
cezalarla” gündeme gelen mahkemenin kararı “cezalandıralım
da ne olursa olsun” zihniyetinin göstergesi gibi…
Nihayet çarpıcı bir şey daha: Kemal
Yanık adındaki yurttaş 1993 yılında PKK’ye katılan
kardeşinin aynı yıl Silvan’ın Dolapdere Köyü
Erkençik Mezrası’nda (Şawo) yaşanan bir çatışmada 6
arkadaşıyla birlikte yaşamını yitirdiğini ve toplu olarak
gömüldüğünü belirterek, İHD Diyarbakır Şubesi’nden
yardım talebinde bulundu. İHD Şube Diyarbakır yöneticileri Av.
Serdar Çelebi ve Rehşan Bataray da mezarların açılması için
Silvan Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu.
Bu arada Dolapdere Köyü’ne
bağlı başka bir mezra olan Ergeçit’teki yurttaşlar
da kendi köylerinde bir toplu mezar olduğunu İHD’lilere
bildirdi. Dernekten bir heyet de mezraya gidip, keşif yaptı.
Ardından da mezarların açılması için Silvan Cumhuriyet Savcılığı’na
bir başvuruda daha bulundu.
İHD’liler dilekçelerinde
bölgede çok sayıda işlenen faili meçhul cinayet olduğunu,
bulunan toplu mezarın faili meçhul cinayetlere kurban giden
kişilere ait olabileceği belirtti. Mezarların açılmasını ve
bulunan kemiklerden örnek alınmasını isteyen İHD’liler,
mezardakilerin de Belediye Mezarlığı’na
defnedilmesini istedi. İHD adına Av. Serdar Çelebi’nin
29 Eylül 2010’da yaptığı başvuruyu değerlendiren
savcılık kovuşturmaya yer olmadığını karar verdi.
Savcılığın kovuşturmaya yer olmadığı
yönündeki kararını dayandırdığı gerekçe ise akıl almazdı.
Toplu mezarı suç unsuru olarak görmeyen savcılık,
“Müracaat sahibinin sunduğu dilekçe ve delillerden
soruşturma açacak suç unsuru bulunmadığını” öne
sürdü. Toplu mezarı ve İHD’nin
başvurusunu ihbar kabul etmeyen savcılık, İHD’nin
herhangi bir sıfatının olmadığını ve mezarın açılması için
derneğin tek başına yeterli olmadığını belirterek, “mezarda
bulunanların” başvuru yapmasını istedi. “Mezardaki
ölülerden” başvuru gelmeyince savcılık kovuşturmaya
yer olmadığı gerekçesi ile dosyayı kapattı…
“Mezardakiler başvuru yapsın” diyen bir hukuk(suzluk)tur KCK ile tüm Kürtleri “yargılama”ya kalkışan…
III.4) HRANT DİNK “ÖRNEĞİ”…
Hrant Dink katledileli dört yıl oldu ve onu öldürtenler hâlâ elini kolunu sallayarak dolaşıyor.
Ayak işlerini gördürdükleri üç-beş adamı mahkemenin önüne attılar. Görevlilerinin doğru dürüst soruşturulmasını önlemek için devlet valisiyle, komutanıyla, siyasetçisiyle, yargıcı ve savcısıyla seferber oldu. Attıkları manşetlerle cinayete zemin hazırlayanlar, pişman olacakları yerde pişkin pişkin görevlerini sürdürdü. Cinayete yol açan veya göz yumanlar, katilleri yetiştiren, onlara resmî görevler verenler, katili bayrağın önüne koyup kahramanlık görüntüleri çeken ve dağıtanlar... Hepsi korundu, kollandı ve hepsi hâlâ devlet görevlisi.
Bütün bunların ışığında soralım:
Hrant’ın katili kimdir?
Ve cevap verelim: Hrant’ı kollektif bir
“resmî” irade öldürdü.
Hrant Dink cinayetinin arkasındaki “devlet eli” tereddüde yer vermeyecek şekilde yargı önüne çıkarılmadıkça, katillere yardım eden, göz yuman, raporları hasıraltı eden, katile kahraman muamelesi yapan polis amirlerinden, jandarma komutanlarından, valilerden, soruşturmaları engelleyen yargı üyelerinden hesap sorulmadıkça bir ilerleme kaydetmek mümkün değildir…
“Hrant Dink cinayeti Türkiye için bir yüz karasıdır.
