Genel seçimlerin sonuçlarıyla başlayan yeni
dönemde, konjonktürel tablo ve sonuçlar (özellikle Blok’un seçimlerdeki
başarısı) sosyalistlere mücadeleyi yükseltebilmek için önemli imkanlar
olduğunu göstermiştir. Diğer yandan lehimize olan bu durumu
değerlendirecek örgütsel pozisyondan yoksun olduğumuz ortadadır. Bu
öznel durumumuzun temel nedenlerinden biri çok parçalı yapımızdır.
İronik olarak egemenler saldırırken bizi bir bütün olarak ele almakta,
çeşitli sosyalist gruplar mücadele ederken tekil olarak hareket
etmektedir. Bu durum hangi sınıf, odak vb. adına olursa olsun en basit
mücadele mantığına uymamaktadır. Yaşanan durum emperyalist aşamadaki
“kabile devletlerinin” konumlanışına benzemektedir. Şöyle ki, onlar da
tam manasıyla bir örgüt (devlet) değiller, sürekli parçalanma
eğilimindeler, kaynaklarının çoğunu iç iktidar mücadelelerine
harcamaktalar, vb. Bu kabile yapısının sömürgecilik ve güncel olarak
emperyalizm karşısında hiçbir şansı yok. Aynı modern devlet-kapitalist
devlet karşısında sekter-grupçu sosyalist yapının hiç şansı olmadığı
gibi. Sorunu önce bu noktada tarif etmek ancak devrim hedefine
kilitlenmekle mümkündür.
Hedef, hedefe ulaşma yolunu, yol kendi tarzını
belirler. Devrimci program büyük oranda hedeften oluşur. Aynı zamanda
yol ve tarzı da kısmen kapsar ama her ikisini de temelden sürekli
etkiler. Biz bu noktada, yol kavramımıza öznenin yapısını da dahil
etmekteyiz. Yolun önemlice bir kısmı devrimci örgütün yapısı ile
ilgilidir. Eğer durum böyle olmasaydı, RSDİP’de uzun seneler boyunca
Bolşevikler ve Menşevikler örgüt (ve program) üzerine tartışarak
ilerleyemezlerdi. Yine Ekim Devrimi öncesinde ve sonrasında (esnasında)
Bolşeviklerin otokrasi ve burjuvaziye karşı tavırları ve diğer
devrimcilerle ilişkileri temel olarak hedefe bağlılık ilkesiyle
biçimlenmiştir. Yani hedefe bağlı bir yol ve tarz izlenmiştir. Tam bu
noktada şöyle itirazlar gelebilir: “Hepimiz devrim olsun, sosyalizmi
inşa edelim diyoruz. Asıl olan buna nasıl varılacağıdır; yol-örgüt
tartışmaları gibi…” Mesele bu kadar basit olsaydı azımsanmayacak bir
süredir süren eski statüko, yeni statüko (AKP) şeklinde süregiden
egemenler arası iç çatışma sürecinde bir çok sosyalist grup farklı tavır
belirlemezdi. Her tavır kendi programından stratejisinden kaynaklanarak
taktik haline dönüşür. Örneğin, 2007 e-muhtıra hamlesiyle doruğa
çıkan darbe tehlikesi, Kürt sorunu ve enternasyonalist tavır, işçi
sınıfı örgütlenmesine bakış açısı (1 Mayıs eylemi, Tekel, Seka
direnişleri gibi örneklerden yola çıkarak) gibi başlıklarda
görülebileceği gibi orduya, Kürt meselesine, sınıf mücadelesine
yaklaşım farklılıkları, az ya da çok esas ve belirleyici olan
hedefi niteleyen programatik farklılıklardır.
Farklı yapılar programatik olarak ne kadar
anlaşabilirlerse, yol-örgüt meselelerinde ayrışabilmeleri o kadar zor
olacaktır. Demek ki, buraya kadarki olan kısımdaki belirlemelerimizden,
birlik meselesinin irade ve niyetlerden çok öncelikle bir yere kadar
programda ortaklaşma, fikirlerde uyuşma meselesi olduğu ortaya çıkıyor.
