SDP
3. PARTİ MECLİSİ’NİN KAMUOYUNA AÇIKLAMASI
2-3 EKİM 2010
Sosyalist Demokrasi Partisi
3. Parti Meclisi’nin, 2-3 Ekim 2010 tarihli toplantısında, SDP
yöneticilerinin bir siyasi komployla tutuklanmalarına ilişkin
olarak kamuoyuna açıklanmak üzere oybirliğiyle kabul ettiği
metin:
İŞTE “AKP DEMOKRASİSİ”
21 Eylül sabahı evleri basılarak
gözaltına alınan Sosyalist Demokrasi Partisi Genel
Başkanı Rıdvan Turan, Toplumsal Özgürlük Platformu
sözcüleri Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz, SDP Genel
Başkan yardımcıları Günay Kubilay ve Ecevit Piroğlu, SDP MYK
üyesi Ulaş Bayraktaroğlu, SDP PM danışmanı İbrahim Turgut, SDP
üyesi Özgür Cafer Kalafat, Toplumsal Özgürlük okuru Semih Aydın,
savcılıkça tutuklanma talebiyle sevkedildikleri İstanbul Nöbetçi
10. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 25 Eylül sabahı “terör örgütüne üye
olmak” suçlamasıyla tutuklandılar.
Kamuoyunca tanınmış, Parti ve
Platformlarını üst düzeyde temsil eden, mücadelelerini meşru ve
demokratik zeminlerde yürüten arkadaşlarımız, tamamen uydurma
suçlamalarla ve kirli bir komployla
tutuklandılar. Arkadaşlarımız, gözaltına alınmalarının ardından,
Emniyetin ve hükümete yakın basın organlarının asılsız iftira
bombardımanına tutuldular, mahkemeye çıkarılacakları saatlere
kadar artan bir ivmeyle sürdürülen bu planlı komplo kampanyası
sansasyonel boyutlara taşındı.
Soruşturma dosyasında gizlilik kararı bulunmasına rağmen ve
avukatlarımıza emniyet ifadelerinin tutanakları dahi verilmez,
avukatlar gizliliğe itirazlarına gizlilik kararının tarih ve
karar numarasını bile ekleyemezken, belirli medya odakları
hayali bir senaryonun bütün gerçekdışı ayrıntılarını belirli bir
plan dahilinde savcıdan daha savcı, polisten daha polis tavrıyla
yaydılar.
Kamuoyunca bilinmelidir ki, AKP yanlısı
ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen yayın organlarınca her
geçen gün daha da sansasyonel boyutlara taşınmak istenen bu
komplo kapsamında ortaya atılan iddia ve ithamların tamamı
düzmece ve asılsızdır:
1.
Gerek Sosyalist Demokrasi Partisi’nin Gerekse Toplumsal Özgürlük
Platformu’nun “Devrimci Karargâh” Adlı Örgütle Hiçbir Bağlantısı
Bulunmamaktadır!
Siyasi Partiler Yasasına göre kurulmuş,
her türlü faaliyeti adli ve idari denetime açık bir siyasal
parti olan Sosyalist Demokrasi Partisi ile demokratik siyasal
zeminde faaliyet yürütmekte olan Toplumsal Özgürlük
Platformu’nun adı geçen örgütle doğrudan veya dolaylı olarak
hiçbir ilişkileri yoktur.
Bir bölümü uzun süre önce varlığına son
vermiş, bir bölümü ise SDP ve TÖP gibi siyasi faaliyet
yürütmekte olan 10’dan fazla sosyalist hareketin Devrimci
Karargâh çuvalına doldurulduğu görülmektedir. Medyada yer
verilen haberlerden, bunlara bir yenisinin daha eklenmekte
olduğu anlaşılmaktadır. Halen Sosyalist Parti Merkez Yürütme
Kurulu danışmanı olan ve üzerinde kendi adı yazan kimlikle
operasyon tarihinden bir hafta önce normal yollardan yurtdışına
çıkmış olan Mahir Sayın da “kaçmış” gibi gösterilerek ve asılsız
iddialarla “Devrimci Karargâh örgütü mensubu” olarak lanse
edilerek Sosyalist Parti de bu çuvala konmaya çalışılmaktadır.
