İHTİYACIN KOLEKTİF ANALİZİ İÇİN


M. ULAŞ BAYRAKTAROĞLU


23 Ağustos 2011


Genel seçimlerin sonuçlarıyla başlayan yeni dönemde, konjonktürel tablo ve sonuçlar (özellikle Blok’un seçimlerdeki başarısı) sosyalistlere mücadeleyi yükseltebilmek için önemli imkanlar olduğunu göstermiştir. Diğer yandan lehimize olan bu durumu değerlendirecek örgütsel pozisyondan yoksun olduğumuz ortadadır. Bu öznel durumumuzun temel nedenlerinden biri çok parçalı yapımızdır. İronik olarak egemenler saldırırken bizi bir bütün olarak ele almakta, çeşitli sosyalist gruplar mücadele ederken tekil olarak hareket etmektedir. Bu durum hangi sınıf, odak vb. adına olursa olsun en basit mücadele mantığına uymamaktadır. Yaşanan durum emperyalist aşamadaki “kabile devletlerinin” konumlanışına benzemektedir. Şöyle ki, onlar da tam manasıyla bir örgüt (devlet) değiller, sürekli parçalanma eğilimindeler, kaynaklarının çoğunu iç iktidar mücadelelerine harcamaktalar, vb. Bu kabile yapısının sömürgecilik ve güncel olarak emperyalizm karşısında hiçbir şansı yok. Aynı modern devlet-kapitalist devlet karşısında sekter-grupçu sosyalist yapının hiç şansı olmadığı gibi. Sorunu önce bu noktada tarif etmek ancak devrim hedefine kilitlenmekle mümkündür.

Hedef, hedefe ulaşma yolunu, yol kendi tarzını belirler. Devrimci program büyük oranda hedeften oluşur. Aynı zamanda yol ve tarzı da kısmen kapsar ama her ikisini de temelden sürekli etkiler. Biz bu noktada, yol kavramımıza öznenin yapısını da dahil etmekteyiz. Yolun önemlice bir kısmı devrimci örgütün yapısı ile ilgilidir. Eğer durum böyle olmasaydı, RSDİP’de uzun seneler boyunca Bolşevikler ve Menşevikler örgüt (ve program) üzerine tartışarak ilerleyemezlerdi. Yine Ekim Devrimi öncesinde ve sonrasında (esnasında) Bolşeviklerin otokrasi ve burjuvaziye  karşı tavırları ve diğer devrimcilerle ilişkileri temel olarak hedefe bağlılık ilkesiyle biçimlenmiştir. Yani hedefe bağlı bir yol ve tarz izlenmiştir. Tam bu noktada şöyle itirazlar gelebilir: “Hepimiz devrim olsun, sosyalizmi inşa edelim diyoruz. Asıl olan buna nasıl varılacağıdır; yol-örgüt tartışmaları gibi…” Mesele bu kadar basit olsaydı azımsanmayacak bir süredir süren eski statüko, yeni statüko (AKP) şeklinde süregiden egemenler arası iç çatışma sürecinde bir çok sosyalist grup farklı tavır belirlemezdi. Her tavır kendi programından stratejisinden kaynaklanarak taktik haline dönüşür. Örneğin,  2007 e-muhtıra hamlesiyle doruğa çıkan darbe tehlikesi, Kürt sorunu ve enternasyonalist tavır, işçi sınıfı örgütlenmesine bakış açısı (1 Mayıs eylemi, Tekel, Seka direnişleri gibi örneklerden yola çıkarak) gibi başlıklarda görülebileceği gibi  orduya, Kürt meselesine, sınıf mücadelesine yaklaşım farklılıkları,  az ya da çok esas ve belirleyici olan hedefi niteleyen programatik  farklılıklardır.