Hedefe dair fikirlerde uyuştukça örgüt meselesinde ilerlenebilir ancak.
Devrimci mücadeleyi yürütürken, “ben tek başıma alır giderim” tarzında
yaklaşanlardan farklı olarak biz başarmak için mutlaka
devrimcilerin birleşmesi gerekir diyoruz. Bu noktada her devrimci yapı
şöyle bir cevap verebilir: “Biz de birleşmek istiyoruz ama biz kimseye
benzemiyoruz.” Zaten “Devrim için mutlaka devrimciler birleşmelidir”
tarzında stratejik bir yaklaşımda bulunurken, her grup birbirine
benzesin demiyoruz. Tam tersine kimse bir diğerini özel bir hedef olarak
kendine benzetmeye çalışmasın, farklılıklarımızın bizi
güçlendirebileceği devrimci bir programı teşkil edelim, farklı fikirler
öyle rahat saflarımızda bulunabilsinler ki her daim nerede yanlış
yaptığımızı sınayabilelim. Tabii bu yaklaşımı hiç yanlış yapmayan “ilahi
güçleri” olanlar için söylemiyoruz!
Birleşememe sorununun geliştiği iki temel kaynak
vardır:
1) Maddi koşullar: Maddi koşullar iç ve dış
etkenler olarak ikiye ayrılır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlülük
durumu nicelik ve nitelik olarak iç etkenlerin başat faktörüdür.
Devrimci örgütlerin alanlardaki etkinlik seviyeleri, kadrosal
birikim-tecrübe-yetenekleri ve devrimci örgütlerin aralarındaki
ilişkilerin niteliği iç etkenlerin ikinci önemli faktörünü oluşturur.
Dış etkenler ise emperyalizmin tahakkümü, kapitalist devletin hegemonya
tesisindeki başarısı, egemenler arasındaki çeşitli grupların iç
çelişkilerinin durumu, genel iktisadi durum gibi faktörlerden oluşur.
Yapısal biçimleniş ise birleşme hedefi için uygulanan her türlü
faaliyeti kapsar. Burjuvazi bu özel faaliyeti bozmaya çalışır, devrimci
saflar her düzeyde bu özel faaliyeti gerçekleştirmeye çalışır. Her odak,
düşman belirlediği kesime, tarafa, sınıfa karşı onu parçalamak amacıyla
faaliyet yürütür. Dolayısıyla devrimci saflardaki her tür birleşme
girişimi-platform, cephe, parti, vb. yapısal biçimleniş kapsamında
devrim için olumlu (gereken) faaliyetlerdir.
2)Yapısal biçimleniş: Bu birleşme yolundaki yapısal
biçimlenişin temel karakterini, hedef tartışmasındaki ana eğilim verir.
Ana eğilim ise işçi sınıfının devrimci rolüne bakış açısıyla ilgilidir.