2.
SDP ile Hanefi Avcı Arasında Hiçbir İlişki Yoktur!
“Devrimci Karargâh” örgütüyle ve
Partimizle ilişkilendirilmeye çalışılan Hanefi Avcı ile partimiz
arasında ne düşünsel bağlamda ne de fiiliyatta hiçbir rabıta
yoktur, olmamıştır.
Daha Partimize karşı sahnelenmekte olan
komplonun ilk adımı olan gözaltıların yaşandığı 21 Eylül
tarihinden önce, 19 Eylül 2010 tarihinde partimize ait Sosyalist
Demokrasi web sitesinde, Hanefi Avcı’nın kaleme aldığı “Haliç’te
Yaşayan Simon’lar – Dün Devlet Bugün Cemaat” başlıklı kitap ve
kitaba dair basın-yayın organlarında yer alan yorumlar sosyalist
bir perspektiften eleştiri konusu edilmiş ve Avcı hakkında
sosyalistlerin görüşü şu sözlerle ifade edilmiştir:
“Avcı, kitabı kaleme alma gayesini,
Haliç’te yaşayan bir Simon olmama metaforuyla izah etttiğine
göre, aynı metafor üzerinden kendisini değerlendirmek mümkündür.
Hanefi Avcı Haliç’te yaşamakla kalmamış, Haliç’i Haliç yapan,
yani onun meşhur lağım kokusuna kendi pisliğini de akıtarak
katkıda bulunmuş olan bir Simon’dur.
Bir defa, kitabında anlattığı üzere,
gerek 12 Eylül öncesinde, gerekse sonrasında azılı bir
anti-komünist ve devrimci düşmanı polis olarak görev yapmış,
devrimci örgütlere karşı yürütülen yüzlerce operasyon içerisine
çoğu kez amir sıfatıyla dahil olmuştur. Kitabında anlatmadığı
ise, devrimcilere karşı tatbik edilen en ağır işkencelerin, göz
altında kaybetmelerin, faili meçhul (aslında belli) cinayetlerin
uygulayıcılarından biri, hatta en önemlilerinden olduğudur.”
İşçi sınıfının ve ezilenlerin
çıkarlarının savunucusu olan partimiz SDP, her ne sebeple olursa
olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın işkenceyi “insanlığa
karşı suç” olarak telakki eder ve bu tür suçları işleyenlerin
zamanaşımı gerekçesiyle cezalandırılmaktan kurtulmalarını
reddeder.
3.
“Devrimci Karargah” Soruşturma ve Yargılamaları Birer Hukuk ve
Demokrasi Skandalıdır!
Gerçekleştirdiği silahlı eylemler ve
Orhan Yılmazkaya’nın öldürüldüğü operasyon ile gündeme gelen
“Devrimci Karargâh” örgütüne ilişkin soruşturma ve yargılamalar,
sosyalist muhalefetin tasfiye edilmesi ve halk kitleleri
nezdinde bir baskı ve korku ortamı yaratılması amacıyla
kullanılmaya çalışılmaktadır.
Aralarında siyasi köken, mücadele
anlayış ve yöntemleri gibi konularda en ufak bir ortaklık
bulunmayan siyasi yapı ve kişiler “Devrimci Karargâh” örgütü ile
irtibatlandırılmakta, AKP’nin ayak bağı olabilecek sosyalist
muhalifler “Devrimci Karargâh” çuvalına doldurularak tasfiye
edilmek istenmektedir.
Bu tasfiye operasyonu sırasında hedef
tahtasına yerleştirilen sosyalist yapılar ve kişilerin yanı
sıra, herhangi bir siyasi kimliği veya örgütlülüğü bulunmayan
insanların da uyduruk gerekçelerle gözaltına alındıkları, hatta
aylarca süren tutukluluk süreçleri ile hayatlarının karartılmaya
çalışıldığı bilinmektedir.
