İLHAMİ ARAS: 'VATAN, MİLLET, SAKARYA' EDEBİYATINA DÜN KARŞIYDIK, BUGÜN DE KARŞIYIZ


18 Nisan 2010



İlhami Aras, Kurtuluşun Yolunda Dev-Genç dergisinin kapitalizmin krizi, emperyalizm ve antiemperyalizm üzerine sorularını yanıtladı.

 

EMPERYALİZM YERLİ YERİNDE DURUYORDU, GÖRMEK İSTEMEYENLER GÖRMÜYORDU

1990’lı yıllarda “yeni dünya düzeni”, “küreselleşme” gibi kavramlar ortalığı kapladığında neredeyse unutturulmaya, kimi sol çevrelerde bile rafa kaldırılmaya çalışılan “emperyalizm” kavramı 2000’li yıllarda yeniden ve yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bu dönüşü neye bağlıyorsunuz?

Bunun tek bir cevabı olamaz. Dün hangi nedenler böyle bir ifadelendirmeyi ve sonucu ürettiyse, bugün onun karşıtı gelişmeler de başka bir şeyi geliştirmiştir. Ama kapitalizmi, sosyalizmden bağımsız bir şekilde ele alıp değerlendiremeyiz. Yani göreli bir durum söz konusu. Örneğin Sovyetler’in çöküşünden önceki dünyayla, sonraki dünyayı aynı şekilde ele alamayız. Ya da dünkü Türkiye ile bugünkü Türkiye’yi kıyaslayabilmek mümkün değildir. Bu türden olgular itibariyle ayrıntılı ve etraflı cevaplar üretebilmek gereklidir. Fakat burada emperyalizmi rafa kaldırma çabası vardır, dediğimizde hemen tarihe dönmeliyiz. Sosyalistlerin, Lenin’de ifadesini bulan bir yanıyla Kapital’in devamı olarak algılanabilecek emperyalizm tezini irdelemeliyiz. Lenin’in Emperyalizm kitabının içerik itibariyle eskiyip eskimediğine bakarsak, küreselleşme aslında o döneme ilişkin emperyalizm nitelenmesidir. Emperyalizm, kapitalizmin son aşamasıdır, ama bu tek başına durumu açıklamak için yeterli değildir. Diğer kategorilere de bakmak gerekiyor. Serbest rekabetçi dönemde kapitalizmin gelişmesi itibariyle, düzenin tekelci kapitalizme evrilmesiyle birlikte, döneme karakterini veren önemli unsurlardan biri meta sermayesidir. Finans kapital olgusunun ortaya çıkması, dünyanın bölüşümünün uluslararası tekellerce dünyadaki büyük güçler tarafından tamamlanması sürecini getirdi. Tam o noktada Lenin’in tartıştığı unsurları ele almak gerekiyor. Alman marksisti Kautsky, ultra emperyalizmden söz ediyordu örneğin. O, emperyalist kapitalist dünyanın, anlaşarak barışçıl bir yolla bu sömürüyü sürdürebileceğini söylüyordu. Lenin ise bu savaşın mücadelenin kaçınılmazlığından söz ederken, bunu kapitalistlerin kötü niyetine değil, kapitalizmin bir gereğine bağlıyordu. Pazar ve ham madde kaynaklarının zorluğu itibariyle, genişlemek zorunda olan kapitalizmin genişledikçe yeni kaynaklara ihtiyacı vardır, diyor Lenin. Bu da ahbaplıkla çözülebilecek bir iş değildir. Şüphesiz geçici anlaşmalar yapılabilir, ama yeni gelişen güçler pastadan pay isteyeceklerdir. Bu anlamda, Sovyetler’deki çöküntü yaşandıktan sonra, bahsettiğimiz döneme ilişkin tezler, emperyalist kapitalist dünyanın başını çeken ABD tarafından üretildi. Tabi bunları neoliberal politikalardan bağımsız düşünmemek gerekiyor. Örneğin Büyük Ortadoğu Projesi ve daha genişi. ABD’nin emperyalizmin ilk çıkışındaki sömürgeleri anlatırken kullandığı ilk jargonu, medeniyet taşımaktı. Emperyalistler, gittikleri yerde hegemonyalarını hep zorla kurmazlar, kimi zaman da tıpkı havuç politikası gibi “medeniyet getiriyoruz buraya” diyerek işgal ettiler. Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz dediler, görüyoruz getirdikleri demokrasiyi Irak’ta, Afganistan’da, İran’da, Türkiye’de yaşıyoruz.