Proletaryanın devrimci süreçteki rolünün irdelenmesi bir düzeyde örgüt
tartışmasını zorunlu kılar. Bolşevik örgütlenmelerin temellerini
incelediğimizde, Lenin’in Narodnikler’le yürüttüğü tartışma köylülük ile
işçi sınıfının devrimci rolüne ilişkin bir tartışma olduğu gibi aynı
zamanda bir örgüt tartışmasıdır. Sıkça kullanıldığı gibi örgüt
tartışmaları sonradan Menşevikler olarak anılacaklarla RSDİP’in kuruluş
sürecinde başlamaz. Bu tarihsel kopuklukla (burada bilinçli bir
anakronizm söz konusu) tartışmayı ele alma yöntemi, memleketimiz
sosyalist hareketinde meselelerin sınıfsal bağlamını göz ardı eder ve
sorunları kestirmeci örgüt tartışmaları ile çözmeye çalışarak
kullanılmaktadır. Bugün de teknik meselelere indirgenmiş soyut örgüt
tartışmaları bu sığ tarzın devamıdır (pratik faaliyet yoksunluğu ile
beraber). Lenin ise meseleyi tam tersi yönde ve derinlikte programatik
ve örgütsel temelleri birleştirerek ele almaktadır:
“Ama bu çok önceydi, o kadar önce ki, “halkın
dostları” onu tümüyle unutmayı başarmışlar ve politik kuruluşların
materyalist eleştirisi yapılmadığı zaman ve modern devletin sınıf
niteliği anlaşılmadığı zaman, politik radikalizmden politik oportünizme
geçmeye bir adım kaldığını taktikleriyle parlak bir biçimde
sergilemişlerdir.” (V.İ. Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal
Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?, Sol Yayınları, s.138)
Bu noktada sınıfsal analiz ile örgüt yapısını
diyalektik bir biçimde ele alırken, kendi programatik zemini ile
Narodnik’lerinkini netleştirmiş oluyor. Bu netleştirme faaliyeti,
Narodnik’lerle onun eğilimi arasında maddi bir birlik oluşturmaya değil
ama diğer taraftan Rusya devrimci hareketini toparlayacak olan
fikirlerin zemininin oluşmasına hizmet etmiştir. Bu tartışmayla
“SOSYALİST BİR İŞÇİ PARTİSİNİ ÖRGÜTLEMEK” hedefi belirginleşmiştir.
Günümüzde de teorik bir keşmekeş olduğunu ve işçi
sınıfının devrimci rolüyle ilgili bir tartışmaya ihtiyaç olduğunu
görüyoruz. Proletaryanın devrimci rolünü (ve partisini) yadsıyan iki tip
eğilim mevcuttur: Popülist eğilim ve liberal eğilim. Popülist eğilim
ideolojik açıdan mevcut cumhuriyetin gerici statükosuyla bile
hesaplaşamayacak düzeyde bir yaklaşıma sahiptir. Aynı gericiliği yeni
statükoyu destekleyerek liberal eğilim de yapmaktadır. Popülist eğilim
pratiğini hükümet karşıtlığı ile sınırlandırarak somutlaştırmıştır. İşçi
sınıfı örgütlenmesini ve mücadele yöntemlerini de devrimci perspektiften
yoksun protestocu bir anlayışla düzen sınırlarının ötesinde
geliştirememiş ve güçlendirememiştir. Sınıfın devrimci eylemini
yükseltemeyen bu anlayış diğer ezilenlerle (başta Kürt Özgürlük
Hareketi) ittifak kurmaktan uzak durmuştur. Liberal eğilimin ise bir
tarafı tamamıyla-açıkça işçi sınıfının devrimci rolünü yadsımakta,
burjuva devlet mekanizmasıyla antagonist çelişkiler yaşamamaktadır.
Tersine burjuva devlet mekanizmasını “demokratikleştirmenin” peşindedir.
Bu kesimin durumu açıktır. Esas deşifre edilmesi
gereken liberal eğilimin gizli kesimidir. Bu gizli liberal eğilim
açıktan işçi sınıfının devrimci rolünü tartışmaktan kaçınır.
Proletaryanın devrimci rolünü kapitalist sistem içerisindeki diğer
toplumsal muhalefet odaklarıyla eşitler. Devrimci örgütü proletarya
partisi olarak planlamaz. Teknik tartışmalara boğulmuş bir soyut örgüt
tartışması yürütür. Yanlış zeminde doğru tartışma yürütülemez, sonuç
alabilmek açısından tartışmaları sınıf mücadelesi zeminine oturtmak
suretiyle somutlaştırmak gereklidir.
