1990’lı yıllarda “yeni dünya düzeni”, “küreselleşme”
gibi kavramlar ortalığı kapladığında neredeyse unutturulmaya, kimi sol
çevrelerde bile rafa kaldırılmaya çalışılan “emperyalizm” kavramı
2000’li yıllarda yeniden ve yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Bu
dönüşü neye bağlıyorsunuz?
Bunun
tek bir cevabı olamaz. Dün hangi nedenler böyle bir ifadelendirmeyi ve
sonucu ürettiyse, bugün onun karşıtı gelişmeler de başka bir şeyi
geliştirmiştir. Ama kapitalizmi, sosyalizmden bağımsız bir şekilde ele
alıp değerlendiremeyiz. Yani göreli bir durum söz konusu. Örneğin
Sovyetler’in çöküşünden önceki dünyayla, sonraki dünyayı aynı şekilde
ele alamayız. Ya da dünkü Türkiye ile bugünkü Türkiye’yi kıyaslayabilmek
mümkün değildir. Bu türden olgular itibariyle ayrıntılı ve etraflı
cevaplar üretebilmek gereklidir. Fakat burada emperyalizmi rafa kaldırma
çabası vardır, dediğimizde hemen tarihe dönmeliyiz. Sosyalistlerin,
Lenin’de ifadesini bulan bir yanıyla Kapital’in devamı olarak
algılanabilecek emperyalizm tezini irdelemeliyiz. Lenin’in Emperyalizm
kitabının içerik itibariyle eskiyip eskimediğine bakarsak, küreselleşme
aslında o döneme ilişkin emperyalizm nitelenmesidir. Emperyalizm,
kapitalizmin son aşamasıdır, ama bu tek başına durumu açıklamak için
yeterli değildir. Diğer kategorilere de bakmak gerekiyor. Serbest
rekabetçi dönemde kapitalizmin gelişmesi itibariyle, düzenin tekelci
kapitalizme evrilmesiyle birlikte, döneme karakterini veren önemli
unsurlardan biri meta sermayesidir. Finans kapital olgusunun ortaya
çıkması, dünyanın bölüşümünün uluslararası tekellerce dünyadaki büyük
güçler tarafından tamamlanması sürecini getirdi. Tam o noktada Lenin’in
tartıştığı unsurları ele almak gerekiyor. Alman marksisti Kautsky, ultra
emperyalizmden söz ediyordu örneğin. O, emperyalist kapitalist dünyanın,
anlaşarak barışçıl bir yolla bu sömürüyü sürdürebileceğini söylüyordu.
Lenin ise bu savaşın mücadelenin kaçınılmazlığından söz ederken, bunu
kapitalistlerin kötü niyetine değil, kapitalizmin bir gereğine
bağlıyordu. Pazar ve ham madde kaynaklarının zorluğu itibariyle,
genişlemek zorunda olan kapitalizmin genişledikçe yeni kaynaklara
ihtiyacı vardır, diyor Lenin. Bu da ahbaplıkla çözülebilecek bir iş
değildir. Şüphesiz geçici anlaşmalar yapılabilir, ama yeni gelişen
güçler pastadan pay isteyeceklerdir. Bu anlamda, Sovyetler’deki çöküntü
yaşandıktan sonra, bahsettiğimiz döneme ilişkin tezler, emperyalist
kapitalist dünyanın başını çeken ABD tarafından üretildi. Tabi bunları
neoliberal politikalardan bağımsız düşünmemek gerekiyor. Örneğin Büyük
Ortadoğu Projesi ve daha genişi. ABD’nin emperyalizmin ilk çıkışındaki
sömürgeleri anlatırken kullandığı ilk jargonu, medeniyet taşımaktı.
