NEREDEN BAŞLAMALI?


M. ULAŞ BAYRAKTAROĞLU


2 Ağustos 2010


Sosyalist saflar oldukça dağınık ve parçalı. İç tartışmaların bir yönünü mücadeleyi kapitalist devlete mi yoksa mevcut yürütmeye (hükümete) mi karşı yükselteceğiz sorunsalı oluşturuyor. İktidar perspektifinden yoksunluk devletin yıkılabileceği inancının zayıf olmasından kaynaklanıyor. Bu durum kimi sosyalistleri egemen sınıfın bölünmüş kamplarından birine yaslanmaya itiyor. Bütünlüklü olarak bu reformist yaklaşım ve pratikte düştüğü durum bu bataklıktakileri kendisi için kendisi kadar örgüt mantalitesini savunmaya zorluyor. Kendisi için örgütlenen örgütün amacı kendi var oluşudur. Dolayısıyla hedefleri kendi varoluşu ile sınırlıdır. Bu durumla bağlantılı olarak gücü ve etkinliği de varoluş amacına bağlı olarak sınırlıdır. Bu tip reformist örgütlerin üç temel özelliğinden bahsedebiliriz: güçsüz bir merkezleşmiş irade, yatay ilişkilerin ve işleyişin hakimiyeti, nesneleşmiş demokratik işleyişi gerçekleştiremeyen mensuplar....

Seçilmiş yöneticilerin işlevini yerine getiremediği, mücadeleyi sevk ve idare etmek yerine durumu idare ettikleri örgüt demokratik bir işleyişe sahip olamaz. Kararlar aşağıdan yukarı alınamaz yukarıdan aşağıda uygulanamaz. Kararlar genelde yukarıdan alınır aşağıya doğru uygulanmaz. Böylece yöneticilerin de kararları ne kadar uyguladığı denetlenemez. Bu durumu teoriye uydurabilmek ve duruma bir hukuk zemini oluşturabilmek için Leninist örgüt modeli değişen toplumsal koşullar ışığında (işçi sınıfının durumu, emperyalistlerin gücü vb.) utangaçça bir eleştiriye tabi tutulur ve birey örgütün karşısında egosantrik bir anlayışla öne çıkarılmak suretiyle devrimci organizasyon zayıflatılır. Yatay örgütsüz ilişkiler kutsandıkça bireysel bir özgürlüğe varılacağı sanılır fakat bu durum her daim tam tersi sonuç vermiş ve kişileri hızla kapitalist düzene entegre etmiştir. Geçen yüzyılın başlarına göre birçok şey değişmiş olabilir fakat değişmeyen ve kendini işçi sınıfı ve ezilenlerin kaderi açısından hayati bir şekilde dayatan tek temel realite proletaryanın devrimci savaş örgütünün gerekliliğidir.

Demokratik işleyiş örgütün mücadele gücünü artıran temel faktördür. Devrimci mücadele örgütü insanların bir ereğe yönelik örgütlü toplamıdır. Bu toplam sağlıklı hücrelerden oluşursa kendi de sağlıklı olur. Karşılıklı döngüsel ilerletici veya geriletici bir ilişki olarak birey örgüt diyalektiğini ele almak gerekiyor. Geçmişteki mücadele deneyimlerini yalnızca subjektif hatalarla (yöneticilerin hataları vb.) ele almak bizleri yanıltacaktır. Sorunlar, yaşanmış ve yaşanmakta olunan subjektif hatalar da dahil olmak üzere dünya çapında topyekün burjuvazi proletarya kavgası ışığında ele alınmalıdır. Örgütsel bütünlüğün teminatı farklı görüşlerin kendini ifade etme ve bu görüşlerini çoğunluğun fikrine karşı egemen kılma mücadelesini verme haklarıdır. Bu işleyiş örgütün mensupları ve işçi sınıfı tarafından denetlenmesi anlamına gelecektir ve bürokratlaşmaya, yozlaşmaya karşı yenilmez bir tedbir olacaktır. Bütün bu çerçevenin uygulanabilmesi için azınlığın çoğunluğa uyması zorunluluktur. Azınlık çoğunluğa uymazsa çoğunluk da öyle veya böyle azınlığa uymayacaktır ve oldukça totaliter çürümüş bir işleyiş örgüte hakim olacaktır.