Bir yüz karası olmasının ötesinde, aynen Abdi İpekçi cinayeti gibi, sadece bir tetikçinin üzerine yıkılacak kadar basit bir olay da değildir.
Aslında benzer nitelikli cinayetler zincirinin bir parçası gibi görünmektedir.
5 Şubat 2006 tarihinde Trabzon’da Rahip Andrea Santoro öldürülmüştü.
19 Ocak 2007 tarihinde Hrant Dink öldürüldü.
18 Nisan 2007’de Malatya’da Protestan cemaat ile yakın ilişkileri olduğu öne sürülen Zirve Yayınevi bürosu basıldı ve burada üç cinayet işlendi.
Bütün bu olayların failleri ve bunları azmettirenlerin bir bölümü yakalandı.
Ama hâlâ büyük resim netleşmedi…
Büyük resmin ipuçları, gazeteci Nedim Şener’in, Güncel Yayıncılık tarafından yayımlanan ‘Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ başlıklı kitabında var.
Şener’in kitabındaki bilgi ve belgelere göre, gerek Trabzon Emniyeti gerekse İstanbul Emniyeti cinayet öncesi bütün olaylardan haberdar.
Dink’in öldürüleceği ve hatta kimlerin bunu planladığı, kimlerin tetikçi olarak görevlendirildiği, bunların nerelerde neler yaptığı biliniyor.
Dink cinayetindeki istihbarat bilgilerinin bu denli zengin ve ayrıntılı olması da şaşırtıcı değil.”[9]
Evet, “Hrant Dink cinayeti tüm siyasi katliamlardan öte bir anlam taşıyor. Devlet içindeki örgütler, çeteler farklı dönemlerde kimi yurttaşlarını yok etti, biliyoruz. Ancak Dink cinayeti, bu çetelerin bu toprağın öz çocuklarını, hâlâ bu toprağa ait hissetmedikleri için öldürüldüklerini belgeliyor...
Bir Ermeni (ya da diğer azınlıklar ve farklı kökten, dinden, mezhepten, inançtan olan herkes...) asla bu toprağın insanı olamaz! Bu net... Öyle olduğu içinde kendi gibi olmak için uğraş veren herkes, hepimiz tehdit altındayız…”[10]
İş bu merkezdeyken konuya ilişkin
olarak Hrant’ın oğlu Arat Dink diyor ki:
“Devlet ve katiller arasındaki
benzerlik, savunmalarındaki benzerlikten ibaret değildir.
Savunmaların benzerliği, aralarındaki benzerliğin sebebi değil
tam tersine sonucudur. Dahası aralarındaki ilişki benzerlikten
çok aynılıkla açıklanabilir…
Diyorlar ki ‘Devlet deme’,
yok ‘bir kısım de’, yok ‘derin
de’. O kısmı neyse çıkar ortaya, sen söyle. O kısım
tamamen ortaya çıkmadıkça bunun adı ‘devlet’tir.
Diyorlar ki ‘Devlete
katil deme’, ‘dedirtmem’.
‘Ben devletim’ diyen katilleri çıkar
ortaya, onlara ‘sen devlet değilsin’
de önce, sonra beni tashih edersin.
Rahip Santoro cinayetine bakıyoruz,
öldürüldüğü güne kadar devletin emniyet teşkilâtı ‘Pontusçuluk’tan
dinlemeye almış. Malatya’daki ‘misyoner
cinayetleri’ne bakıyorsun, dava dosyasının yarısı
maktuller hakkında devletin topladığı bilgilere ayrılmış. Babam
hakkında fişler tutulmuş. Bunları bilmek için bu belgelere
ihtiyacımız var mıydı? Misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklar bu
devletin güvenlik konsepti içinde birer tehdit kaynağı olarak
ele alınmıyor mu? Geçmişe dönüp faili sözde meçhul cinayetlerin
bütün kurbanlarına bakalım mı, ortak noktaları ne diye? Kürtlere
yapılanlara bakalım mı? Yoksa birilerinin hidayete erip ‘devlet
itirafçısı’ olmalarını mı bekleyelim?
Bize tek araç ‘söz’
kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki ‘Devlete
katil deme’. Olur. Seri Katil…”
Evet durum böyleyken; Türk(iye) hukuk(suzluk)u Hrant davasında bir adım dahi atabilmiş değildir.