Emperyalistler, gittikleri yerde hegemonyalarını hep zorla kurmazlar,
kimi zaman da tıpkı havuç politikası gibi “medeniyet getiriyoruz buraya”
diyerek işgal ettiler. Ortadoğu’ya demokrasi getireceğiz dediler,
görüyoruz getirdikleri demokrasiyi Irak’ta, Afganistan’da, İran’da,
Türkiye’de yaşıyoruz.
Esasında dünya o kadar küçüldü ki, adeta bir köy gibi algılamak
gerekiyor. Artık teknolojiyle birlikte her şey o kadar ilerledi ki,
dünyanın herhangi bir yerinde olan bir şey derhal yayılabiliyor.
Teknolojiyle birlikte gizliliğin oldukça güç, hatta imkansız hale
geldiğini düşünüyorum. Devlette de herkes birbirini dinliyor, görüyoruz
örneklerini. Demek ki biz, tüm bunların ışığında bu analizi yaparken,
küreselleşme ve bu yeni dünya düzeni analizlerine karşı çıkarken bunu
örgütlenmemizde, mücadelemizde, ilişkilerimizde, sosyalizmin
hegemonyasını kurabilme yeteneğimizde sergilemek durumundayız. Bu
anlamda bunun kestirme bir cevabı yok. Emperyalizm artık bitti diyenler
için, sadece Ortadoğu’da olan bitene bakmamız bile pek bir şeyin
bitmediğini ve üstelik de biraz çaktırmadan alttan korkunç bir
çarpışmanın sürdüğünü görmemiz için yeterlidir. Lenin’in savaşın
kaçınılmazlığını anlattığı dönem diyor ki, emperyalizm özgürlük değil
egemenlik taşır. Bugün, pazar ve ham madde için rekabette enerjinin ne
denli önemli olduğunu zaten bu Ortadoğu operasyonları sırasında
görüyoruz. Bu anlamda emperyalizmin bugün ortaya çıkabiliyor gibi
görünmesi sahicidir. Esasında yerli yerinde duruyordu, görmek
istemeyenler görmüyordu bunu. Örneğin her ne kadar Avrupa, Amerika ile
kolkola gibi görünse de, kendi içindeki bu birlik çabaları, son tahlilde
emperyalist kapitalist düzende mevzi kapma çabasıdır. Bu belki kendini
geçmişteki örnekleri gibi bir dünya savaşı şeklinde göstermiyor ama
görüyorsunuz ki her yerde savaş var. Afrika’da, Asya’da savaş var.
Ortadoğu kaynıyor. Latin Amerika’da ne olacağı belli değil.
KAPİTALİZMİN BÜTÜN HASTALIKLARI ORTAYA ÇIKIYOR
Yine 90lı yıllardaki “tarihin sonu”, “medeniyetler
çatışması” gibi emperyalist söylemlerin yerini, son yıllarda bütün
dünyaya yayılan ekonomik krizle birlikte “neoliberalizmin sonu” , “Marx’a
dönüş” gibi yaklaşımların almasına tanık olduk. İnsanlık akıl
tutulmasından kurtuluyor mu?
Tarihin
Sonu yaklaşımını Fukuyama getirdi biliyorsunuz, bizim bir şey
söylememize gerek yok, yakın zamanda o da özeleştiri yaptı, “öyle
değilmiş, yanılmışım” dedi. O, kapitalizmin çeperinde hegemonya kurma
çabasıydı. Medeniyetler çatışması ise, nesnel olarak emperyalist
kapitalist dünyayı bir tarzla, ideolojik planda silahlandırmak demekti.
Esasında bu kafa medeniyet taşıma kafasıdır. Emperyalizm kitabından söz
ederek başlamıştık, o daha çok ekonomik verilerden hareketle durumu
açıklamaya çalışır. Tekeller, üretimin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkmıştır
der ve devam eder. Fakat sonunda da, emperyalist kapitalist dünyanın
asalaklığından, çürümesinden söz eder. Söz konusu olan salt ekonomide
yaşanan krizler değil, o krizleri bir biçimiyle aşmayı becerir
kapitalizm, ama her aştığı kriz yeni bir krizin habercisidir.