Farklı yapılar programatik olarak ne kadar anlaşabilirlerse, yol-örgüt meselelerinde ayrışabilmeleri o kadar zor olacaktır. Demek ki, buraya kadarki olan kısımdaki belirlemelerimizden, birlik meselesinin irade ve niyetlerden çok öncelikle bir yere kadar programda ortaklaşma, fikirlerde uyuşma meselesi olduğu ortaya çıkıyor. Hedefe dair fikirlerde uyuştukça örgüt meselesinde ilerlenebilir ancak. Devrimci mücadeleyi yürütürken, “ben tek başıma alır giderim” tarzında yaklaşanlardan farklı olarak biz başarmak  için mutlaka devrimcilerin birleşmesi gerekir diyoruz. Bu noktada her devrimci yapı şöyle bir cevap verebilir: “Biz de birleşmek istiyoruz ama biz kimseye benzemiyoruz.” Zaten “Devrim için mutlaka devrimciler birleşmelidir” tarzında stratejik bir yaklaşımda bulunurken, her grup birbirine benzesin demiyoruz. Tam tersine kimse bir diğerini özel bir hedef olarak kendine benzetmeye çalışmasın, farklılıklarımızın bizi güçlendirebileceği devrimci bir programı teşkil edelim, farklı fikirler öyle rahat saflarımızda bulunabilsinler ki her daim nerede yanlış yaptığımızı sınayabilelim. Tabii bu yaklaşımı hiç yanlış yapmayan “ilahi güçleri” olanlar için söylemiyoruz!

Birleşememe sorununun geliştiği iki temel kaynak vardır:

1) Maddi koşullar:  Maddi koşullar iç ve dış etkenler olarak ikiye ayrılır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlülük durumu nicelik ve nitelik olarak iç etkenlerin başat faktörüdür. Devrimci örgütlerin alanlardaki etkinlik seviyeleri, kadrosal birikim-tecrübe-yetenekleri ve devrimci örgütlerin aralarındaki ilişkilerin niteliği iç etkenlerin ikinci önemli faktörünü oluşturur. Dış etkenler ise emperyalizmin tahakkümü, kapitalist devletin hegemonya tesisindeki başarısı, egemenler arasındaki çeşitli grupların iç çelişkilerinin durumu, genel iktisadi durum gibi faktörlerden oluşur. Yapısal biçimleniş ise birleşme hedefi için uygulanan her türlü faaliyeti kapsar. Burjuvazi bu özel faaliyeti bozmaya çalışır, devrimci saflar her düzeyde bu özel faaliyeti gerçekleştirmeye çalışır. Her odak, düşman belirlediği kesime, tarafa, sınıfa karşı onu parçalamak amacıyla faaliyet yürütür. Dolayısıyla devrimci saflardaki her tür birleşme girişimi-platform, cephe, parti, vb. yapısal biçimleniş kapsamında devrim için olumlu (gereken) faaliyetlerdir.

2)Yapısal biçimleniş: Bu birleşme yolundaki yapısal biçimlenişin temel karakterini, hedef tartışmasındaki ana eğilim verir. Ana eğilim ise işçi sınıfının devrimci rolüne bakış açısıyla ilgilidir. Proletaryanın devrimci süreçteki rolünün irdelenmesi bir düzeyde örgüt tartışmasını  zorunlu kılar. Bolşevik örgütlenmelerin temellerini incelediğimizde, Lenin’in Narodnikler’le yürüttüğü tartışma köylülük ile işçi sınıfının devrimci rolüne ilişkin bir tartışma olduğu gibi aynı zamanda bir örgüt tartışmasıdır. Sıkça kullanıldığı gibi örgüt tartışmaları sonradan Menşevikler olarak anılacaklarla RSDİP’in kuruluş sürecinde başlamaz. Bu tarihsel kopuklukla (burada bilinçli bir anakronizm söz konusu) tartışmayı ele alma yöntemi, memleketimiz sosyalist hareketinde meselelerin sınıfsal bağlamını göz ardı eder ve sorunları kestirmeci örgüt tartışmaları ile çözmeye çalışarak kullanılmaktadır. Bugün de teknik meselelere indirgenmiş soyut örgüt tartışmaları bu sığ tarzın devamıdır (pratik faaliyet yoksunluğu ile beraber). Lenin ise meseleyi tam tersi yönde ve derinlikte programatik ve örgütsel temelleri birleştirerek ele almaktadır:

“Ama bu çok önceydi, o kadar önce ki, “halkın dostları” onu tümüyle unutmayı başarmışlar ve politik kuruluşların materyalist eleştirisi yapılmadığı zaman ve modern devletin sınıf niteliği anlaşılmadığı zaman, politik radikalizmden politik oportünizme geçmeye bir adım kaldığını taktikleriyle parlak bir biçimde sergilemişlerdir.” (V.İ. Lenin, Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?, Sol Yayınları, s.138)

Bu noktada sınıfsal analiz ile örgüt yapısını diyalektik bir biçimde ele alırken, kendi programatik zemini ile Narodnik’lerinkini netleştirmiş oluyor. Bu netleştirme faaliyeti, Narodnik’lerle onun eğilimi arasında maddi bir birlik oluşturmaya değil ama diğer taraftan Rusya devrimci hareketini toparlayacak olan fikirlerin zemininin oluşmasına hizmet etmiştir. Bu tartışmayla “SOSYALİST BİR İŞÇİ PARTİSİNİ ÖRGÜTLEMEK” hedefi belirginleşmiştir.

Günümüzde de teorik bir keşmekeş olduğunu ve işçi sınıfının devrimci rolüyle ilgili bir tartışmaya ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Proletaryanın devrimci rolünü (ve partisini) yadsıyan iki tip eğilim mevcuttur: Popülist eğilim ve liberal eğilim. Popülist eğilim ideolojik açıdan mevcut cumhuriyetin gerici statükosuyla bile hesaplaşamayacak düzeyde bir yaklaşıma sahiptir. Aynı gericiliği yeni statükoyu destekleyerek liberal eğilim de yapmaktadır. Popülist eğilim pratiğini hükümet karşıtlığı ile sınırlandırarak somutlaştırmıştır. İşçi sınıfı örgütlenmesini ve mücadele yöntemlerini de devrimci perspektiften yoksun protestocu bir anlayışla düzen sınırlarının ötesinde geliştirememiş ve güçlendirememiştir. Sınıfın devrimci eylemini yükseltemeyen bu anlayış diğer ezilenlerle (başta Kürt Özgürlük Hareketi) ittifak kurmaktan uzak durmuştur. Liberal eğilimin ise bir tarafı tamamıyla-açıkça işçi sınıfının devrimci rolünü yadsımakta, burjuva devlet mekanizmasıyla antagonist çelişkiler yaşamamaktadır. Tersine burjuva devlet mekanizmasını “demokratikleştirmenin” peşindedir.

Bu kesimin durumu açıktır. Esas deşifre edilmesi gereken liberal eğilimin gizli kesimidir. Bu gizli liberal eğilim açıktan işçi sınıfının devrimci rolünü tartışmaktan kaçınır. Proletaryanın devrimci rolünü kapitalist sistem içerisindeki diğer toplumsal muhalefet odaklarıyla eşitler. Devrimci örgütü proletarya partisi olarak planlamaz. Teknik tartışmalara boğulmuş bir soyut örgüt tartışması yürütür. Yanlış zeminde doğru tartışma yürütülemez, sonuç alabilmek açısından tartışmaları sınıf mücadelesi zeminine oturtmak suretiyle somutlaştırmak gereklidir.