Esasında dünya o kadar küçüldü ki, adeta bir köy gibi algılamak gerekiyor. Artık teknolojiyle birlikte her şey o kadar ilerledi ki, dünyanın herhangi bir yerinde olan bir şey derhal yayılabiliyor. Teknolojiyle birlikte gizliliğin oldukça güç, hatta imkansız hale geldiğini düşünüyorum. Devlette de herkes birbirini dinliyor, görüyoruz örneklerini. Demek ki biz, tüm bunların ışığında bu analizi yaparken, küreselleşme ve bu yeni dünya düzeni analizlerine karşı çıkarken bunu örgütlenmemizde, mücadelemizde, ilişkilerimizde, sosyalizmin hegemonyasını kurabilme yeteneğimizde sergilemek durumundayız. Bu anlamda bunun kestirme bir cevabı yok. Emperyalizm artık bitti diyenler için, sadece Ortadoğu’da olan bitene bakmamız bile pek bir şeyin bitmediğini ve üstelik de biraz çaktırmadan alttan korkunç bir çarpışmanın sürdüğünü görmemiz için yeterlidir. Lenin’in savaşın kaçınılmazlığını anlattığı dönem diyor ki, emperyalizm özgürlük değil egemenlik taşır. Bugün, pazar ve ham madde için rekabette enerjinin ne denli önemli olduğunu zaten bu Ortadoğu operasyonları sırasında görüyoruz. Bu anlamda emperyalizmin bugün ortaya çıkabiliyor gibi görünmesi sahicidir. Esasında yerli yerinde duruyordu, görmek istemeyenler görmüyordu bunu. Örneğin her ne kadar Avrupa, Amerika ile kolkola gibi görünse de, kendi içindeki bu birlik çabaları, son tahlilde emperyalist kapitalist düzende mevzi kapma çabasıdır. Bu belki kendini geçmişteki örnekleri gibi bir dünya savaşı şeklinde göstermiyor ama görüyorsunuz ki her yerde savaş var. Afrika’da, Asya’da savaş var. Ortadoğu kaynıyor. Latin Amerika’da ne olacağı belli değil.

KAPİTALİZMİN BÜTÜN HASTALIKLARI ORTAYA ÇIKIYOR

Yine 90lı yıllardaki “tarihin sonu”, “medeniyetler çatışması” gibi emperyalist söylemlerin yerini, son yıllarda bütün dünyaya yayılan ekonomik krizle birlikte “neoliberalizmin sonu” , “Marx’a dönüş” gibi yaklaşımların almasına tanık olduk. İnsanlık akıl tutulmasından kurtuluyor mu?

Tarihin Sonu yaklaşımını Fukuyama getirdi biliyorsunuz, bizim bir şey söylememize gerek yok, yakın zamanda o da özeleştiri yaptı, “öyle değilmiş, yanılmışım” dedi. O, kapitalizmin çeperinde hegemonya kurma çabasıydı. Medeniyetler çatışması ise, nesnel olarak emperyalist kapitalist dünyayı bir tarzla, ideolojik planda silahlandırmak demekti. Esasında bu kafa medeniyet taşıma kafasıdır. Emperyalizm kitabından söz ederek başlamıştık, o daha çok ekonomik verilerden hareketle durumu açıklamaya çalışır. Tekeller, üretimin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkmıştır der ve devam eder. Fakat sonunda da, emperyalist kapitalist dünyanın asalaklığından, çürümesinden söz eder. Söz konusu olan salt ekonomide yaşanan krizler değil, o krizleri bir biçimiyle aşmayı becerir kapitalizm, ama her aştığı kriz yeni bir krizin habercisidir. Kapitalizmin tüm krizleri, fazla üretim krizleridir. Yani hiçbir şekilde yokluktan kriz olmaz. Krizler fazla üretimden olur, örneğin otomotiv sanayi krizde fazla araba üretmekten. Sermaye o kadar büyüyor ki, Lenin’in deyimiyle kupon keserek geçinmekten bahsediliyor. O denli büyümüş durumda ki bu para miktarı, kriz paranın büyümesinden doğuyor. Dünya gayrı safi hasılasının neredeyse on misli kadar büyük bir para ortada dönüyor. Para satıyorlar ve hile yapıyorlar ve sonunda da kriz patlıyor. Ardından da, bankalar çöktü, kıyamet koptu diye konuşuyorlar. Oysa bir kısım banka çöküyor, bir kısmı da gayet iyi durumda kalıyor. Örneğin Türkiye’de yaşanan krizde tedbirler alındığı için banka çökmedi, ama kriz en derin şekilde etkisini gösterirken, bir kaç banka kârlarını devasa boyutlara yükseltti. Bu anlamda kapitalizm, kendini yenileme özelliğine sahip, her ne kadar değer yitimine uğrasa da, bir yığın şirket, söylediğimiz para yerinde duruyor dolayısıyla da kapitalizmin isterlerine uygun bir şekilde yeniden krizler tetiklenmek zorunda kalıyor. Bu krizlerle yaşamak, aynı zamanda yaşanmaz hale getiriyor hayatı. Bu gidişle, Turgut Özal’ın sınıfsal kavramlardan uzak olsun diye yarattığı “orta direk” kavramına dahil kesim giderek çöküyor. Ama bir yanıyla da yukarıda bir avuç zengin, daha zengin oluyor ve mecburen geçmişe dönmek zorunda kalıyorlar. Çünkü tüm o yeni dünya düzeni, medeniyetler çatışması kavramları, bir şeylerin bittiğini, artık sosyalizmin analizlerinin mevcut durumu açıklamakta yetersiz kaldığını söylüyordu. Çünkü sosyalist düzen çökmüştü, kapitalizm bütün hataları, kötülükleri, çürümesiyle ayakta kalmıştı. Şimdi rakipsiz de olduğu için, bütün hastalıkları ortaya çıkıyor ve çıktıkça mecburen kapitalizmin derli toplu analizine, Marx’a dönmekten söz ediyorlar. Yani onlar istediği için değil, Marx kendini hatırlattığı için bu durum ortaya çıkıyor.