Kapitalizmin tüm krizleri, fazla üretim krizleridir. Yani hiçbir şekilde
yokluktan kriz olmaz. Krizler fazla üretimden olur, örneğin otomotiv
sanayi krizde fazla araba üretmekten. Sermaye o kadar büyüyor ki,
Lenin’in deyimiyle kupon keserek geçinmekten bahsediliyor. O denli
büyümüş durumda ki bu para miktarı, kriz paranın büyümesinden doğuyor.
Dünya gayrı safi hasılasının neredeyse on misli kadar büyük bir para
ortada dönüyor. Para satıyorlar ve hile yapıyorlar ve sonunda da kriz
patlıyor. Ardından da, bankalar çöktü, kıyamet koptu diye konuşuyorlar.
Oysa bir kısım banka çöküyor, bir kısmı da gayet iyi durumda kalıyor.
Örneğin Türkiye’de yaşanan krizde tedbirler alındığı için banka çökmedi,
ama kriz en derin şekilde etkisini gösterirken, bir kaç banka kârlarını
devasa boyutlara yükseltti. Bu anlamda kapitalizm, kendini yenileme
özelliğine sahip, her ne kadar değer yitimine uğrasa da, bir yığın
şirket, söylediğimiz para yerinde duruyor dolayısıyla da kapitalizmin
isterlerine uygun bir şekilde yeniden krizler tetiklenmek zorunda
kalıyor. Bu krizlerle yaşamak, aynı zamanda yaşanmaz hale getiriyor
hayatı. Bu gidişle, Turgut Özal’ın sınıfsal kavramlardan uzak olsun diye
yarattığı “orta direk” kavramına dahil kesim giderek çöküyor. Ama bir
yanıyla da yukarıda bir avuç zengin, daha zengin oluyor ve mecburen
geçmişe dönmek zorunda kalıyorlar. Çünkü tüm o yeni dünya düzeni,
medeniyetler çatışması kavramları, bir şeylerin bittiğini, artık
sosyalizmin analizlerinin mevcut durumu açıklamakta yetersiz kaldığını
söylüyordu. Çünkü sosyalist düzen çökmüştü, kapitalizm bütün hataları,
kötülükleri, çürümesiyle ayakta kalmıştı. Şimdi rakipsiz de olduğu için,
bütün hastalıkları ortaya çıkıyor ve çıktıkça mecburen kapitalizmin
derli toplu analizine, Marx’a dönmekten söz ediyorlar. Yani onlar
istediği için değil, Marx kendini hatırlattığı için bu durum ortaya
çıkıyor.
KAPİTALİZM KENDİ KENDİNE ÇÖKMEZ
Kapitalist dünya sistemindeki dönüşümlerin Lenin’in
emperyalizm kuramını geçersizleştirdiği, sürecin Kautsky’nin “ultra
emperyalizm” yaklaşımını doğrular nitelikte geliştiği yönünde iddialar
var. Ne dersiniz, emperyalist sistem yüz yıl içinde nasıl bir yönelim
gösterdi?
Güzel
bir laf vardır: “Siyasi tahliller, süs için yapılmazlar.” Kautsky, o
analizi çekiyorsa, sonunda da ona uygun bir mücadele aracı önermek
durumundadır. Lenin başka bir şeyden söz ediyorsa, ona uygun örgütlenme
ve mücadele araçları üretmek durumundadır. Mesele bu. Dolayısıyla sosyal
pasifizmi anlatıyor bir taraf. Hep birlikte, kardeşçe sömürecekler,
mücadeleye gerek yok, barışçıl yollarla gidersek bu iş çözümlenir
diyorlar. Bizim analizlerimiz de başka bir sonuç çıkarıyor. Biz Marx’ın,
Lenin’in eskimediğini zaten biliyorduk, onlarsa yeni fark ediyorlar.