Proletaryanın burjuva siyasi iktidarı alaşağı etmesi ve iktidarı ele geçirerek sosyalist bir toplum kurma yolunda, proleter sınıf mücadelesini örgütlemek devrimcilerin önünde somut bir görev olarak durmaktadır. Ekonomik ve siyasal (demokratik) mücadele iktidar perspektifine bağlı olarak sınıf mücadelesinin birbirine bağlı iki biçimidir. Demokrasi için verilecek mücadele işçi sınıfının haklarını geliştirecek ve devrimci programı uygulayabilmesi için güçlendirecektir. Ekonomik mücadele işçilerin durumlarını düzeltmek için somut sorunlardan yola çıkılarak başlasa da, her başarı ya da kazanım sınıfın birleşik eylemini gerektirdiğinden sınıf bilincini geliştirecektir. Ayrıca iki biçim içinde kazanılan her hak işçi sınıfının kendine olan güvenini artıracaktır (mücadelede deneyim, bilgi, yetenek elde etme, birleşik eylemin gücünü bilince çıkartma, vb.). Proletarya sosyalistlerinin görevi ekonomik ve politik alanı proletaryanın devrimci sınıf mücadelesinde birleştirmektir. Bu yaklaşımı daha da ayrıntılandırmak mümkün. Fakat bizim asıl amacımız bu kısımda tartışmanın zeminini belirlemek. Bu tarif etmeye çalıştığımız zemin Marksizmi devrimci pratikten kopuk entelektüel tartışmaların konusu haline getiren, Leninizmi tarihteki sınıf açısından başarılı bir dönemin nostaljik anısı olarak ele alan yaklaşımla tartışma alanımızdır. Lenin bizim temel olarak tartıştığımız görevi şöyle tarif ediyordu:

“Bütün Avrupa ülkelerinde  sosyalizm ve işçi sınıfı hareketi başlangıçta birbirinden kopuk olarak var olmuştur. (…) Bu kaynaşma gerçekleştiğinde, işçilerin sınıf mücadelesi, proletaryanın kedini mülk sahibi sınıfların sömürüsünden kurtarma yolunda bilinçli mücadelesi haline gelir, sosyalist işçi hareketi olarak daha yüksek bir biçime evrilmiş olur: İşçi sınıfının bağımsız Sosyal Demokrat Partisi. Karl Marx ve Friedrich Engels, en büyük hizmetlerini sosyalizmi işçi sınıfı hareketi ile kaynaşmaya yönlendirerek yapmışlardır.” (V.İ. Lenin, Toplu Eserler, Cilt 4, s. 257-59, s. 280-83)

Bu belirlemeyle beraber Lenin bu kaynaşmanın devrimci teorisinin oluşturulmasını ve bu teoriyi hayata geçirebilecek devrimci bir örgütün (işi sonuna kadar, proletarya diktatörlüğüne kadar götürebilecek olan) teşkil edilmesinin gerekliliğini hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirtmektedir. Bu bağlamda Leninizm insanlığın kurtuluşunda ısrardır.

Sosyalist hareketin birliği ve sınıf örgütlenmesine ana hatlarıyla (konuya giriş şeklinde) çizmeye çalıştığımız gibi bakıldığı takdirde, konuya böyle yaklaşan yapı doğal olarak bölgedeki en örgütlü devrimci aktif dinamik olan Kürt özgürlük hareketiyle enternasyonalist bir ilişkiyi savunmak durumundadır. Fakat bu ilişkiyi stratejik bir şekilde savunmak başka bir şeydir, savunulanı pratiğe geçirmek ise daha başka bir şeydir. Kürt özgürlük hareketiyle reel stratejik ittifakın koşulu işçi sınıfı ile kaynaşmayı başarmış bir sosyalist harekettir. Biz bu noktada yine parçalı sosyalist hareketin, kendi güçlerini derleyip toplayamazsa, işçi sınıfıyla kaynaşmasının zor olacağını iddia ediyoruz. Aynı zamanda stratejik enternasyonalist ilişkiyi realize etmesi oldukça zorlaşır. Anlattığımız çabanın dışında eklenti ya da dışlayan duruşların da devrimci sürece pek yararlı olmadıkları ortadadır.