KAPİTALİZM KENDİ KENDİNE ÇÖKMEZ

Kapitalist dünya sistemindeki dönüşümlerin Lenin’in emperyalizm kuramını geçersizleştirdiği, sürecin Kautsky’nin “ultra emperyalizm” yaklaşımını doğrular nitelikte geliştiği yönünde iddialar var. Ne dersiniz, emperyalist sistem yüz yıl içinde nasıl bir yönelim gösterdi?

Güzel bir laf vardır: “Siyasi tahliller, süs için yapılmazlar.” Kautsky, o analizi çekiyorsa, sonunda da ona uygun bir mücadele aracı önermek durumundadır. Lenin başka bir şeyden söz ediyorsa, ona uygun örgütlenme ve mücadele araçları üretmek durumundadır. Mesele bu. Dolayısıyla sosyal pasifizmi anlatıyor bir taraf. Hep birlikte, kardeşçe sömürecekler, mücadeleye gerek yok, barışçıl yollarla gidersek bu iş çözümlenir diyorlar. Bizim analizlerimiz de başka bir sonuç çıkarıyor. Biz Marx’ın, Lenin’in eskimediğini zaten biliyorduk, onlarsa yeni fark ediyorlar. Aslında onlar da farkındaydılar ama, koşulların zorunluluğu getirdi buraya. Söylemeseler tuhaf olacaktı. Çünkü bunların olacağını yüz seneden önce anlatmış birileri. Ama her kriz toparlanarak, tekrar kapitalizmin kendini var etme olanaklarını doğuruyor. Kapitalizm kendi kendine çökmez. Çünkü son tahlilde, analizleri ekonomik olarak yapmayacağız. Ekonomi siyasete, siyaset kültüre bağlıdır. Tüm bunları bütünsellik içinde ele aldıkça durumu anlayıp çözümleme olanaklarına sahibiz.

CHE'NİN GERİLLA MÜCADELESİ BOŞA GİTMEDİ

Latin Amerika’da eskiden ABD’nin arka bahçesi sayılan ülkelerin birer birer “21. yüzyıl sosyalizminin” ön bahçesinde buluşmaya başladıkları ileri sürülüyor. Latin halklarının emperyalizme ve neoliberalizme karşı bölgesel bir güç birliği içine girdikleri görülüyor. Latin Amerika emperyalist-kapitalist dünya sisteminin “kara deliği” olabilir mi? 