Proletaryanın burjuva siyasi iktidarı alaşağı
etmesi ve iktidarı ele geçirerek sosyalist bir toplum kurma yolunda,
proleter sınıf mücadelesini örgütlemek devrimcilerin önünde somut bir
görev olarak durmaktadır. Ekonomik ve siyasal (demokratik) mücadele
iktidar perspektifine bağlı olarak sınıf mücadelesinin birbirine bağlı
iki biçimidir. Demokrasi için verilecek mücadele işçi sınıfının
haklarını geliştirecek ve devrimci programı uygulayabilmesi için
güçlendirecektir. Ekonomik mücadele işçilerin durumlarını düzeltmek için
somut sorunlardan yola çıkılarak başlasa da, her başarı ya da kazanım
sınıfın birleşik eylemini gerektirdiğinden sınıf bilincini
geliştirecektir. Ayrıca iki biçim içinde kazanılan her hak işçi
sınıfının kendine olan güvenini artıracaktır (mücadelede deneyim, bilgi,
yetenek elde etme, birleşik eylemin gücünü bilince çıkartma, vb.).
Proletarya sosyalistlerinin görevi ekonomik ve politik alanı
proletaryanın devrimci sınıf mücadelesinde birleştirmektir. Bu yaklaşımı
daha da ayrıntılandırmak mümkün. Fakat bizim asıl amacımız bu kısımda
tartışmanın zeminini belirlemek. Bu tarif etmeye çalıştığımız zemin
Marksizmi devrimci pratikten kopuk entelektüel tartışmaların konusu
haline getiren, Leninizmi tarihteki sınıf açısından başarılı bir dönemin
nostaljik anısı olarak ele alan yaklaşımla tartışma alanımızdır. Lenin
bizim temel olarak tartıştığımız görevi şöyle tarif ediyordu:
“Bütün Avrupa ülkelerinde sosyalizm ve işçi
sınıfı hareketi başlangıçta birbirinden kopuk olarak var olmuştur. (…)
Bu kaynaşma gerçekleştiğinde, işçilerin sınıf mücadelesi, proletaryanın
kedini mülk sahibi sınıfların sömürüsünden kurtarma yolunda bilinçli
mücadelesi haline gelir, sosyalist işçi hareketi olarak daha yüksek bir
biçime evrilmiş olur: İşçi sınıfının bağımsız Sosyal Demokrat Partisi.
Karl Marx ve Friedrich Engels, en büyük hizmetlerini sosyalizmi işçi
sınıfı hareketi ile kaynaşmaya yönlendirerek yapmışlardır.” (V.İ. Lenin,
Toplu Eserler, Cilt 4, s. 257-59, s. 280-83)
Bu belirlemeyle beraber Lenin bu kaynaşmanın
devrimci teorisinin oluşturulmasını ve bu teoriyi hayata geçirebilecek
devrimci bir örgütün (işi sonuna kadar, proletarya diktatörlüğüne kadar
götürebilecek olan) teşkil edilmesinin gerekliliğini hiç kuşkuya yer
bırakmayacak şekilde belirtmektedir. Bu bağlamda Leninizm insanlığın
kurtuluşunda ısrardır.
Sosyalist hareketin birliği ve sınıf örgütlenmesine
ana hatlarıyla (konuya giriş şeklinde) çizmeye çalıştığımız gibi
bakıldığı takdirde, konuya böyle yaklaşan yapı doğal olarak bölgedeki en
örgütlü devrimci aktif dinamik olan Kürt özgürlük hareketiyle
enternasyonalist bir ilişkiyi savunmak durumundadır. Fakat bu ilişkiyi
stratejik bir şekilde savunmak başka bir şeydir, savunulanı pratiğe
geçirmek ise daha başka bir şeydir. Kürt özgürlük hareketiyle reel
stratejik ittifakın koşulu işçi sınıfı ile kaynaşmayı başarmış bir
sosyalist harekettir. Biz bu noktada yine parçalı sosyalist hareketin,
kendi güçlerini derleyip toplayamazsa, işçi sınıfıyla kaynaşmasının zor
olacağını iddia ediyoruz. Aynı zamanda stratejik enternasyonalist
ilişkiyi realize etmesi oldukça zorlaşır. Anlattığımız çabanın dışında
eklenti ya da dışlayan duruşların da devrimci sürece pek yararlı
olmadıkları ortadadır.