Özgürlük hareketi gibi çok yönlü yaklaşıma ve araçlara sahip bir yapıyla stratejik ittifak öngörüp, enternasyonalist soldaki birlik tartışmalarını teknik başlıklarla soyut örgüt tartışmalarına kilitlemek daha baştan kendi kendini etkisizleştirmektir.

Mücadele çıtasının yükselmekte olduğu içinden geçtiğimiz dönemde, mevcut mücadele çıtasının çok altında tartışmalar (soyut teknik tartışmalar) enternasyonalist sosyalist konum ile çelişir. Bununla beraber pratik bir eylem ve hareket planlaması dahilinde (örgütlenme, vb.) aşama aşama (aciliyet sırasına göre) program belirleme tartışmalarının, asıl tartışmaların yapılamaması aksaklığın asıl sebebidir. Çünkü ihtiyacımız olan örgüt programatik belirlemelere göre biçimlenecektir. Basitçe programatik olarak ve yapılacaksa ona göre bir araca ihtiyacımız olacaktır. Çok yönlü bir araca-örgüte ihtiyacımız olduğu ortadadır. Bu çok yönlü araç çoğulcu olmalı ki, gereken yaklaşımlara sahip olabilsin ve farklı işlevleri yerine getirebilsin. Tektipleştirmek, monolitizm sadece görünüşte sorunları azaltır. Fakat diğer taraftan her farklılaşma da açık olmayan ve tümüyle küçük yöntemlere sarılmak zorunda kalan yeni grupçuklar yaratır. Monolitizm tersten rekabetçiliği körükler. İçimizde gelişme olasılığı bulunan iktidara karşı (bize karşı olanı) ve onun biçimlerine karşı (bürokrasi, elitizm, vb.) savaşabilmek için her daim çoğulculuk ve sosyalist demokrasi ilkelerine sıkı sıkıya sarılmak gerekmektedir.

Farklı gruplar ve mücadele yöntemleri varsa tersine bunların kendilerini ifade etme ve gelişme hakları korunarak bir bütün oluşturulmalıdır. Birbirini destekleyen bir tikel ve tümel ilişkisi tesis edilebilindiği oranda bütünüyle güçlenen bir devrimci hareket ortaya çıkacaktır. Her grup esas olarak birbirinin meşruiyetini kabul ederse esas olarak dayanışmacı ilişkilerin yeşerdiği bir zemin yaratılabilinir. Tersine fikrinin değil ama grubunun hegemonyasını kurmaya çalışırsa her grup, rekabet de zemin bulmuş ve parçalanmaya meyilli bir zemin oluşmuş olur. Açıklık öznelciliğe düşmeden fikirlerin tartışılabilmesiyle ilgilidir. Fikirler tali, davranışlar esas olursa ilişkilerde işin içinden çıkılması zorlaşır. Gruplar arası ilişkilerde meşruiyetin karşılıklı kabulünün yanı sıra, fikirlerin özgür-demokratik tartışılabilmesi sosyalist-demokratik işleyişin esasını oluşturur. Diğer taraftan, her yapı için sosyalist demokrasi ilkesinin pratikte işlerlik kazanması, (zorunluluktan dolayı var olduğu bilinen) yöneticilerin parti üyelerinden, işçi sınıfından, halktan kopuk/ayrı/üstte olmalarına karşı sürekli bir mücadele ile mümkündür. Bu mücadelenin en etkili araçları (yöneticiler üzerinde) sürekli denetim ve politik açıklıktır. Bu ilkeler açıkça belirlendiği zaman hiçbir soyut teknik tartışmanın zemini kalmayacaktır. Bu konuyla ilgili Lenin şu noktalara dikkat çekmektedir:

“Ama gerçek bir parti kurma yolunda yürüdüğümüze göre, sınıf bilincine ulaşmış işçi, proletarya ordusunun askerinin anlayışını, anarşist sözlere geçit töreni yaptıran burjuva aydınının anlayışından ayırt etmeyi öğrenmelidir; bir parti üyesine düşen görevleri, yalnızca sıradan üyelerin değil, ama aynı zamanda “tepedeki kişilerin” yerine getirmesinde ısrar etmeyi öğrenmelidir; (…)”. (V.İ. Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, Sol Yayınları, s.225)