Mücadelemiz içinde biz, Latin Amerika’dan çok etkilendik, Vietnam’dan çok etkilendik. Biz o dönemde Che’yi okuduk, Küba çok etkiledi. Ama şehir gerillası dediğimizde de Carlos Marighella bizi etkilemişti. Marighella örneğin yasal bir partide yıllarca mücadele ediyor ve bir türlü gelişememek yıldırıyor onu ve o yılgınlıkla başka bir hale sokmak istiyor ve silahlı mücadeleye başlıyor. Che Guevara ise biliyorsunuz dünya çapında bir devrimci, Küba’dan Bolivya’ya geçiyor. Şu anda Bolivya’da kendini sosyalist olarak tanımlayan bir başkan var. Demek ki Che’nin gerilla mücadelesi boşa gitmemiş. Venezüella’nın lideri Chavez’in abisi örneğin, yine eski bir gerilla. Yani Latin Amerika’da geçmişten taşınan köklü bir antiemperyalist bir gelenek var. Zapatistalar örneğin yakın zamandan iyi örnekler. Şu anda Uruguay’ın başkanı Tupamaro’lardandır, eski bir şehir gerillasıdır. Tupac Amaru, zamanında İspanyol işgalcilerine karşı mücadele eden Kızılderili bir lider. Sonunda onu da 4 ayrı ata bağlayıp, parçalıyorlar. Küba da önemli bir faktör tabi. Tüm bu çöküş evresinden ilk sıyrılan da Latin Amerika oldu, tüm bu geçmişle birlikte değerlendirirsek tepkilerin de ilk elden oradan çıkması doğal algılanmalı. Ama buradan hareketle her şey iyiye gidecek diye düşünmek de mümkün değil. Bizim dizimizin dibinde bir gerilla hareketi var, ulusal bir mesele var, sınıf hareketiyle bu ittifakı sağlayabilmek gibi görevler duruyor önümüzde. Bu noktada da, Latin Amerika’dan dersler çıkarmalıyız. Sosyalistler ve mücadeleci güçler arasında rekabeti değil dayanışmayı esas alan bir perspektif geliştirmeliyiz. Çünkü Latin Amerika’da bunun çok örneklerini görüyoruz, biz de burada aynı dayanışmayı gerçekleştirebilirsek, mücadeleyi ayağa kaldırabilecek olanaklara sahip olabiliriz.

MÜCADELE HATTI, PROLETARYA PERSPEKTİFİ İLE, HALKLARIN KARDEŞLİĞİ VURGUSU İLE OLUŞTURULABİLİR

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD emperyalizmin “Avrasya” ve “Ortadoğu” stratejisi , Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgeyi işgaller, savaşlar, kan ve gözyaşı cehennemine çevirdi. Bölgesel dinamikleri ve direniş odaklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu meseleyi, şüphesiz biz enternasyonalistler olarak, proletaryanın perspektifini unutmadan değerlendirmeliyiz. Ama bizim öncelikle enternasyonalizmin gerekliliklerine ilişkin adımları bu ülkede, kendimizin atması gerekmektedir. Zaten dayanışma derken kastettiğim salt bu ülkeyi değil, tüm dünyayı kapsayan bir dayanışmadır. Ama bu ülkede örneğin Kürt ulusal mücadelesi bunca yükselmişken, onunla ittifak kurabilme yeteneğini gösteremeyen bir sosyalist hareketin enternasyonalliğinden bahsetmek, trajikomik bir durum olur. İlginçtir, burada dayanışmayı gösteremeyenler, Latin Amerika’da dayanışma ararlar. Dolayısıyla Ortadoğu halklarının da mücadelesini birleştirecek bir mücadeledir Kürtlerin mücadelesi. Kürt halkı İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’de parçalanmış durumdadır. Ve hepsinde de şu veya bu düzeyde ulusal hareketin etkileri vardır. Bu etki aynı zamanda enternasyonalist bir dayanışmanın da yolunu açar. Geçmişte Ortadoğu’da bu olanakları sunan bir başka hareket Filistin Kurtuluş Hareketiydi. Bizim 68 kuşağı da oralarla hep ilişki içindeydi. Bu türden her olanağın sağlıklı biçimde değerlendirilmesi gerekir. Ama tabi dayanışma da ancak güçle olabilir. Bizim burada güçlü bir hareket inşa etmemiz gereklidir. Bu, enternasyonalist ilişkiler için de vesile olacaktır. Bu ülkede enternasyonalist gücü yaratacak örgütlenmenin olanakları var. Onlar egemenlerin ortaklığı yoluyla bölgede hakimiyet kurmaya çalışıyorlar, bizse halkların kardeşliğinin yollarını döşemeliyiz. Ama bu çizdiğimiz enternasyonalist perspektifi ciddi bir şekilde ele almayı gerektirir. Küçük, rekabetçi davranışlardan uzak, büyük düşünebilme kapasitesiyle, dayanışmayla olacaktır. Egemenler stratejik derinliği düşünüyorlar, bu ülkeye görevler biçiyorlar, “komşularla sıfır sorun” diyerek bir hegemonya tesis etmeye çalışıyorlar. Buna karşı mücadele hattı da ancak, proletarya perspektifi ile, halkların kardeşliği vurgusu ile oluşturulabilir. Bunun maddi olanakları ve koşulları da vardır, sorun bunun bilincinde davranışları sergileyebilme sorunudur.

