Arkadaşlar merhaba,
Bütün bu konuşmalardan sonra ben anladım ki sıra hepimizde. Çünkü çok yan yana, çok omuz omuza olmamızı sağlayan bir yeni mekanizma, biz onun adını koysak da, koymasak da işlemeye başlamış. Bunu bu salondaki havadan seziyoruz, taşan enerjiden hissediyoruz, çağrıların reddedilmemesinden, yan yana gelmek için eskisinden daha çok arzulu olunmasından, her adımda biraz daha çoğalarak, itirazın üstelik de sistemli, disiplinli bir biçimde yükselmesinden anlıyoruz ki yeni bir dönem açılıyor, sosyalist hareketin geleceği bakımından da.
Bence bu inisiyatifi başlatan arkadaşlar bunu başlatırken farkında olmadan çok önemli bir iş yapmış oldular. Bu hep zamanı gelmesiyle ilgilidir meselelerin. Su öyle bir kritik noktaya gelir ki bir taş düştüğü zaman donuverir. Böyle bir kritik kitlenin devreye girmesi gerekir. Öyle bir durumun doğmakta olduğunu ben kendi payıma hissediyorum, buna katkı vermek için de elimizden geleni hepimiz yapıyoruz. Çok sözü uzatmaya gerek olmadığını düşünüyorum çünkü sabah bizden önce konuşan hukukçular aslında çoğu kez siyaset yaparken açmazda kalanların sığındıkları bir silahı ellerinden alıverdiler. Meselenin hukuki boyutunu aldılar, taşıdılar, bitirdiler. Şimdi artık siyaseti hukuk gibi değil siyaseti siyaset gibi konuşmaktan başka bir iş bize bırakmadılar.
O nedenle siyasi duruma dönüp baktığımız zaman şunda da hem fikiriz, durumu çok net olarak anlıyoruz ki Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin patronajı altında bir tek parti rejimi kuruluyor. Bu tek parti rejiminin kurulması aslında 2005’ten, 2006’dan beri başladı, 2007’de hız kazandı ve bu güne kadar geldi. Bu tek parti rejiminin inşası sürecinde kimi geleneksel devlet kurumlarının itirazlarının aslında esasa dair olmadığını, bunun hakimiyetin paylaşılmasıyla ilgili ikincil bir tartışma olduğunu aslında bugün TSK’nin, yargının mevcut durumu içlerine sindirerek hep birlikte çalışmaya gönüllü ve arzulu bir biçimde devam etmelerinden anlıyoruz. Öte yandan bunun bir müesses nizam normu haline gelmiş olduğunu da genel olarak siyasi partiler yelpazesi içerisinden yükselen itirazlara baktığımız zaman görüyoruz. Kategorik herhangi bir itiraz yoktur.
Aslında kendi konumuza dönecek olursak burada polisin ya da siyasi polisin ya da terörle mücadele dairesinin tasavvurlarının yargı tarafından paylaşılmadığına dair en ufak bir gösterge yoktur. Çoğu kez unutmak eğilimindeyiz fakat siyasi polisin, terörle mücadele dairesinin düzenlediği fezlekeler daima birkaç yargıç tarafından karara bağlanmakta, itirazlar başka yargıçlar tarafından değerlendirilmektedir. Bu yargıçların tamamının Adalet ve Kalkınma Partili olduğunu ya da onlar tarafından ayarlanmış olduğunu söylemek hem siyaset bilimine aykırıdır hem de Türkiye’nin gerçekliğini hiç anlamadığımız anlamına gelir.
Yeni bir müesses nizam tesisi sırasında Adalet ve Kalkınma Partisi tekil bir parti olarak değil düzenin bütün egemen güçlerinin, kimi zaman çelişik arzularını birbirine bağlamakta güçlük çeken, kendi hakimiyet iddiasıyla başkalarınınkini uzlaştırmakta güçlük çeken ama eninde sonunda henüz başka bir seçeneği olmadığı için onun çektiği doğrultuda rejimin yeniden tesis edilmesine öncülük eden bir parti olarak bir tek parti rejimini tesis ediyor.
Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi bunun için çok mutlu olabilir, Tayyip Erdoğan kurbağalar gibi şişinebilir fakat bence Tunus’tan gelen haberler Tayyip Erdoğan gibilerinin akıbetinin ne olduğuna dair çok açık bir gösterge sunmaktadır. 23 yıldan beri bir tek parti rejimini sürdüren Zeynel Abidin Bin Ali’nin bir sokak satıcısının başlattığı isyanın bütün Tunus’u sarması sonucunda bugün tahtını yani iktidar koltuğunu terk ederek Körfez emirliklerine doğru yol aldığını, hiç değişmez sanılan Tunus’un apansız değişmeye başladığını görüyoruz. Başka bir şey daha görüyoruz, bence bizim tartışmamız bakımından çok önemli, Tunus’taki değişim demokrasi çağrılarıyla olmadı, yoksullar ayaklandığı için oldu. Tunus’un bütün yoksulları, haysiyetleri, işleri ve çaresizliklerine çare bulmak için ayağa kalktıkları zaman bütün Tunus ayağa kalktı. Şüphesiz bu eninde sonunda bir rejim tartışmasına bağlanacak ama her özgürlük mücadelesine can veren, her yerde olduğu gibi yoksullar, ezilenler, emekçiler. Biz de Türkiye’ye döndüğümüzde bunun imkanları var mı yok mu? Bu siyaseti sürdürebilmek bakımından nasıl olabilir de parça parça direnişleri birbirine bağlayabiliriz?
Sanırım demokrasi tartışması dediğimiz
zaman öyle bir tartışma yapıyoruz.
Bu tabloya baktığımız zaman gördüğümüz şey bence hepimize
yeterince umut verecek kadar gelişkin. Bir kere Kürt halkının
sürdüregeldiği mücadele elde bir. Bugün demokratik özerklik
tartışması altında süregiden tartışma aslında Kürt yoksullarının
kendi kendilerini yönetme tartışması. Fiilen başlamış olan
kendini yönetme sürecine siyasi bir çerçeve bulma, bunu
kurgulama tartışması. Alevilerin, Sünni egemenliğine karşı
başlattıkları ve durmaksızın sürdürdükleri, şu an hükümetin
kısmi tavizlerle karşılık vermeye çalıştığı tartışma ve mücadele
bir başka dinamik. Kadınların sürdüregeldiği mücadele bir başka
dinamik. Emekçilerin mücadeleleri hemen her gün, büyük kitlesel
mücadeleler olarak değilse de küçük direnişler olarak her yerde
sürüyor ve küçük küçük direnişlerde küçük küçük başarılar
birbirinin peşi sıra tespih tanesi gibi diziliyor. Bunların
hepsini izliyorsunuz, yayınlarınıza haber yapıyorsunuz ya da
bunları okuyoruz.
Siyaset dediğimiz şey bence bütün bu direnişleri, bütün bu itirazları, bütün bu protestoları birbirine bağlayabilecek bir düzeneği bilinçli bir biçimde kurmak, buna örgütsel bir karakter kazandırmak ve bu çerçevede yapılacak işleri belli bir sıraya ve plana bağlı olarak yapmak.
Şimdi dolayısıyla ‘sıra kimde?’ tartışmasının bizi getirdiği yer kaçınılmaz olarak siyaset, çünkü arkadaşlarımızın karşı karşıya kaldıkları mesele bir yandan bu itirazların sözcüsü olma gayretleri ikincisi de öte yandan bir tek parti rejiminin herhangi bir sızıntı olmaksızın kendisini bina etme, kurma iradesi arasındaki gerilimin ürünüydü.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu çerçevede kullandığı metodun üzerinde duruldu. Ben de kendi adıma etrafını bir kere daha çizeyim ve birlikte ne yapabiliriz dönüp ona bakalım. Ben doğrusu Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu tarzı siyasetini kriminalizasyon, suçlulaştırma olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi siyaseti siyaset ile yenmek değil, siyaseti polis gücüyle yenebilmek için onu suçla ilişkilendirmek durumunda. Dolayısıyla Kürt özgürlük mücadelesini “ayrılıkçı terörle”, ulusalcıların itirazlarını “darbeci terörle”, sosyalistlerin itirazını “devrimci terörle” ilişkilendirdiği bir yeni siyasi panaroma kurmuş durumunda.