Bugün de aynı yöntem, tutuklanan
sosyalistlere karşı icra edilmektedir. Tutuklanan yönetici ve
üyelerimizin kendi aralarında ve üçüncü kişilerle
gerçekleştirdikleri telefon görüşmelerinde kullandıkları
gündelik, sıradan ifadeler, şifreli örgütsel
haberleşmelermişçesine sorgulama konusu edilmiştir.
SDP’nin genel
başkanına, genel başkan yardımcılarına, MYK üyesine yapılan bu
hukuk tanımaz saldırı bir “Devrimci Karargah” heyulasının ardına
gizlendi. Savcılık makamı, güya “Devrimci Karargah” örgütüne
ağır darbe indiriyormuş gibi yaparak, bir siyasi partinin genel
başkanını ve genel başkan yardımcılarını önce evlerini
bastırtarak gözaltına aldırttı. Sonra kendilerine “Devrimci
Karargah” örgütüyle ilgili tek bir soru sormadan, eğer böyle bir
örgütün üyeleri olsalardı içinde bulunmaları gereken ilişki
ağını hiçbir biçimde öğrenmeye çalışmadan, eğer böyle bir
örgütün üyesi olsalardı gerçekleştirmiş olacakları ve
gerçekleştirmeye çalışacakları eylemlerin neler olduğunu hiçbir
biçimde öğrenmeye çalışmadan tutuklattı.
Bu ne anlama gelmektedir? Savcılık
makamının da, Emniyetin de, genel başkanımızın ve genel başkan
yardımcılarımızın ve üyelerimizin “Devrimci Karargah” adlı
örgütle bir ilişkilerinin bulunmadığını çok iyi bildiği anlamına
gelmektedir. Bu nedenle üyelerimize bu konuyla ilgili tek bir
soru sormamışlardır. ''Devrimci karargâh' ilişkisini
temellendirecek hiçbir somut delil bulunmadığı gibi,
üyelerimizin hiçbirine hiçbir şekilde ‘Örgüte ne zaman
girdiniz?' 'Kimlerle ilişki içerisindesiniz?' 'Hangi tür
faaliyetlere katıldınız?' şeklinde bir soru yöneltilmemiştir".
Açıktır ki bu, SDP ve TÖP’e yönelik
bir operasyondur ama Emniyetin ve sözcüsü medyanın çabasıyla
başka bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
Savcılık ve Emniyet, “Devrimci
Karargah”a darbe vuruyorum diyerek, bir siyasal partinin
başkanının evini bastırma, hiçbir delil olmaması bir yana,
hakkında ciddiye alınabilecek tek bir suçlamada bile bulunmadan
tutuklatma keyfiliğini, bu hukuk skandalına imza atma
keyfiliğini neye güvenerek sergileyebilmektedir?
1 Ekim
günü Meclis resepsiyonunda, BDP Diyarbakır milletvekili ve SDP
Onursal Başkanı Akın Birdal’ın SDP operasyonlarını gündeme
getirmesi üzerine Başbakan Erdoğan’ın “Durup dururken yoldan
geçen birisini almıyorlar” demesi, tabloyu bütün çıplaklığıyla
ortaya sermiştir.
Sosyalist Demokrasi Partisi’nin ve
Toplumsal Özgürlük Platformu’nun, silahlı mücadele veren
herhangi bir örgütle ilişkilendirilmeye çalışılması, doğrudan
demokratik zemine yönelik antidemokratik bir saldırıya kılıf
uydurmaktan başka bir anlama gelmez.
Yargı-Polis-Medya üçgeninde partimize ve Toplumsal Özgürlük
Platformuna karşı tezgahlanmış bu sinsi ve kirli komplo tamamen
siyasal iktidarın, AKP hükümetinin sorumluluğu altında pratiğe
geçirilmiş pis bir oyundan başka bir şey değildir.
SDP’nin yönetici kadrosunu tutuklamak
için başvurulan kirli yöntemin kendisi, siyasal iktidarın
toplumsal muhalefete karşı ve demokratik siyaset zeminine
yönelik kapsamlı bir saldırı konseptine yönelmekte olduğunun,
sosyalistleri ve toplumu sindirmek amacıyla siyasal etik dışı
yöntemlerden medet umulduğunun açık bir göstergesidir.