Burjuvazi, bölgesel düzeyde kendine çeşitli misyonlar biçiyor. Çizdiğimiz çerçeve içindeki bölgede, hegemonik bir durum yaratılmaya çalışılıyor, yeni-osmanlıcılık adıyla. Geçmişte de Fethullah Gülen’de ifadesini bulan “Adriyatik’ten Pasifik’e kadar uzanan bir ahenk çizgisi” ile örtüşük bir durumdur bu.

EMPERYALİZM BİR ÇIKMAZ İÇİNDE

ABD’nin Irak’ta işgali örtülü olarak kalıcılaştırma ve bir “Amerikan istikrarı” sağlama planları, Kürdistan, Türkiye ve İran’ı doğrudan ilgilendiren yeni bir yapılanmaya mı yöneliyor? Türkiye kendisine biçilen bu rolü “Yeni-Osmanlıcılık” şemsiyesi altında taşıyabilir mi?

Aslında, tüm bunların olanaklarından bahsettik. Ama son tahlilde biz, emperyalizme bağımlı bir ülkeyiz. Bu gerçekliği gözardı ettiğimizde, kendimize olmadık misyonlar biçmeye başlayabiliriz. Örneğin biz ordusuyla övünen, ordunun büyüklüğüyle şişinen bir ülkeyiz. Hem askeri planda, hem ekonomik planda genişlemek zorunda olan bir konumdayız. Ama şüphesiz tüm bunları salt ekonomik sebeplerle açıklayamayız. Arkasında dini sebepler de var. Hatırlayacaksınız ABD bu işi kendi deyimiyle “ılımlı islam” olarak nitelendiriyor. Amerika bir yeri işgal edip, orada sopasıyla hegemonya yaratmıyor, orayı fikirleriyle kuşatıyor. Ilıman bir müslümanlıktan söz etmek, aynı zamanda Türkiye’yi işaret etmektir. Türkiye’nin sahip olduğu büyüklüğü, bir güç olarak ABD’de kullanmak istiyor. Geçmişe bakarsak ABD, şu anda gerileyen bir güç. Sovyetler ilk çöktüğünde, sanki dünya ABD’den soruluyor gibiydi, ama şimdi Çin gibi, Hindistan gibi yükselen güçler var. Bu yüzden ABD, bu bölgede yeni üsler tesis etmek zorunda. Ilıman islamı, radikal bulduklarına karşı kullanmak istiyor. Radikal bulduğu da kendi yarattığı Taliban örneğin. Ya da Sovyetlere karşı, “Müslüman Kardeşler”i, Hizbullah’ı da ABD üretti. Dün ürettiklerini yeşil kuşak projesi için üretmişti, o zaman büyük tehdit komünizmdi. Her seferinde bir tehdit yaratıp, halkları ona göre şekillendirmek istiyorlar neticede. İdeolojik hegemonya böyle bir şey. Ama beklemedikleri bir direnişle karşılaştılar örneğin Afganistan’da, Irak’ta hâlâ direnişi hazmedemediler. Yarın Araplar, bu kadar hegemonik bir durumda olan Kürtlere tahammül etmek istemeyebilirler, milliyetçiliği bunca azdırdıkça. Türkiye ise çeşitli roller biçiyor kendine gerek bu enerji hatları itibariyle, gerek petrol rezervleri nedeniyle, gerekse İran’la olan ilişkileri itibariyle. Biliyorsunuz İran’la ABD bir problem yaşıyor. Ve Türkiye ABD ile birebir uyuşmayan politikalar izliyor. Bu anlamda geleceğe yönelik analizlerimiz için kesin bir şey söyleyemeyiz. Ama emperyalizmin mutlak bir hakimiyet sürdürmesinden bahsetmek mümkün değil, ABD ilelebet orada kalamaz, çekildiğinde de gerçek aktörler ortaya çıkacak, halkların daha söz sahibi olacağı bir düzen yaratılacaktır. Somutlamak gerekirse bugün Irak’ta Baasçılarla ilişki kurmaya çalışıyolar, aynı şekilde Afganistan’da Talibanla gizli pazarlıklar yapıldığı söyleniyor, halklarla ilişkiler kurulmaya çalışılıyor. Yani geri adım atılıyor. Emperyalizm, bir çıkmaz içinde. Emperyalizmin ekonomik krizine ilişkin saptamaları da aklımıza getirdiğimizde geleceği için pek de iç açıcı ufuklar görülmüyor. Ama halklar için bunun yolları gözüküyor. Bu yollara uygun davranabilmek, öncülüğü yakalayabilmek ile olacaktır. Bu da, Ortadoğu halklarının birlikteliğini sağlayacak, öncelikle kendi ülkemizde enternasyonalist perspektifle örgütlenmeye gitmek, halkların birliği için önümüzdeki en acil görevdir.