Aslında onlar da farkındaydılar ama, koşulların zorunluluğu getirdi
buraya. Söylemeseler tuhaf olacaktı. Çünkü bunların olacağını yüz
seneden önce anlatmış birileri. Ama her kriz toparlanarak, tekrar
kapitalizmin kendini var etme olanaklarını doğuruyor. Kapitalizm kendi
kendine çökmez. Çünkü son tahlilde, analizleri ekonomik olarak
yapmayacağız. Ekonomi siyasete, siyaset kültüre bağlıdır. Tüm bunları
bütünsellik içinde ele aldıkça durumu anlayıp çözümleme olanaklarına
sahibiz.
CHE'NİN GERİLLA MÜCADELESİ BOŞA GİTMEDİ
Latin Amerika’da eskiden ABD’nin arka bahçesi sayılan
ülkelerin birer birer “21. yüzyıl sosyalizminin” ön bahçesinde buluşmaya
başladıkları ileri sürülüyor. Latin halklarının emperyalizme ve
neoliberalizme karşı bölgesel bir güç birliği içine girdikleri
görülüyor. Latin Amerika emperyalist-kapitalist dünya sisteminin “kara
deliği” olabilir mi?
Mücadelemiz içinde biz, Latin Amerika’dan çok etkilendik,
Vietnam’dan çok etkilendik. Biz o dönemde Che’yi okuduk, Küba çok
etkiledi. Ama şehir gerillası dediğimizde de Carlos Marighella bizi
etkilemişti. Marighella örneğin yasal bir partide yıllarca mücadele
ediyor ve bir türlü gelişememek yıldırıyor onu ve o yılgınlıkla başka
bir hale sokmak istiyor ve silahlı mücadeleye başlıyor. Che Guevara ise
biliyorsunuz dünya çapında bir devrimci, Küba’dan Bolivya’ya geçiyor. Şu
anda Bolivya’da kendini sosyalist olarak tanımlayan bir başkan var.
Demek ki Che’nin gerilla mücadelesi boşa gitmemiş. Venezüella’nın lideri
Chavez’in abisi örneğin, yine eski bir gerilla. Yani Latin Amerika’da
geçmişten taşınan köklü bir antiemperyalist bir gelenek var.
Zapatistalar örneğin yakın zamandan iyi örnekler. Şu anda Uruguay’ın
başkanı Tupamaro’lardandır, eski bir şehir gerillasıdır. Tupac Amaru,
zamanında İspanyol işgalcilerine karşı mücadele eden Kızılderili bir
lider. Sonunda onu da 4 ayrı ata bağlayıp, parçalıyorlar. Küba da önemli
bir faktör tabi. Tüm bu çöküş evresinden ilk sıyrılan da Latin Amerika
oldu, tüm bu geçmişle birlikte değerlendirirsek tepkilerin de ilk elden
oradan çıkması doğal algılanmalı. Ama buradan hareketle her şey iyiye
gidecek diye düşünmek de mümkün değil. Bizim dizimizin dibinde bir
gerilla hareketi var, ulusal bir mesele var, sınıf hareketiyle bu
ittifakı sağlayabilmek gibi görevler duruyor önümüzde. Bu noktada da,
Latin Amerika’dan dersler çıkarmalıyız. Sosyalistler ve mücadeleci
güçler arasında rekabeti değil dayanışmayı esas alan bir perspektif
geliştirmeliyiz. Çünkü Latin Amerika’da bunun çok örneklerini görüyoruz,
biz de burada aynı dayanışmayı gerçekleştirebilirsek, mücadeleyi ayağa
kaldırabilecek olanaklara sahip olabiliriz.