Kendi içinde bile birliğini sağlayamayan heterojen sosyalist gruplar nasıl birleşebilirler? Önce kendi içlerinde devrimci mekanizmalarını oturtmaları gereklidir. Bunu beceremiyorlarsa kendi fikirleriyle örtüşen başka bir örgüte katılmaları en doğru yaklaşımdır. Fikir birlikteliği eylem birlikteliği olmaksızın devrimci mücadelede pek işe yaramaz. Düzenli devrimci eylem birlikteliği ise bir düzeyde örgütsel birlik gerektirir.

Bütün bu paragrafın cümlelerini elbette safları sıklaştırma derdi olanlara yazıyoruz. Ne yazık ki memleketimiz genelindeki sosyalist örgütlerin çoğunluğunun birlik diye bir derdi yok. Çok farklı olanların birlikte mücadelesi bir yana bu bağlamda aynıların aynı yerde oldukları bir birlik anlayışı ve pratiği bugün için ileri bir adımdır. Devrimcilerin birliği bizlere daha ileri ve güçlü bir örgütsel yapı vaat ediyorsa elimizi korkak alıştırmayalım. Sınıfın herhangi bir gündelik direnişinde bile birleşemeyen devrimci hareketimizin farklı tabanlarının bu duruma isyan etmemeleri mücadele kültürünün topyekün geriliği hakkında bizlere fikir vermelidir. Her durumun ve yenilgilerin elbette sebepleri vardır.

Birleşik bir mücadele örülemiyor ve devrimci hareketlerimiz birbirleri ile rekabetten kitlelere önderlik etme misyonlarını gerçekleştiremiyorlar. Böylece kitleler tarafından denetlenemeyenler kolaylıkla mücadeleyi bölebiliyorlar. Kendi subjektif konumları ya da devrimin kendi kafalarındaki “yüce çıkarları” için olsun bölebilme gücünü ellerinde tutmaları sakatlığın başlangıcını oluşturuyor. Devrimci öncü olabilmek için önce bu durumdan feragat etmek ve kendi mekanizmanı denetlenebilir bir şekilde kurmak gereklidir. Devrimci program karşıdaki devlet mekanizmasını yıkmayı içerdiği için ne kadar stratejik olarak yasadışı olmak zorundaysa elbette savaşırken düşmandan gizlenmesi gereken şeyler de vardır. Fakat programın kendisi ve politik taktikler saklanamaz, politik açıklık ilkesini uygulamayan bir devrimci örgüt çürümeye mahkumdur.

Kendini işçi sınıfı ve ezilenlerin yerine koymak ile bunların öncüsü olmak arasında büyük bir fark vardır. Devrimci öncülük işlevini yerine getirebilmek subjektif yetenekler kadar öncülük iddiasında olunan kitlelerle organik bağ kurmayı gerektirir. Bu bağ kitleleri kendi kurtuluşları için mücadeleye sevk eden türden bir bağdır. Dolayısıyla işçi sınıfını ve ezilenleri kendi gelecekleri yolunda kararlar almaya ve bunlar için örgütlenmeye sevk eden bir öncülüktür bu. Onlar adına tartışan, lafazanlık eden değil onlarla mücadele esnasında birlikte çözümler arayan tarz devrimci öncülüktür.

İmkanları tüketen, pasif ve mağdur bir ruh halinde olanların mücadeleye öncülük edemeyecekleri hep bilinen bir gerçekti. Bu kısımın çözümsüzlüğü dayatan her rüzgarla savrulan duruşu mücadelenin gelişiminin karşısında bir engel bile teşkil edemeyecek kadar zayıflamıştır. Bu bağlamda yeni dönemin devrimci atılım dönemi başlamış ve çoktan düşmanı endişelendirmeye başlamıştır. Proletarya sosyalistleri düzenin verdiği kırıntılarla yetinmez, dünyayı istiyoruz, alacağız!

   


M. Ulaş Bayraktaroğlu
Loading