Herhangi bir biçimde bir birleşik araç kurma amacını gerçekleştirebilmek için (bu yolda ilerleyebilmek için) hukuk oluşturulmalıdır. Bu hukukun geçerli olabilmesi denetlenebilir ve herkes için geçerli olmasına bağlıdır. Böylece sorunları çözebilecek demokratik bir işleyiş oluşturulabilinsin. Bugün geldiğimiz noktada temsilciliklerle sınırlı ve belirli bir hukukun geçerli olmadığı çalışmalar ve tartışmalar yeniden yapılanmaya (ilerlemeye) ve birleşmeye yeterince hizmet edememektedir. Hem oluşturulan hukukun biçimlenişinde söz sahibi olmak konusunda, hem de hukuka uyma konusunda mümkün mertebe tam demokratik katılımın sağlanması benimsenmelidir. “Yukarıdan” grupların üyelerine (“tabanlarına”) dayatılan seçeneklerdense, tüm grupların üyelerinin sürece en geniş aktif katılımı çok daha ilerletici olacaktır. Böylece ilk etapta en az birkaç bin devrimci bu sürece doğrudan katılmış olacaklardır. Ayrıca bu planlama grupsuz olarak (bireysel olarak) sürece katılmak isteyenlerin de önünü açacaktır. Ve kendilerini daha etkin bir şekilde ifade etmelerinin önünü açacaktır. Bireysel katılımcıların oluşturulmakta olan yapıda özneleşebilmeleri birleşik mücadelenin başarısının ölçütüdür. Birleşik araç böyle bir zeminde ve yöntemlerle kurulursa, çoğulculuğu ve birleşik olma özelliğini kuvvetlendirmiş olur. Yoksa tektipleştirme, sıkı (tepeden inme) disiplin tedbirleri veya karşılıklı birbirini kalıplara sokma (bu bağlamda teorik ya da pratik özellikleri küçümseme-abartma) yöntemleriyle sadece yeni parçalanmaların tohumları atılmış olunur.

Çoğulcu bir yapıdan bahsediyoruz fakat bir türlü grup-birlik ilişkisi çözümlenemiyor. Birlik tarafından bakıldığında gruplar birliğin aleyhine bir konumlanışı mı temsil ederler endişesi, gruplar tarafından bakıldığında birliğin içerisinde kendi öznel birliğini ve varlığını koruma endişesi ortaya çıkmaktadır. Bu sorunsalın taraflarının hangisinin konumundan bakılsa endişelerde bir düzeyde haklılık bulunabilinir. Endişelerin ortaklığı tarafların yaşadığı çelişkinin aynı hedefe sahip oldukları anda uzlaşır olduğunu gösterir. Aynı hedefe sahip “makro ve mikro” yapıların böyle endişeleri sürdürebilmeleri mümkün değildir. Beraber yürüyememe, ereksellikteki birlik bozulmadıkça izah edilemez. Fakat çoğulculuğu söylemden pratiğe dönüştüremezsek doğru zemin tarifimizden, yürüdüğümüz yolda verim alabilmemiz mümkün olmayacaktır.