Hatta Hrant Dink’in 301’inci maddeden
aldığı cezayla ilgili AİHM’e gönderdiği savunmada T. “C”,
Dink’in yazısında “Türklüğü aşağılamak, halkı kışkırtmak ve
nefret söyleminde bulunmakla suçlandığı” savunmasına örnek
olarak, AİHM’in bir Nazi liderinin Nasyonal Sosyalizm’i öven
yazısını suçlu bulması gösterdi!
Ne mantık(sızlık), ne adalet(sizlik)
anlayışı değil mi?
Son bir şey daha: Arat Dink, aradan yıllar geçmesine rağmen Hrant Dink cinayetinin aydınlatılamamasını sert bir dille eleştirerek, “Sadece bizimle mahkeme salonlarında dalga geçildi. Açıkçası ben bu ülkenin adaletine güvenmiyorum... 100 yıl önce avdık, şimdi yem olduk” diye isyan ediyor…
Haksız da değil…
III.5) KEMAL TÜRKLER “ÖRNEĞİ”…
Hukuk adına büyük utancı hepiniz
biliyorsunuz; Kemal Türkler davası zamanaşımından düşürüldü.
DİSK’in kurucularından
Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de öldürüldüğünde 1.5
yaşında olan torunu Burç Akpınar 1 Aralık 2010’da avukat olarak
davanın duruşmasındaydı ve mahkeme kararını açıkladı: “Davanın
zamanaşımından düşmesine...”
Türkler’in kızı Nilgün
Soydan 30 yıl önce babası evden çıkarken odasından el salladığı
sırada öldürülüşüne tanık olmuştu. 1 Aralık 2010’da karara
tepkiliydi: “Ünal Osmanağaoğlu babamı öldüren
katillerden biridir. Gözümle gördüm. Devlet katilin hesabını
tarihe verecektir...”
Zamanaşımına uğrayan davanın özeti
şöyle: “Cinayetin ardından iki kişi yakalandı. Dava
1981’de açıldı. 1987’de iki sanık 32
yıl hapis cezası aldı. Osmanağaoğlu 19 yıl sonra yakalandı, 2003’te
beraat etti. Yargıtay beraat kararına bozdu. 2007’de
tekrar delil yetersizliğinden beraat kararı verildi. Yargıtay
yine bozdu. Mahkeme 30 Temmuz 2009’da kararında
direndi. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, hükmün bozulmasına karar
verdi.
|
DAVA SÜRECİ |
|
Türkler’i öldürdükleri
iddiasıyla Osmanağaoğlu, Aydın Eryılmaz, Abdulsamet
Karakuş ve İsmet Koçak hakkında Ankara Sıkıyönetim
Komutanlığı 2 No’lu Askerî Mahkemesi’nde Aralık 1980’de
dava açıldı. Osmanağaoğlu kayıplara karıştı, Eryılmaz ve
Karakuş 12’şer yıl ağır hapse çarptırıldı… |
|
Osmaağaoğlu 19 yıllık
firarının ardından yakalandı ve yargılanmaya başlandı… |
|
14 Nisan 2003’te
Osmanağaoğlu’nun beraatına karar verildi. Yargıtay 9.
Ceza Dairesi kararı bozdu. Bakırköy 2. Ağır Ceza
Mahkemesi, Osmanağaoğlu’nun beraatına karar verdi.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise beraat kararını bozdu.
Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, beraat hükmünde direnme
kararı aldı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu hükmün
bozulmasına karar verdi… |
|
Bakırköy 2. Ağır Ceza
Mahkemesi’nde görülen üçüncü davada, 1 Aralık’ta dosya
zaman aşımına uğradı. Dava düştü! |
Konuyla ilgili olarak Türkler’in kızı
Nilgün Soydan, “Devlet tarafından zamanaşımına
uğrattırıldıysa bu dava, o zaman cinayeti devlet işlettirmiştir.
Devlet katili sonuna kadar korudu.” “Ben artık bu ülkede
yaşamaktan utanıyorum,” dedi!
DİSK Başkanı Süleyman Çelebi de,
“Kemal Türkler’in katili bizim
vicdanımızda mahkûm edilmiştir” vurgusuyla, Türkler’in
faşist katiller tarafından katledilişinin 30. yılında, sanığın
davasının, zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasıyla, adalet
arayış ve çabalarının boşa çıkarıldığını, adalet duygularının
bir kez daha rencide edildiğini belirtti…
Haksız mı? Kim olanların hukuki olduğunu, olabileceğini savunmaya kalkışabilir ki?!