Seçilmiş belediye başkanlarından
sendikacılara, hakkını arayan işçilerden Mahir Çayan anmasına
katılan devrimcilere, Kürt basın organlarına ve sosyalist basın
çalışanlarına, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ve
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üye ve yöneticilerinden
Halkevi üyelerine, Odak dergisi okurlarından TAYAD’lılara, TÖP
sözcülerine ve SDP yöneticilerine kadar bütün toplumsal muhalif
kesimler bir tutuklama terörüyle bastırılmaya, sindirilmeye,
topluma kuşku ve korku salınmaya çalışılmaktadır.
Emperyalizmin ve sermayenin
çıkarlarına ve yeni ihtiyaçlarına daha uygun bir yapılanmaya
doğru gidişin, doğası gereği demokratik haklara ve özgürlüklere
karşı yeni bir saldırı dalgası olmaksızın
gerçekleştirilemeyeceği, bunun devlet aygıtında karşılığının şu
ya da bu hükümet partisiyle sınırlı ve sınıf mücadelesinin
ulaştığı boyuttan bağımsız bir biçimde bulunamayacağı,
sosyalistler için bilinmez ya da öngörülemez belirlemeler
değildir.
ABD
emperyalizminin bölge halklarını boyunduruk altında tutabilmek
için, Türkiye’ye ve Türkiye’yi çevreleyen bölgeye ilişkin olarak
başvurduğu tüm stratejik yönelimlerin taşeronu ve bizzat
uygulayıcılarından biri olmayı sürdürebilmek için devlet
yeniden-yapılandırılmaktadır. Uluslararası tekellerin ve
kapitalizmin, bütün dengeleri altüst etmiş olan ekonomik
krizden, emekçileri daha da yoksullaştırarak, sömürüyü daha da
derinleştirerek çıkabilmesi için başvurulan tüm yeni
düzenlemelerin topluma dayatabilmesinin önünde engel olan
sosyalistlere ve toplumsal muhalefet temsilcilerine karşı
saldırılar yoğunlaştırılmadan, halkın sesi kısılmaya
çalışılmadan, devletin bu işlevleri sorunsuzca yerine getirecek
biçimde yeniden düzenlenmesi egemen güçler açısından mümkün
görülmemiştir.
Bu saldırılar AKP hükümetinin sosyalist
muhalefete tahammülsüzlüğünün artık hak hukuk tanımaz bir
noktaya gelmiş olduğunun tescilidir. Böylece başbakanın
Referandum öncesinde dilinden düşürmediği “ileri demokrasi”yle
neyi kastetmiş olabileceğini herkesin görebilmesi için
Referandumun üzerinden yalnızca 9 gün geçmesi yeterli olmuştur.
Bu saldırı AKP hükümetinin devrimcilere
karşı her türlü komploya sınırsız bir keyfilikle
başvurabileceğinin tescilidir. Böylece başbakanın 12 Eylül
döneminde idam edilen devrimcilere döktüğü gözyaşlarının “ne”
gözyaşları olduğunu herkesin görebilmesi için Referandumun
üzerinden yalnızca 9 gün geçmesi yeterli olmuştur. Aralarında
Necdet Adalı’nın da olduğu 12 Eylül cuntasının idam ettiği
devrimcilerin adlarını ağzına alıp gözlerini sulandırırken,
yalnızca iki ay sonra Necdet Adalı’nın yoldaşlarını içeri atmak
için hazırlık yapılmakta olmadığını kim iddia edebilir?
AKP hükümeti ‘12 Eylül’le hesaplaşıyorum’
diye diye 12 Eylül’ü aratmayan ve özünde onu sürdüren
uygulamalara başvururken ne kadar ikiyüzlü ve küstahsa,
demokrasi ve özgürlük yaygaraları atarak demokrasiyi ve
özgürlükleri katletmekte de o kadar hünerlidir.
SDP ve TÖP, sosyalist hareketin yeniden
yapılandırılması ve enternasyonalist sosyalistlerin birliğini
gerçekleştirme sürecini başlatmak için bir süreden beri devam
ettirdikleri birlik görüşmelerini belirli bir olgunluğa getirmiş
ve birleşme adımını atmak üzere olan siyasi yapılardır.