Birleşik aracın herhangi bir aşaması için (kuruluş öncesi-kuruluş-gelişim, vb.) ihtiyaç olarak belirlenen hukuk düzlemi yaratılmalıdır. Bu araç bir çok yapıyı kapsayan bir mücadele aygıtı olarak planlandığına göre ona dahil olan belirli kriterlerin yerine getirildiği bir üyelik sistemiyle gerçekleşmelidir. “Taban” örgütlere koordinasyon örgütleri böyle teşkil edilmelidir. Bu tip bir birleşik örgüt eğer sosyalist demokratik bir işleyiş sağlayacaksa ve kendini (yönetimini) denetime açacaksa bireysel üyelik sistemini esas almalıdır. Bireysel üyelik sistemine ve genel birlik hukukuna uyduktan sonra isteyen yoldaşların arzu ettikleri tarzda bir grup-örgüt olma hakları vardır. Bununla birlikte sosyalist demokratik işleyiş açısından mevcut bulunan ve örgütlenmesi ileride muhtemel olan bütün grupların organize olma-kendini ifade etme ve gelişmeleriyle ilgili tüm hakları tanınmalıdır. Tersi bir durumda kendi yoldaşlarına bile herhangi bir örgütlenme hakkını tanımayan bir yapı Sovyetler tarzı bir demokrasiyi, işçi sınıfı demokrasisini nasıl savunabilir?

Pratik mücadelenin gereklerinden örgütsel işleyişte alınması lüzumlu olan kararlarda bir yere kadar mutabakat aranabilir. Fakat temel işleyiş azınlığın demokratik bir oylama sistemiyle çoğunluğa tabi olduğu ve azınlığın çoğunluk olma hakkının tümüyle uygulandığı organlı sistem olmalıdır. Bu işleyişin oturtulmadığı durumlarda pratik adımlarda tarihsel deneylerle birçok aksaklık yaşandığı ortadadır. Yürürken mutlaka tartışılması gereken (ve doğal olarak çeşitli farklı yaklaşımların ortaya çıktığı) durumlar yaşanacaktır. Tartışmalardan çekinmemek gerekir, yürüyüşün (pratiğin) selameti için yapılan bütün tartışmalar ilerleticidir. Elbette herhangi bir tartışma pratikte sürekli sınandıkça. Bizim bu ifade etmeye çalıştığımız yaklaşımlarımızın sıkıca bağlı olduğu bir aksiyomu Marx şöyle ifade etmektedir:

“İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir.” (Karl Marx-F.Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, s.19)

Program, yazımızın giriş kısmında hedef-yol-tarz olarak bölümlendirdiğimiz kısımları (belli oranlarda) kapsayan ve etkileyen ve etkilenen bütünlüklü metindir. Program ve örgüt için devrimci nitelendirmesini birbirleri sayesinde kazanabilirler diyebiliriz. Marx bu noktada teori, program önemsizdir tarzında bir yaklaşıma sahip değildir. Tam tersine program tartışması yaptığı bir metinde, programın pratikte gerçekleşebildiği oranda önemli olduğunu belirtmektedir. Lenin parti için tartışmaların (RSDİP-1902) en hararetli olduğu dönemde Ne Yapmalı? adlı eserinde Marx’ın yukarıdaki cümlesi için “Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek bir cenazede yaşlılara “gözünüz aydın!” demeye benzer” diye eleştirmektedir, RSDİP’teki tartışmanın diğer tarafındakileri.

Lenin’in yüz küsur yıl önceki yaklaşımı bugün bizim durumumuz için de geçerlidir. Marx’ın pratikle teoriyi birleştiren yaklaşımı doğrudur. Fakat ihtiyacımız olan teorik tartışmaların önünü kapatmak veya es geçmek için kullanılması doğru değildir. Kestirmeci-dar pratikçi-kendini dayatan-var mısın, yok musun? tarzında yaklaşımlar daha gerilere savrulmamıza yol açar. Sabrın, kolektif emek gücünün ortaya konulduğu, birbirimizi anlama çabalarının esas olarak sarf edildiği bir tarzı yapılandırmaya ihtiyacımız var. Böyle bir tarz herkes için geçerli bir mekanizma olarak örgütlendiğinde, görülecektir ki, birçok pratik görev rahatlıkla başarılacaktır. Kolektif emeğimizle yarattığımız değerler bizleri birbirimize çok daha fazla bağlayacaktır.
 
 
Tekirdağ, 7 Temmuz 2011

  


Loading