III.6) PINAR SELEK “ÖRNEĞİ”…
Nihayet Pınar Selek...
9 Temmuz 1998’de Mısır
Çarşısı’nda meydana gelen patlamadan sonra “bombacı”
diye suçlanan sosyolog Pınar Selek 12 yıldır adalet arıyor,
adalet bekliyor, adalet peşinde koşuyor. 11 ayrı bilirkişi
raporu var; bazıları “bomba bulgusu yok”
diyor, bazılarına göre “bomba değil, tüpgaz kaçağı”.
Mahkeme iki kez Pınar Selek için
beraat kararı veriyor. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 10 Mart 2009’da
yerel mahkemenin beraat kararını bozarak Pınar Selek’e
müebbet hapis cezası verilmesini istiyor.
Pınar Selek “Kim” mi?
“Pınar Selek bir araştırmacı... Hem
feminist hem sosyalist… Çocuk hakları savunucusu ve masal
yazarı... Mağdurun desteği, gaddarın hasmı… Entelektüel…”[11]
Nihayet “Pınar Selek, tam 12 yıldır
süregelen ve kendisini tanıyanların ‘Mısır Çarşısı
Komplosu’ diye niteledikleri bir davanın mağduru.
Mağduru, zira Pınar Selek, 12 yıl içinde iki kez beraat kararı
verilen davasının kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde
bozulması üzerine, Yargıtay Genel Kurulu’nun 9.
Ceza Dairesi’nin bozma kararını onaylaması
sonucunda, 2011 Şubat’ından itibaren ‘ağırlaştırılmış
müebbet’ cezası istemiyle tekrar yargılanacak.
Pınar Selek, kendisine isnat edilen suçtan ötürü 2.5 yıl hapiste
yatmış olmasından gayrı, ağır işkencelerden de geçmişti. Buna
rağmen, Türkiye’de hukukun rafa kaldırıldığı
yıllarda dahi, iki kez beraat etti. Gelgelelim, 2010 Türkiye’sinde
‘ağırlaştırılmış müebbet cezası’
istemiyle tekrar yargılanmasına karar verildi.
12 yıldır tecelli edemeyen bir
‘adalet’ söz konusu. Bu davaya, neresinden
bakılsa, yabancı dillerde ‘adaletin travestisi’
gibi bir değerlendirme yapılır. Unutmayalım, Pınar Selek için
verilen beraat kararını bozmuş olan Yargıtay 9. Ceza Dairesi,
Hrant Dink için verilen mahkûmiyet kararlarını onaylayan yüksek
mahkeme. Ve o Yargıtay 9. Ceza Mahkemesi’nin
kararları, Yargıtay Genel Kurulu’nda onaylanırken,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dönüyor. Pınar
Selek, ‘hukuk devleti’nin değil,
Türkiye ‘kanun devleti’ ve onun,
kararları insan hakları açısından uygun görülmeyen yüksek yargı
organlarının kurbanı ve mağduru.
Ve Pınar Selek, Berlin’de
yaşamak, ülkesinden uzaklaşmak zorunda bırakıldı.”[12]
Böylelikle “Pınar Selek adı bir kez
daha memleket semalarına vahşice gerildi…
Ayrıca, 12 yıldır Şahmaran hikâyesine
döndürülmüş bu davayı hâlâ hukuki bir vakıa olarak
değerlendirmek de hiç kimseyi nesnel kılmaz…
12 yıl boyunca bu genç kadının başına
gelenleri hiç mi izlemediniz? Davanın aşamalarının ne tür hukuk
rezaletleriyle bezeli olduğunu”[13]
bilmeyen görmeyen yok mu?
Evet, evet “Bu ülkenin yargı
sisteminin baştan aşağı yenilenmesi, yeniden kurgulanıp
kurulması gerekli…
Kafka’nın ‘Dava’
adlı romanı, suç işlemediği hâlde hakkında dava açılan K’nın
hikâyesini anlatır. K, apartopar tutuklanmasından itibaren,
neyle suçlandığını, kim tarafından yargılandığını bilmeksizin
kendisine yapılan haksızlıkla mücadele etmek için çırpınır
durur. K, kasvetli mahkeme koridorlarında umutsuzca davasına
dair bilgi verebilecek bir yetkili ararken anlar ki çıkışı
yoktur.