Bu şartlar altında aslında eğer kendi haline bırakılsa Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetimindeki terörle mücadele dairesinin dizayn ettiği siyasi topografya dışında hiç kimseye hayat hakkı kalmayabilir, ama eğer öyle olursa. Peki nasıl öyle olmaz? Benim fikrimi sorarsanız böyle olmaması için birden çok sebep var. Birincisi Türkiye herhangi bir yerde, uzayda bir yerçekimsiz ortamda yaşıyor değil. Bir uluslararası mücadeleler ortamında yaşıyor ve Türkiye kendi varlığını sürdürebilmek bakımından bazı normlara uyma iddiasını pratikte kanıtlamalı. İkincisi Türkiye şöyle ya da böyle bir anayasal rejimdir. Biz bunu ne kadar faşizme benzetsek de benzetmesek de Suriye’den, İran’dan, Libya’dan nispeten farklı bir ülkede yaşadığımızı hepimiz biliyoruz. Üçüncüsü Türkiye de çok güçlü gelişmiş demokratik ve sendikal geleneklerin olduğu bir ülkedir. Evet bunlar son 40 yılda gelişti ama çok güçlü bir biçimde gelişti ve hiç kimse henüz bu mevzileri terk etmiş, bunlardan geriye basmış değildir. Nihayet sonuncu olarak Türkiye yekpare, sınıflara bölünmemiş, kendi iç çelişkilerinden münezzeh bir ülke değildir. Bu ülkede sert, sıkı bir sınıf çatışması, o kendisini açığa her zaman en uç biçimlerde vurmasa da süregitmektedir.
Bütün bu koşullar altında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi istediği yekpare rejimi kurabilmesi bana sorarsanız bir fanteziden ibarettir. Ama bu fantezi bugün Türkiye’nin hakim sınıflarını sarmış görülmektedir. Onlar da kendi iç çatışmalarını bir biçimde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin arkasında sıraya dizilerek halletme eğilimindedirler. Bütün bunları zıvanasından çıkartacak olan şey bilinçli bir siyasi faaliyetin Türkiye’de parlamento dışında sürebiliyor olmasıdır. O nedenle Adalet ve Kalkınma Partisi rejiminin 200 öğrencinin bir üniversite amfisinde bir milletvekiline yumurta atmasından sonuçta bir gerilla mücadesiyle karşı karşıyaymış gibi telaşlanmasına yol açmaktadır. O yüzden başbakanlık ofisinin önünde küçük bir gösteri muazzam bir korkuya yol açmaktadır çünkü hegemonya son derece kırılgandır. Bu kırılgan hegemonyanın nereden çatlayacağı mesela Tunus’ta olduğu gibi belki de bir satıcının kendisini yakmasıyla alevlenecek bu muazzam toplumsal protesto dalgasının Türkiye’de de olabileceği karabasanı ile benim kanaatimce Türkiye’yi yönetenler yatıp kalkıyorlar.
Çünkü öne sürdükleri bütünleştirici çimento İslam bugün İslami hareketin kendi içinden de reddedilmeye, buna itirazlar getirilmeye, bir sol İslam yorumuyla Başbakan’ın yorumuna karşı çıkılmaya başlandı. İslami partilerin sayısı bir iken üçe çıktı, cemaatler arasındaki gerilimler apaçık ortada. Hatta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi içindeki hizip çatışmalarının da, dinin yorumuna dair tartışmaların da aslında derin çıkar çatışmalarını ele verdiği ortada. O nedenle bütün bu çelişkiler ve çatışmalar ortamında bence bizim üstümüze düşen, kendi aramızdaki farklılıkları anlamlı bir politik ortaklığa tercüme edebilecek bir iş yapmak. Bunu yapabildiğimiz takdirde, bu mutlaka herkesi aynı torbaya sokmak, aynı ekibin içerisine doldurmak falan değil ama faaliyetleri kontrol etmek, kritik politik dönüm noktalarında aynı yere birlikte vurmak, aynı sonuçlardan birlikte kazanç üretebilmek bakımından, kendi sağımızdaki ve solumuzdakini kollamak bakımından bir aklı ve iradeyi devreye sokmak son derece önemli.
Biz sosyalist hareketin bugünkü parçalı gidişinin ilelebet devam etmeyeceğini görüyoruz. Daha şimdiden Sosyalist Demokrasi Partisi, Sosyalist Parti, Toplumsal Özgürlük Platformu, Sosyalist Gelecek Parti Hareketi, Sosyalist Birlik Hareketi arasında bir yeniden kuruculuk eksenli yeni bir müzakere evresi çoktan başladı. Kürt özgürlük hareketi ile sosyalist hareketler arasında bir emek ve özgürlük cephesi inşası yönünde müzakereler çoktandır başladı ve bunların gelişerek sürmesi bizim için aslında önümüzdeki problemleri sadeleştirecek. Ve başlarken söylediğim gibi sıra ya hepimizde ya hiçbirimizde olacak. Eğer bunu başarabilirsek, böyle bir yolu kat edebilirsek, tabi ki arada pek çok başka şey olabilir, pek çok kazaya uğrayabiliriz, istediğimiz gibi hiçbir şey gitmeyebilir. Ama apaçık ortada ki yeni bir kaynaşma noktasındayız. Bu yeni kaynaşma noktası içinden yeni bir mücadele iradesi doğmakta. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek parti rejimine karşı emeğin ve özgürlüğün sesi olmak için mücadele edenler kendi gerilerindeki mücadele birikimlerini yan yana taşımak için bir kere daha önlerine bakıyorlar.