MÜCADELE HATTI, PROLETARYA PERSPEKTİFİ İLE, HALKLARIN
KARDEŞLİĞİ VURGUSU İLE OLUŞTURULABİLİR
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD
emperyalizmin “Avrasya” ve “Ortadoğu” stratejisi , Türkiye’nin de içinde
bulunduğu bölgeyi işgaller, savaşlar, kan ve gözyaşı cehennemine
çevirdi. Bölgesel dinamikleri ve direniş odaklarını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Bu meseleyi, şüphesiz biz enternasyonalistler olarak,
proletaryanın perspektifini unutmadan değerlendirmeliyiz. Ama bizim
öncelikle enternasyonalizmin gerekliliklerine ilişkin adımları bu
ülkede, kendimizin atması gerekmektedir. Zaten dayanışma derken
kastettiğim salt bu ülkeyi değil, tüm dünyayı kapsayan bir dayanışmadır.
Ama bu ülkede örneğin Kürt ulusal mücadelesi bunca yükselmişken, onunla
ittifak kurabilme yeteneğini gösteremeyen bir sosyalist hareketin
enternasyonalliğinden bahsetmek, trajikomik bir durum olur. İlginçtir,
burada dayanışmayı gösteremeyenler, Latin Amerika’da dayanışma ararlar.
Dolayısıyla Ortadoğu halklarının da mücadelesini birleştirecek bir
mücadeledir Kürtlerin mücadelesi. Kürt halkı İran’da, Irak’ta,
Suriye’de, Türkiye’de parçalanmış durumdadır. Ve hepsinde de şu veya bu
düzeyde ulusal hareketin etkileri vardır. Bu etki aynı zamanda
enternasyonalist bir dayanışmanın da yolunu açar. Geçmişte Ortadoğu’da
bu olanakları sunan bir başka hareket Filistin Kurtuluş Hareketiydi.
Bizim 68 kuşağı da oralarla hep ilişki içindeydi. Bu türden her olanağın
sağlıklı biçimde değerlendirilmesi gerekir. Ama tabi dayanışma da ancak
güçle olabilir. Bizim burada güçlü bir hareket inşa etmemiz gereklidir.
Bu, enternasyonalist ilişkiler için de vesile olacaktır. Bu ülkede
enternasyonalist gücü yaratacak örgütlenmenin olanakları var. Onlar
egemenlerin ortaklığı yoluyla bölgede hakimiyet kurmaya çalışıyorlar,
bizse halkların kardeşliğinin yollarını döşemeliyiz. Ama bu çizdiğimiz
enternasyonalist perspektifi ciddi bir şekilde ele almayı gerektirir.
Küçük, rekabetçi davranışlardan uzak, büyük düşünebilme kapasitesiyle,
dayanışmayla olacaktır. Egemenler stratejik derinliği düşünüyorlar, bu
ülkeye görevler biçiyorlar, “komşularla sıfır sorun” diyerek bir
hegemonya tesis etmeye çalışıyorlar. Buna karşı mücadele hattı da ancak,
proletarya perspektifi ile, halkların kardeşliği vurgusu ile
oluşturulabilir. Bunun maddi olanakları ve koşulları da vardır, sorun
bunun bilincinde davranışları sergileyebilme sorunudur.
Burjuvazi, bölgesel düzeyde kendine çeşitli misyonlar biçiyor.
Çizdiğimiz çerçeve içindeki bölgede, hegemonik bir durum yaratılmaya
çalışılıyor, yeni-osmanlıcılık adıyla. Geçmişte de Fethullah Gülen’de
ifadesini bulan “Adriyatik’ten Pasifik’e kadar uzanan bir ahenk çizgisi”
ile örtüşük bir durumdur bu.
EMPERYALİZM BİR ÇIKMAZ İÇİNDE
ABD’nin Irak’ta işgali örtülü olarak kalıcılaştırma ve
bir “Amerikan istikrarı” sağlama planları, Kürdistan, Türkiye ve İran’ı
doğrudan ilgilendiren yeni bir yapılanmaya mı yöneliyor? Türkiye
kendisine biçilen bu rolü “Yeni-Osmanlıcılık” şemsiyesi altında
taşıyabilir mi?