Türkiye yargısının Pınar Selek’i
içine ittiği cehennem, bana hep Kafka’nın K’sını
anımsatır. Selek’e isnat edilen bazı ‘suçlar’
ve aleyhinde bir ‘iddianame’ vardır
var olmasına ama yargı sürecinin gerektiği gibi işlediği
izlenimini veren bu usul tiyatrosuna rağmen Selek’in
ve K’nın yaşadığı şey özünde aynıdır. Asla
öğrenemeyecekleri bir nedenle kendilerini tehdit olarak
algılayan sistemin ağına düşmüş, çırpındıkça batan iki insandır
onlar…”[14]
IV. AYRIM: KEYFİLİKLE MALÛL T.“C”
Diyeceklerimi toparlıyorum; durmadan
ve biteviye bir rutinle Josef K.’lar yaratan, düşünce ve
ifade özgürlüğü düşmanı Türk(iye) hukuk(suzluğ)u,
Mecelle’nin madde 59’undaki “Hak muhterem ve himâyesi vâciptir,”
uyarısını “es” geçer…
Çünkü Türk(iye) hukuk(suzluğ)u,
koyduğu kuralları bile ihlâl eden bir yasadışılıktan malûldür.
Mesela mı? Adana’da, Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının 1972 yılında Tokat’ın Kızıldere köyünde güvenlik güçleriyle girdikleri silahlı çatışmada öldürülmelerinin yıldönümünde yürüyüş yapan, 23 kişiye “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla dava açıldı. İddianamede, iki şüphelinin poliste fişlemesi olduğu açık bir şekilde yer aldı. Türk Ceza Kanunu’nun “kişisel verilerin kaydedilmesi” suçunu düzenleyen 135. maddesine göre 4.5 yıla kadar hapis gerektiren “fişleme” suçunun hâlen işlendiği gerçeği, bu iddianameyle resmî ağızdan itiraf edilmiş oldu...
Mesela mı? Edirne’de, arkadaşlarının tutuklanmasını ve ABD’nin İncirlik Üssü’nü protesto eden gençlerin linç girişimine maruz kalmasıyla ilgili açılan davada ilginç gelişmeler yaşandı. Basın açıklaması yaparken linç girişimine maruz kalanlar “terör örgütü propagandası yapmaktan” tutuklanırken, saldıran grupta yer alanlar tutuksuz yargılanıyor. Saldırganları kışkırttıkları ileri sürülen polisler hakkındaysa soruşturma izni yok…
Mesela mı? Savcı Osman Şanal, istihbarî dinleme yapılarak elde edilen telefon kayıtlarının mahkemede delil olarak kabul edilmesini istedi. Şanal’ın özel yetkili savcı olduğu dönemde yaptığı bu temyiz başvurusu önümüzdeki günlerde Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nde karara bağlanacak. Daire’nin Şanal’ın isteği doğrultusunda karar vermesi hâlinde sadece bir suçun takibi için yapılan adli dinlemeler değil, istihbarat örgütlerinin talebiyle yapılan önleme (istihbarî) dinlemeler de delil olarak kabul edilecek…
Görülüyor: Bu ülkede yargı sistemi (“hukuk”
demeye insanın dili varmıyor) siyasal iktidarlarin öndelik ve
tercihlerini hayata geçirecek tarzda işleyegeliyor. Bir başka
deyişle, yargı, “kamu vicdanı”nın değil, iktidarı pekiştirmenin
bir aracı. “Raison d’état” (hikmet-i hükümet) fikri soyut
“devletin bekası” gerekçesini, sonsuz suistimallerin,
istismarların gerçeklenmesinin zemini kılıyor. “Devletin bekası”
gerekçesi arkaplanında 18’ine erişmemiş çocuklara, “suç”ları
“muhalif” olmak olan gençlere, aydınlara, devrimcilere,
anadillerini özgürce konuşmak isteyen Kürtlere onlarca yıllık
cezalar kesilirken, üniformalı ve üniformasız katiller açıkça
korunuyor, kollanıyor.