Özgürlük hareketi gibi çok yönlü yaklaşıma ve
araçlara sahip bir yapıyla stratejik ittifak öngörüp, enternasyonalist
soldaki birlik tartışmalarını teknik başlıklarla soyut örgüt
tartışmalarına kilitlemek daha baştan kendi kendini etkisizleştirmektir.
Mücadele çıtasının yükselmekte olduğu içinden
geçtiğimiz dönemde, mevcut mücadele çıtasının çok altında tartışmalar
(soyut teknik tartışmalar) enternasyonalist sosyalist konum ile çelişir.
Bununla beraber pratik bir eylem ve hareket planlaması dahilinde
(örgütlenme, vb.) aşama aşama (aciliyet sırasına göre) program belirleme
tartışmalarının, asıl tartışmaların yapılamaması aksaklığın asıl
sebebidir. Çünkü ihtiyacımız olan örgüt programatik belirlemelere göre
biçimlenecektir. Basitçe programatik olarak ve yapılacaksa ona göre bir
araca ihtiyacımız olacaktır. Çok yönlü bir araca-örgüte ihtiyacımız
olduğu ortadadır. Bu çok yönlü araç çoğulcu olmalı ki, gereken
yaklaşımlara sahip olabilsin ve farklı işlevleri yerine getirebilsin.
Tektipleştirmek, monolitizm sadece görünüşte sorunları azaltır. Fakat
diğer taraftan her farklılaşma da açık olmayan ve tümüyle küçük
yöntemlere sarılmak zorunda kalan yeni grupçuklar yaratır. Monolitizm
tersten rekabetçiliği körükler. İçimizde gelişme olasılığı bulunan
iktidara karşı (bize karşı olanı) ve onun biçimlerine karşı (bürokrasi,
elitizm, vb.) savaşabilmek için her daim çoğulculuk ve sosyalist
demokrasi ilkelerine sıkı sıkıya sarılmak gerekmektedir.
Farklı gruplar ve mücadele yöntemleri varsa tersine
bunların kendilerini ifade etme ve gelişme hakları korunarak bir bütün
oluşturulmalıdır. Birbirini destekleyen bir tikel ve tümel ilişkisi
tesis edilebilindiği oranda bütünüyle güçlenen bir devrimci hareket
ortaya çıkacaktır. Her grup esas olarak birbirinin meşruiyetini kabul
ederse esas olarak dayanışmacı ilişkilerin yeşerdiği bir zemin
yaratılabilinir. Tersine fikrinin değil ama grubunun hegemonyasını
kurmaya çalışırsa her grup, rekabet de zemin bulmuş ve parçalanmaya
meyilli bir zemin oluşmuş olur. Açıklık öznelciliğe düşmeden fikirlerin
tartışılabilmesiyle ilgilidir. Fikirler tali, davranışlar esas olursa
ilişkilerde işin içinden çıkılması zorlaşır. Gruplar arası ilişkilerde
meşruiyetin karşılıklı kabulünün yanı sıra, fikirlerin özgür-demokratik
tartışılabilmesi sosyalist-demokratik işleyişin esasını oluşturur. Diğer
taraftan, her yapı için sosyalist demokrasi ilkesinin pratikte işlerlik
kazanması, (zorunluluktan dolayı var olduğu bilinen) yöneticilerin parti
üyelerinden, işçi sınıfından, halktan kopuk/ayrı/üstte olmalarına karşı
sürekli bir mücadele ile mümkündür. Bu mücadelenin en etkili araçları
(yöneticiler üzerinde) sürekli denetim ve politik açıklıktır. Bu ilkeler
açıkça belirlendiği zaman hiçbir soyut teknik tartışmanın zemini
kalmayacaktır. Bu konuyla ilgili Lenin şu noktalara dikkat çekmektedir:
“Ama gerçek bir parti kurma yolunda yürüdüğümüze
göre, sınıf bilincine ulaşmış işçi, proletarya ordusunun askerinin
anlayışını, anarşist sözlere geçit töreni yaptıran burjuva aydınının
anlayışından ayırt etmeyi öğrenmelidir; bir parti üyesine düşen
görevleri, yalnızca sıradan üyelerin değil, ama aynı zamanda “tepedeki
kişilerin” yerine getirmesinde ısrar etmeyi öğrenmelidir; (…)”. (V.İ.
Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, Sol Yayınları, s.225)
Herhangi bir biçimde bir birleşik araç kurma
amacını gerçekleştirebilmek için (bu yolda ilerleyebilmek için) hukuk
oluşturulmalıdır. Bu hukukun geçerli olabilmesi denetlenebilir ve herkes
için geçerli olmasına bağlıdır. Böylece sorunları çözebilecek demokratik
bir işleyiş oluşturulabilinsin. Bugün geldiğimiz noktada
temsilciliklerle sınırlı ve belirli bir hukukun geçerli olmadığı
çalışmalar ve tartışmalar yeniden yapılanmaya (ilerlemeye) ve birleşmeye
yeterince hizmet edememektedir. Hem oluşturulan hukukun biçimlenişinde
söz sahibi olmak konusunda, hem de hukuka uyma konusunda mümkün mertebe
tam demokratik katılımın sağlanması benimsenmelidir. “Yukarıdan”
grupların üyelerine (“tabanlarına”) dayatılan seçeneklerdense, tüm
grupların üyelerinin sürece en geniş aktif katılımı çok daha ilerletici
olacaktır. Böylece ilk etapta en az birkaç bin devrimci bu sürece
doğrudan katılmış olacaklardır. Ayrıca bu planlama grupsuz olarak
(bireysel olarak) sürece katılmak isteyenlerin de önünü açacaktır. Ve
kendilerini daha etkin bir şekilde ifade etmelerinin önünü açacaktır.
Bireysel katılımcıların oluşturulmakta olan yapıda özneleşebilmeleri
birleşik mücadelenin başarısının ölçütüdür. Birleşik araç böyle bir
zeminde ve yöntemlerle kurulursa, çoğulculuğu ve birleşik olma
özelliğini kuvvetlendirmiş olur. Yoksa tektipleştirme, sıkı (tepeden
inme) disiplin tedbirleri veya karşılıklı birbirini kalıplara sokma (bu
bağlamda teorik ya da pratik özellikleri küçümseme-abartma)
yöntemleriyle sadece yeni parçalanmaların tohumları atılmış olunur.
Çoğulcu bir yapıdan bahsediyoruz fakat bir türlü
grup-birlik ilişkisi çözümlenemiyor. Birlik tarafından bakıldığında
gruplar birliğin aleyhine bir konumlanışı mı temsil ederler endişesi,
gruplar tarafından bakıldığında birliğin içerisinde kendi öznel
birliğini ve varlığını koruma endişesi ortaya çıkmaktadır. Bu sorunsalın
taraflarının hangisinin konumundan bakılsa endişelerde bir düzeyde
haklılık bulunabilinir. Endişelerin ortaklığı tarafların yaşadığı
çelişkinin aynı hedefe sahip oldukları anda uzlaşır olduğunu gösterir.
Aynı hedefe sahip “makro ve mikro” yapıların böyle endişeleri
sürdürebilmeleri mümkün değildir. Beraber yürüyememe, ereksellikteki
birlik bozulmadıkça izah edilemez. Fakat çoğulculuğu söylemden pratiğe
dönüştüremezsek doğru zemin tarifimizden, yürüdüğümüz yolda verim
alabilmemiz mümkün olmayacaktır.
Birleşik aracın herhangi bir aşaması için (kuruluş
öncesi-kuruluş-gelişim, vb.) ihtiyaç olarak belirlenen hukuk düzlemi
yaratılmalıdır. Bu araç bir çok yapıyı kapsayan bir mücadele aygıtı
olarak planlandığına göre ona dahil olan belirli kriterlerin yerine
getirildiği bir üyelik sistemiyle gerçekleşmelidir. “Taban” örgütlere
koordinasyon örgütleri böyle teşkil edilmelidir. Bu tip bir birleşik
örgüt eğer sosyalist demokratik bir işleyiş sağlayacaksa ve kendini
(yönetimini) denetime açacaksa bireysel üyelik sistemini esas almalıdır.