Aslında, tüm bunların olanaklarından bahsettik. Ama son tahlilde
biz, emperyalizme bağımlı bir ülkeyiz. Bu gerçekliği gözardı
ettiğimizde, kendimize olmadık misyonlar biçmeye başlayabiliriz. Örneğin
biz ordusuyla övünen, ordunun büyüklüğüyle şişinen bir ülkeyiz. Hem
askeri planda, hem ekonomik planda genişlemek zorunda olan bir
konumdayız. Ama şüphesiz tüm bunları salt ekonomik sebeplerle
açıklayamayız. Arkasında dini sebepler de var. Hatırlayacaksınız ABD bu
işi kendi deyimiyle “ılımlı islam” olarak nitelendiriyor. Amerika bir
yeri işgal edip, orada sopasıyla hegemonya yaratmıyor, orayı
fikirleriyle kuşatıyor. Ilıman bir müslümanlıktan söz etmek, aynı
zamanda Türkiye’yi işaret etmektir. Türkiye’nin sahip olduğu büyüklüğü,
bir güç olarak ABD’de kullanmak istiyor. Geçmişe bakarsak ABD, şu anda
gerileyen bir güç. Sovyetler ilk çöktüğünde, sanki dünya ABD’den
soruluyor gibiydi, ama şimdi Çin gibi, Hindistan gibi yükselen güçler
var. Bu yüzden ABD, bu bölgede yeni üsler tesis etmek zorunda. Ilıman
islamı, radikal bulduklarına karşı kullanmak istiyor. Radikal bulduğu da
kendi yarattığı Taliban örneğin. Ya da Sovyetlere karşı, “Müslüman
Kardeşler”i, Hizbullah’ı da ABD üretti. Dün ürettiklerini yeşil kuşak
projesi için üretmişti, o zaman büyük tehdit komünizmdi. Her seferinde
bir tehdit yaratıp, halkları ona göre şekillendirmek istiyorlar
neticede. İdeolojik hegemonya böyle bir şey. Ama beklemedikleri bir
direnişle karşılaştılar örneğin Afganistan’da, Irak’ta hâlâ direnişi
hazmedemediler. Yarın Araplar, bu kadar hegemonik bir durumda olan
Kürtlere tahammül etmek istemeyebilirler, milliyetçiliği bunca
azdırdıkça. Türkiye ise çeşitli roller biçiyor kendine gerek bu enerji
hatları itibariyle, gerek petrol rezervleri nedeniyle, gerekse İran’la
olan ilişkileri itibariyle. Biliyorsunuz İran’la ABD bir problem
yaşıyor. Ve Türkiye ABD ile birebir uyuşmayan politikalar izliyor. Bu
anlamda geleceğe yönelik analizlerimiz için kesin bir şey söyleyemeyiz.
Ama emperyalizmin mutlak bir hakimiyet sürdürmesinden bahsetmek mümkün
değil, ABD ilelebet orada kalamaz, çekildiğinde de gerçek aktörler
ortaya çıkacak, halkların daha söz sahibi olacağı bir düzen
yaratılacaktır. Somutlamak gerekirse bugün Irak’ta Baasçılarla ilişki
kurmaya çalışıyolar, aynı şekilde Afganistan’da Talibanla gizli
pazarlıklar yapıldığı söyleniyor, halklarla ilişkiler kurulmaya
çalışılıyor. Yani geri adım atılıyor. Emperyalizm, bir çıkmaz içinde.
Emperyalizmin ekonomik krizine ilişkin saptamaları da aklımıza
getirdiğimizde geleceği için pek de iç açıcı ufuklar görülmüyor. Ama
halklar için bunun yolları gözüküyor. Bu yollara uygun davranabilmek,
öncülüğü yakalayabilmek ile olacaktır. Bu da, Ortadoğu halklarının
birlikteliğini sağlayacak, öncelikle kendi ülkemizde enternasyonalist
perspektifle örgütlenmeye gitmek, halkların birliği için önümüzdeki en
acil görevdir.