AKP'nin başını çektiği egemen güçler,
SDP ve TÖP’ün birlik sürecinin sosyalist hareket nezdinde bir
sinerji yaratmasından, ardı ardına başka sosyalist yapı ve
aydınların da birlik sürecine katılma kararlarını deklare
etmelerinden; bir yandan militarizme ve şovenizme, diğer yandan
da emperyalizme ve ABD işbirlikçisi AKP’ye karşı mücadele
etmenin mümkün olduğunu gerek düşünsel üretimiyle gerekse
eylemiyle ortaya koyan bir siyasi hattın güç kazanmasından
kaygılanmaktadırlar.
Bilinmelidir ki AKP’nin sosyalistlere
karşı giriştiği bu tasfiye operasyonu ne ilk ne de son olacak,
tasfiyeler sosyalistlerle de sınırlı kalmayacak, tüm muhalefetin
bastırılmasına, ülkenin AKP için dikensiz bir gül bahçesine
çevrilmesine kadar sürdürülmek istenecektir.
AKP’nin referandum sonrası ilk iş olarak
ele aldığı bu Reichstag Yangını Davası benzeri tasfiye etme
operasyonu boşa çıkartılmalı, SDP ve TÖP yöneticileri ve
tutuklanan tüm sosyalistler serbest bırakılmalıdır.
AKP hükümetinin emekçi düşmanı ve Kürt
karşıtı politikalarının onu getirdiği nokta, her türlü
muhalefeti sinsi siyasi komplolarla etkisizleştirmeye
kalkışmadan artık varoluşunu sürdüremediğinin göstergesidir.
AKP, her tarafından tel tel dökülen ve
artık hiç kimsenin açıktan savunmadığı bir darbe anayasasını
demokrasi ve özgürlük getiriyorum naralarıyla değiştirirken bile
geçerli oyların yalnızca %58’ini alabildiği 12 Eylül
Referandumundan aslında lanse edilmeye çalışıldığı gibi siyasi
bir zaferle çıkmamıştır. Toplam seçmenin %27,68’i sandık başına
gitmemiş ya da geçersiz oy kullanmış, %30,46’sı “hayır” demiş,
seçmenin yalnızca %41,86’sı AKP aldatmacasına “evet” demiştir.
Boykot tavrının özellikle Kürt illerindeki başarısı AKP
hükümetinin siyasal ömrünün sınırlarını çizmiştir.
SDP’nin ve TÖP’ün de içinde yer aldığı
Boykot Cephesinin başarısı AKP hükümetinin “başarısızlığının” ve
hükümet edebilme şansını kaybetmekte olduğunun kanıtı olmuştur.
Çünkü Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde defalarca kanıtlandığı
gibi Kürt sorununda yapabileceği bir şey kalmadığı ortaya çıkan
hükümet partilerinin bir geleceği yoktur. Referandum sonrasında
“kazananlara ait sözleri” söyleme hakkını elde etmiş gibi
görünen AKP hükümetinin bu gerçeğin farkında olmaması
düşünülemez. O nedenle hızlıca “yeni bir konsept” devreye
sokulmak zorunda kalınmış, güdümlü medya eliyle sanki barışa bir
adım kalmış gibi bir hava yaratılarak AKP hükümetinin “Kürt
sorununda bir şeyler yapıyor” görüntüsüne cila çekilmeye
başlanmıştır.
SDP ve TÖP temsilcilerine karşı kirli
komplo tam bu zamanlamayla, Referandumdan yalnızca 9 gün sonra,
20 Eylül’de sona erecek olan eylemsizlik süreci nedeniyle
kamuoyunda çatışmazlık döneminin uzaması, operasyonların
durdurulması, müzakere, barış ve demokratik çözüm doğrultusunda
adım atılması taleplerinin yükseldiği bir momentte devreye
sokuldu. Bu sırada devletin tepesinde “güvenlik zirve”leri
toplanmakta, MİT müsteşarı ABD’de CIA ile “gizli” görüşmeler
yapmakta, Kürt sorununu değil, Kürt sorununda demokratik çözüm
için bastıran özneyi “nasıl çözeriz?” diye, Kürt özgürlük
hareketini “nasıl tasfiye ederiz?” diye kafa patlatılmaktaydı.