Bireysel üyelik sistemine ve genel birlik hukukuna uyduktan sonra
isteyen yoldaşların arzu ettikleri tarzda bir grup-örgüt olma hakları
vardır. Bununla birlikte sosyalist demokratik işleyiş açısından mevcut
bulunan ve örgütlenmesi ileride muhtemel olan bütün grupların organize
olma-kendini ifade etme ve gelişmeleriyle ilgili tüm hakları
tanınmalıdır. Tersi bir durumda kendi yoldaşlarına bile herhangi bir
örgütlenme hakkını tanımayan bir yapı Sovyetler tarzı bir demokrasiyi,
işçi sınıfı demokrasisini nasıl savunabilir?
Pratik mücadelenin gereklerinden örgütsel işleyişte
alınması lüzumlu olan kararlarda bir yere kadar mutabakat aranabilir.
Fakat temel işleyiş azınlığın demokratik bir oylama sistemiyle çoğunluğa
tabi olduğu ve azınlığın çoğunluk olma hakkının tümüyle uygulandığı
organlı sistem olmalıdır. Bu işleyişin oturtulmadığı durumlarda pratik
adımlarda tarihsel deneylerle birçok aksaklık yaşandığı ortadadır.
Yürürken mutlaka tartışılması gereken (ve doğal olarak çeşitli farklı
yaklaşımların ortaya çıktığı) durumlar yaşanacaktır. Tartışmalardan
çekinmemek gerekir, yürüyüşün (pratiğin) selameti için yapılan bütün
tartışmalar ilerleticidir. Elbette herhangi bir tartışma pratikte
sürekli sınandıkça. Bizim bu ifade etmeye çalıştığımız yaklaşımlarımızın
sıkıca bağlı olduğu bir aksiyomu Marx şöyle ifade etmektedir:
“İleriye doğru atılan her adım, her gerçek
ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir.” (Karl Marx-F.Engels,
Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, s.19)
Program, yazımızın giriş kısmında hedef-yol-tarz
olarak bölümlendirdiğimiz kısımları (belli oranlarda) kapsayan ve
etkileyen ve etkilenen bütünlüklü metindir. Program ve örgüt için
devrimci nitelendirmesini birbirleri sayesinde kazanabilirler
diyebiliriz. Marx bu noktada teori, program önemsizdir tarzında bir
yaklaşıma sahip değildir. Tam tersine program tartışması yaptığı bir
metinde, programın pratikte gerçekleşebildiği oranda önemli olduğunu
belirtmektedir. Lenin parti için tartışmaların (RSDİP-1902) en hararetli
olduğu dönemde Ne Yapmalı? adlı eserinde Marx’ın yukarıdaki cümlesi için
“Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek bir cenazede
yaşlılara “gözünüz aydın!” demeye benzer” diye eleştirmektedir,
RSDİP’teki tartışmanın diğer tarafındakileri.
Lenin’in yüz küsur yıl önceki yaklaşımı bugün bizim
durumumuz için de geçerlidir. Marx’ın pratikle teoriyi birleştiren
yaklaşımı doğrudur. Fakat ihtiyacımız olan teorik tartışmaların önünü
kapatmak veya es geçmek için kullanılması doğru değildir. Kestirmeci-dar
pratikçi-kendini dayatan-var mısın, yok musun? tarzında yaklaşımlar daha
gerilere savrulmamıza yol açar. Sabrın, kolektif emek gücünün ortaya
konulduğu, birbirimizi anlama çabalarının esas olarak sarf edildiği bir
tarzı yapılandırmaya ihtiyacımız var. Böyle bir tarz herkes için geçerli
bir mekanizma olarak örgütlendiğinde, görülecektir ki, birçok pratik
görev rahatlıkla başarılacaktır. Kolektif emeğimizle yarattığımız
değerler bizleri birbirimize çok daha fazla bağlayacaktır.