BU KADAR BÜYÜK BİR ORDUYU NEDEN BESLİYORUZ?
Türkiye’de “antiemperyalist” söylem bir ucundan “şovenist”
söylemle örtüşmüş durumda. Bu durumda “antiemperyalizm”den tümden
vazgeçmek gerektiğini ileri sürenler, hatta 1960’ların sonlarındaki
Dev-Genç in öncülüğünde, sizlerle birlikte kitleselleşen antiemperyalist
mücadeleyi mahkum etmeye çalışanlar var. Aradan geçen 40 yılda ne
değişti?
Bizler o zamanlar Latin Amerika’dan, Filistin Kurtuluş
Hareketi’nden, onların antiemperyalist vurgularından da etkilendik.
Nasıl ki bizi antiemperyalizm geliştirip güçlendirdiyse geçmişte, bugün
de böyle olacaktır. IMF’ye karşı, Nato’ya karşı sağlıklı adımlar atmamız
gereklidir. Son tahlilde bizi emperyalizmin bir parçası olmaktan
uzaklaştıran bir durum yoktur. Neoliberal politikalarla birlikte dünya
emperyalist kapitalist sistemine eklemlenmiş durumdayız. İçinde
bulunduğumuz koşullarla, sınıf çelişkileri artmakta ve derinleşmekte. Bu
bizi emperyalizmle hem yüzyüze getiren, hem de çatıştıran bir olgu. Bu
çerçeveyi çizip de, antiemperyalizmi sadece ulusalcılığa oturtmak mümkün
değildir. Zaten emperyalizmden söz ederken, uluslararası sermayeden söz
ediyoruz. Tekelci burjuvaziden söz ederken, bunun uluslararası
bağıntılarını gözden kaçırmak mümkün değildir. Bir bütün olarak biz
kapitalizme karşıyız. Yaşadığımız kriz, kapitalizmin krizidir. Ama
uluslararası düzeyde etkilerle, bize bastırmalarla yaşatılmaktadır.
Örneğin bu kadar büyük bir orduyu neden besliyoruz biz? Kimin işine
yarıyor bu? Halkın işine yaramadığı açıktır. Bu savaşı neden
sürdürüyoruz? Ortadoğu’daki politikalarımızı neye göre
şekillendiriyoruz? Hep emperyalizmin isterlerine uyumlu bir şekilde
yürüyoruz. Tüm bunları görüp, emperyalizme karşı çıkmamak mümkün müdür!
Bir sosyalistin enternasyonalist görevi olan, halkların kardeşliğini
başka türlü yaratabilir miyiz? Ayrıca ortak düşmana karşı mücadele,
bizim de ortaklaşmamız demektir. İsrail, Ortadoğu’daki bütün halkların
üzerine çökmüş emperyalizmin üssü gibidir. Buna karşı mücadele,
antiemperyalizmi gerektirir. Kapitalizmden kopuk bir antiemperyalizm de
düşünülemez tabi. Emperyalizmin içsel bir olgu olduğu gerçeği görülmemiş
olur. Ulusalcıların kullandığı böyle bir tuhaflık vardır. Özellikle
askerlerin de kullandığı bir dildir bu. Günümüzde antiemperyalist
mücadele, milliyetçiliği savunmak anlamına geliyor bu yüzden. Böyle bir
şey olamaz. Biz, “vatan, millet, sakarya” edebiyatına dün karşıydık,
bugün de karşıyız. Biz halkların kardeşliğini anlatırız, buna uygun
mücadele hatları öreriz.
Kurtuluşun Yolunda Dev-Genç,
Mart-Nisan 2010, sayı: 3