Tıpkı “Birinci Açılım” aldatmacasında
olduğu gibi bu dönemde de “tasfiye” adımlarının üstünü örtecek
bir şal ardına gizlenerek yine Washington-Bağdat-Erbil hattında
mekik dokunmaya başlanmış, ABD’nin onayını alarak sınır ötesinde
bir tampon bölge oluşturma çabaları hızlandırılmıştır.
AKP hükümeti ve devlet, ilki içi boş
“açılım” söylemiyle gizlenmiş olan ve Kürt özgürlük hareketi
tarafından başarısızlığa uğratılmış tasfiye projesini yeni bir
cilayla ikinci kez devreye sokmaktadır. “Kaleleri fethetmek”
için girdiği 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde Kürt özgürlük
hareketinin kitle desteğini eritemediği gerçeğiyle yüzleşmek
zorunda kaldığında “KCK operasyonları” başlatarak demokratik
siyasal zemine yönelik saldırıya geçen AKP hükümeti,
Referandumda da aynı gerçekle yüzleşince, bu kez sosyalistlere
karşı, Kürt halkının batıdaki dostlarına karşı, demokratik
siyasal zemine karşı kirli bir komployla, “Karargah” heyulasının
ardına gizlenerek yeni bir saldırı başlatmış, SDP ve TÖP bu
nedenle hedef haline getirilmiştir.
AKP hükümeti son kozlarını
oynamaktadır. Önümüzdeki seçimlerde de Kürt özgürlük hareketinin
kitle desteğinde bir gerileme sağlayamazsa siyaseten biteceğinin
farkındadır. Bu nedenle her türlü yönteme başvurmaktan
çekinmemekte, Demokrasi İçin Birlik Hareketi bileşenleri olan
SDP’nin Genel Başkanı Rıdvan Turan’ı, TÖP’ün sözcüsü Oğuzhan
Kayserilioğlu’nu, “durup dururken yoldan geçen birileri”
olmadıkları için, açık siyasal faaliyetlerinden ötürü, ama
doğrudan bu faaliyetlerine suçlama yöneltemeden, yani korkakça
ve sinsice içeri atmaktadır.
SDP PM, AKP Hükümetini uyarmaktadır: Eğer
SDP’nin izlediği siyasal hattan genel başkanını tutuklatacak
kadar rahatsızsanız, komploların arkasına gizlenmeyin! SDP’nin
sözünü ve eylemini yargılatın! SDP olarak sözlerimizin ve
eylemimizin dün olduğu gibi bugün de sonuna kadar arkasında
olduğumuzdan ve aynı çizgimizi hiçbir ödün vermeden aynı
kararlılıkla sürdüreceğimizden kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Siyasal iktidarın öğreneceği şeylerden biri
şudur: Bu komplolarla sosyalistleri ve demokrasi güçlerini
yıldıramazsınız.
AKP hükümetini uyarıyoruz: Tarihin sizi de
halkın vicdanında 12 Eylül’cülerin yanına yerleştireceği günler
çok uzakta değildir.
Oynanan sinsi ve kirli bir oyundur. AKP
hükümeti, solu ve toplumu sindirmek ve toplumsal muhalefeti
etkisizleştirmek için siyaset ve etik dışı yöntemlerden, ince
tezgahlardan medet uman bir çizgiyi temel faaliyet çizgisi
haline getirmiştir. Bir yandan demokrasi ve özgürlük yaygaraları
atıp, öte yandan demokratik zemini faşist rejimlerin uyguladığı
yöntem ve tertiplerle ortadan kaldırmaya çalışan sermaye
sınıfının temsilcisi AKP hükümeti, bu yolun çıkmaz bir yol
olduğunu er ya da geç görmek zorunda kalacaktır. Çünkü, emek ve
özgürlük güçlerini bu tip pespaye yöntemlerle sindirmek tarihte
hiç mümkün olmadı, gelecekte de asla mümkün olmayacaktır.
SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ
PARTİ MECLİSİ
2-3 Ekim 2010