 BU KADAR BÜYÜK BİR ORDUYU NEDEN BESLİYORUZ?

Türkiye’de “antiemperyalist” söylem bir ucundan “şovenist” söylemle örtüşmüş durumda. Bu durumda “antiemperyalizm”den tümden vazgeçmek gerektiğini ileri sürenler, hatta 1960’ların sonlarındaki Dev-Genç in öncülüğünde, sizlerle birlikte kitleselleşen antiemperyalist mücadeleyi mahkum etmeye çalışanlar var. Aradan geçen 40 yılda ne değişti?

Bizler o zamanlar Latin Amerika’dan, Filistin Kurtuluş Hareketi’nden, onların antiemperyalist vurgularından da etkilendik. Nasıl ki bizi antiemperyalizm geliştirip güçlendirdiyse geçmişte, bugün de böyle olacaktır. IMF’ye karşı, Nato’ya karşı sağlıklı adımlar atmamız gereklidir. Son tahlilde bizi emperyalizmin bir parçası olmaktan uzaklaştıran bir durum yoktur. Neoliberal politikalarla birlikte dünya emperyalist kapitalist sistemine eklemlenmiş durumdayız. İçinde bulunduğumuz koşullarla, sınıf çelişkileri artmakta ve derinleşmekte. Bu bizi emperyalizmle hem yüzyüze getiren, hem de çatıştıran bir olgu. Bu çerçeveyi çizip de, antiemperyalizmi sadece ulusalcılığa oturtmak mümkün değildir. Zaten emperyalizmden söz ederken, uluslararası sermayeden söz ediyoruz. Tekelci burjuvaziden söz ederken, bunun uluslararası bağıntılarını gözden kaçırmak mümkün değildir. Bir bütün olarak biz kapitalizme karşıyız. Yaşadığımız kriz, kapitalizmin krizidir. Ama uluslararası düzeyde etkilerle, bize bastırmalarla yaşatılmaktadır. Örneğin bu kadar büyük bir orduyu neden besliyoruz biz? Kimin işine yarıyor bu? Halkın işine yaramadığı açıktır. Bu savaşı neden sürdürüyoruz? Ortadoğu’daki politikalarımızı neye göre şekillendiriyoruz? Hep emperyalizmin isterlerine uyumlu bir şekilde yürüyoruz. Tüm bunları görüp, emperyalizme karşı çıkmamak mümkün müdür! Bir sosyalistin enternasyonalist görevi olan, halkların kardeşliğini başka türlü yaratabilir miyiz? Ayrıca ortak düşmana karşı mücadele, bizim de ortaklaşmamız demektir. İsrail, Ortadoğu’daki bütün halkların üzerine çökmüş emperyalizmin üssü gibidir. Buna karşı mücadele, antiemperyalizmi gerektirir. Kapitalizmden kopuk bir antiemperyalizm de düşünülemez tabi. Emperyalizmin içsel bir olgu olduğu gerçeği görülmemiş olur. Ulusalcıların kullandığı böyle bir tuhaflık vardır. Özellikle askerlerin de kullandığı bir dildir bu. Günümüzde antiemperyalist mücadele, milliyetçiliği savunmak anlamına geliyor bu yüzden. Böyle bir şey olamaz. Biz, “vatan, millet, sakarya” edebiyatına dün karşıydık, bugün de karşıyız. Biz halkların kardeşliğini anlatırız, buna uygun mücadele hatları öreriz.

Kurtuluşun Yolunda Dev-Genç, Mart-Nisan 2010, sayı: 3