Evet Türkiye’de bizatihî yargı,
muhalifleri kuralsızca ted’ip, cezalandırma aygıtına
dönüştürülmüş durumdadır; Blaise Pascal’ın, “Ama adaletsiz
hüküm zorbalık olur,” deyişindeki üzere…
Martin Luther King Jr’nin,
“Düşmanlarımızın sözlerin değil, dostlarımızın sessizliğini
anımsayacağız,” sözlerinin kulaklarımızda çınladığı verili
durum; Euripides’in, “Madem haksızlık… ağır basacak. O zaman
inanmayalım tanrılara”; Aristoteles’in, “Zayıf daima adalet ve
eşitlik ister, hâlbuki bunlar güçlünün umurunda bile değildir,”
diye betimlediği noktadadır…
Bunun panzehiri ise Jean Rostand’ın,
“Bir kişiyi öldüren, katil; milyonlarca insanı öldüren, fatih;
herkesi öldüren, tanrı olur,” diye özetlediği sınıflı-sömürücü
yapılarda; Andre Malraux’nun, “Gerçekten başka adalet yoktur,”
vurgusuyla “suçu toplum hazırlar, birey de işler” gerçeğini
unutmamaktır…
10 Ocak 2011 20:12:51, Ankara.
N O T L A R
[1] 15
Ocak 2011 tarihinde ‘Sıra Kimde?’ İnisiyatifi’nin düzenlediği
‘Türkiye’de Hukuk ve Demokrasi Sempozyumu’nun ‘Hukuk Kimin İçin,
Kime Karşı?’ başlıklı III. Oturumu’na sunulan ‘Somut
Örnekleriyle Türk(iye) Hukuk(suzluğ)u’ başlıklı tebliğ…
[2] Ruhi
Su.
[3] Mithat
Sancar, “Vicdanî Kanaat ve Hakkaniyet”, Taraf, 24 Eylül 2009,
s.13.
[4]
“Türkiye’de ‘Torpil’ Mülkün Temelidir!”, Radikal, 8 Eylül 2010,
s.11.
[5] Çetin
Aşçıoğlu, “Nasıl Bir Yargıçlar Kurulu? (1)”, Cumhuriyet Bilim
Teknik, Yıl:23, No:1172, 4 Eylül 2009, s.10.
[6] Baskın
Oran, “Türk Adaletine İngiliz İsyanı”, Radikal İki, 11 Nisan
2010, s.5.
[7]
Devrimci Karargâh örgütü davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis
cezası istemiyle yargılanan tutuklu sanık Cemal Bozkurt,
Devrimci Karargâh örgütüne yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanan
Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın devrimci olamayacağını söyleyerek
“Avcı’nın tasfiyesi devletin yeniden yapılanması ile ilgilidir.
Fethullah Gülen ve AKP çevresi Hanefi Avcı ile ters düşmüş ve
onu paçavra gibi bir yere atmışlardır” dedi.
Gazeteci Aylin Duruoğlu ve sendikacı
Murat Akıncılar’ın da yargılandığı Devrimci Karargâh davasının 7
Aralık 2010 tarihli İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki üçüncü
oturumunda tutuklu sanıklardan Cemal Bozkurt, Hanefi Avcı’nın
1990’da gerçekleşen faili meçhullerin organizatörü olduğunu öne
sürerek profesyonel işkenceci olduğunu belirtip, Devletin
Devrimci Karargâh örgütü ile ilgili belirsizlik ve
dezenformasyon yaratmaya çalıştığı vurgusuyla, “Avcı’nın
devrimcilerin içinde yer alması mümkün değil. Devrimciler,
Avcı’dan sadece hesap sorar. Yalan yanlış bilgilerle davanın
gidişatı karıştırılmak isteniyor” dedi. (“Devrimci Karargâh
Davası: ‘Avcı Devrimci Olamaz’…”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2010,
s.8.)
[8]
Gülizar Tuncer, “Son Dönem Yargılamaları ve Devrimci Karargâh
Davası”, Günlük, 23 Şubat 2010, s.11.
[9] Emre
Kongar, “Hrant Dink Cinayetinden Kim Sorumlu?”, Cumhuriyet, 21
Ocak 2010, s.8.
[10] Enver
Aysever, “Herkesin Bildiği Sır: Hrant Dink Cinayeti”, Birgün, 20
Ocak 2010, s.7.
[11] Koray
Çalışkan, “Ahmet’e Yandık Pınar’a Yanmayalım”, Radikal, 2 Ocak
2011, s.6.
[12]
Cengiz Çandar, “Adaletin Üç Lekesi...”, Radikal, 1 Aralık 2010,
s.12.
[13]
Yıldırım Türker, “Pınar Selek Meselesi Siyasi”, Radikal, 29
Kasım 2010, s.16.
[14] Dilek
Kurban, “Yargıdan Kim Hesap Soracak?”, Radikal, 24 Kasım 2010,
s.4.