Bu durumda sonunda hepimiz şimdi Silivri’deki, Tekirdağ’daki arkadaşların yanına bir kere daha gitsek bile aslında tablo bunun böyle süremeyeceğini gösteriyor. O yüzden kendimizi terörle mücadele dairesinin planlarının dahiyaneliği konusunda ürkütmeden, onlarla başa çıkılamaz, onların tasavvurlarıyla, onların planlarıyla başa çıkılamaz gibi bir efsaneleştirmenin içerisine sokmadan, aslında alelade saçma sapan, boş, aptalca, hiçbir kanıta dayanmayan planları, sadece medya palavrasına dayanarak, bir hakimiyet müessesesinin içerisinden geçirerek yürürlüğe sokmak için o kadar büyük bir deha yok. Bunlardan korkacak bir şey de yok. Usanmadan, bıkmadan hakikatleri açıklamak, yalanlar karşısında korkmamak, yalanların yalan olduğunu bilmek, acaba doğru mu söylüyorlar diye bir an için tereddüt etmeden, acaba Hanefi Avcı ile bizim arkadaşlarımız arasında bir ortaklık hakikaten olabilir mi diye tereddüde kapılmadan, anında, yalanı duyduğumuz zaman yalana yalan diyebilirsek eğer, bu işleri hiç de o kadar kolay sürdüremezler.
İkinci nokta: Kürt özgürlük hareketi ile sosyalist hareket ya ittifak edecek ya hiçbir şey yapamayacak. Kendimizi Kürt özgürlük hareketinin açık, samimi bir müttefiki olarak onların yanına koymadan, onlarla birlikte mücadele etmeden, onlarla birlikte harekete geçmeden, bize Kürtçü derler endişesiyle hareket etmenin hiçbirimize hiçbir fayda sağlamadığını görüyoruz. Çünkü böyle yapmasanız da size Kürtçü diyorlar. Hiç değilse Kürtlerle hep beraber özgürlükçü olabilmenin yolunu açabiliriz. Kendi dilimizi kendimiz kurabiliriz, bu yalanlarla başa çıkabiliriz. Çünkü sosyalistler Kürtçü değildir. Kürtler de Kürtçü değildir aslında. Onlar Türkiye’nin yönetimine, idaresine kendi oldukları yerden katılmak istemektedirler. Bizim bütün bu gerçekleri ortaklaşa açıklayabileceğimiz bir emek ve özgürlük zeminine ihtiyacımız var, bu zemini birlikte kurabiliriz. Bütün bu planları, tasavvurları ancak böyle boşa çıkartabiliriz.
Bu çok açık. Hepiniz mücadelenin içinden, belli evrelerinden geçtiniz. Hepiniz her şeyi biliyorsunuz diye düşünüyorum. Sadece deneyimimizi ortaklaştırmaya ve bir kere daha birbirimize hatırlatmaya çalışıyorum. Diyeceğim şudur: Ne yaparlarsa yapsınlar, ne olursa olsun en karanlık geceden bile sonra sabaha çıkılıyor. Eğer yeterince yaşamışsanız, eğer yeterince deneyim edinmişseniz, ya da başkalarının deneyimlerini edinmek için bir çaba harcamışsanız göreceğiniz şey şudur ki hiçbir istibdat, hiçbir tiranlık sonsuza kadar sürmez. Daima eninde sonunda özgürlüğün saati gelir çalar. Fakat o özgürlük anını siz görmeyebilirsiniz, tarihle aramızda böyle bir kontrat yok. Ama öyledir diye yapacaklarımızı yapmaktan vazgeçemeyiz çünkü Türkiye’nin özgür olup olmadığını göremeyecek kadar erken yaşlarda aramızdan ayrılmış onbinlerce insan var iken biz böyle endişelerle hareket edemeyiz. O yüzden hiç kimseye sıranın gelmemesi, hepimizin sıranın dışına çıkması için, hepimize ortak mücadele için yeni yaratıcı devrimci yollar bulmak konusunda zihin açıklığı temenni ediyorum.
