BİR DEHŞET İKTİDARI OLARAK ULUS DEVLET


TAHİR OZAN


8 Eylül 2010


‘’Evet çok iyi hatırlıyorum... Çocukluğumun en korkulu gecesiydi... Gece sokaktaki bağrışmalardan uyandım, kardeşimi de uyandırdım... Sokaktan dehşet verici bağrışmalar, iğrenç sözler: Gavurlar sonunuz geldi artık gibi.. Ağlamaya başladık. Babam geldi, bizi yatıştırmaya çalıştı... Bize bu sefer, ben ölmeden, yanımda bu çapulculardan birkaç tanesini götüreceğim dediğini duydum.. Kalktık pencereye koştuk... Korkunç görüntüler vardı... Bağırmalar, küfürler, nefret dolu insanlar... Sanki gözleri dönmüştü... Sokağımızda Ermeni ve Rumlar otururdu... Bir tek yanımızdaki komşu Türktü.. Bizim evin kapısını da tekmelemeye başladılar... Dehşet verici bağrışmalarla... Korkumdan titriyordum, yine de kardeşime korkma bir şey olmaz, kapımızı kıramazlar diyordum.. Bu arada babam tabancasını çıkardı, saklı olan yerden... Çok korkmuştum, tabancayı görünce... Annem gazlı bezler hazırladı. Babam bağırıyordu yukardan, defolun sizi canlı canlı yakarım diye, üstünüze gaz döküp sizi yakarım diyordu.. Ondan sonra da ailemi yok edeceğim, elinize bırakmayacağım diye... O zaman anladım, tabanca bizi öldürmek içindi... Ölmek nasıl olur diye düşünürken….’’*

Bundan elli beş yıl önce, o yıllarda, küçük bir kız çocuğunun yaşadığı korku, bugün dahi hafızasının tam orta yerinde bu kadar net bir şekilde kalakalmışsa yaşanan travmatik durumun dehşeti ne kadar anlaşılabilir? Bu topraklarda yaşayan kadim uygarlıkların bir bir sürülmesinin ve yok edilmesinin hedeflendiği, emperyalizme bağımlı kapitalist ulus devlet modeli, kendi kurucu fikrini hangi ‘’rasyonel’’ ya da modern gerekçelerle oluşturuyor olursa olsun, bu modelin devamı yaşanan acıların çeşitli biçimlerde yeniden tekrarından başka bir sonuç üretebilir durumda değildir.

Günümüzde hali hazırda, çevremizde dış düşmanlar, içerimizde iç düşmanlar şeklinde hayat bulan tarz-ı siyaset, ülke halklarına acılardan başka bir şey getirmemiştir. Sürdürülmesinde ısrar da bu acıların, yıkımların, dehşetin devamından başka bir sonuç üretmemektedir.

Bu tür bir modelin oluşturulma fikri, Osmanlı İmparatorluğunun, batıda başlayan modernleşme sürecini yanlış okuması sonrasında üretim güçlerinin modernizasyonundan ziyade devletin modernleşmesi ile yetinen bu çerçevede de her attığı adımda çözülen bir yapının kurtarılması zihniyetini sabit fikir haline getirmiş Jön Türk ya da ‘’Osmanlı aydınlanması’’ olarak da adlandırılabilecek devlet kurtarma operasyonlarının gelenekselleşmesinde aranmalıdır.

Batı Avrupa’da modern devletin toplumsal alanı hükmü altına alması kapitalizmin yayılma süreci ile eş zamanlı olmasına karşın, Osmanlı’da modern devletin kurulması çabalarından önce imparatorluğun egemen olduğu topraklar, kapitalist dünya ekonomisine bir biçimde eklemlenerek onun bir pazarı olarak tezahür etmiştir. İmparatorluğun on yedinci yüzyıldan itibaren yeni ticaret yollarının bulunması sonrasında eski ticaret yollarının öneminin azalmasıyla beraber yenilgiler silsilesini yaşamaya başlaması sonucu gelirlerinin düşmesine neden olmuş, askeri ve ekonomik güçlerinin etkinliğini ve hegemonyasını azaltmıştır. Akabinde ise Osmanlı eyalet sisteminin sorumlularının bulundukları her bölgede artığa el koymaları, merkezi yapının çevresinden beslenmesinin önünün kesilmesine birikim sürecinin merkezde sağlanmasının engellenmesine neden olmuştur. Devamında ise kapitülasyonların git gide ağırlaşmasıyla dayanılmaz hale gelen bağımlılık ilişkileri ve borçlanma süreci, imparatorluğun egemen olduğu toprakları birer yarı sömürgeye dönüştürmüştür.

19. yüzyılın ortalarından itibaren yarı sömürge ilişkilerinin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkan komprador yapıların, Osmanlı devlet bürokrasisini ürkütecek kadar yüksek sermaye birikimine sahip olmaya başlaması, Osmanlı askeri bürokratik gücünün geçmişten devraldığı yeteneklerini ve statüsünü yitireceği kaygısını pekiştirmiştir.

‘’Osmanlı aydınlanmacılığının’’ Jön Türkler ile başlaması ile beraber devamcısı olarak sayılacak İttihatçılar ve ardılları Kemalistler, emperyalizmle olan ilişkilerde sürekli söz sahibi olma adına ekonomik ilişkilerin, siyasal alanı görece daha az etkilemesini umdukları geleneksel yapının bir şekilde devamı için mücadele etmişler, bürokrasinin doğrudan ya da yerine göre aracı bir işlev görebileceği, kendisiyle uyumlu ya da sözünden çıkmayacak bir burjuvazi yaratma arzusuyla altı yüz yıllık Osmanlı bürokrasisinin, devlet geleneğinin, hegemonyasının devam ettirilmesinde ısrar etmişlerdir. Aslında modern devletin genel kapitalist çıkarları koruması olması gereken mantık silsilesi, Osmanlıda farklı bir biçimde işlemiştir. Devlet kurtarma fikrinin arka planı da karşımıza, hiyerarşik yapının çıkarlarına göre toplumun yeniden dizaynına kalkışılması ve emperyalist sistemle bu yolla uyumlulaştırma projesi olarak ortaya çıkmıştır.

Kapitalist ekonomik sisteme eklemlenmenin esas yolunun, artığa el konulması olduğunu az çok idrak etmiş olan bu askeri sivil bürokratik yapı, kendisine yabancı ya da rakip gördüğü, Müslüman olmayan sınıf ve tabakaları tasfiye etmeyi hedeflerken, diğer yandan da kendisine bağlı, onun da çıkarlarını gözetmek durumunda, zorunda olan, kendisine sadık olduğundan emin olacağı, Müslüman Türk sermaye yapısı oluşturarak egemenliğinin devamını garanti altına almayı hedeflemiştir.

Verilen nüfus rakamlarına göre Birinci Dünya Savaşı öncesi, Osmanlı topraklarında yüzde on sekizi bulan Müslüman olmayan topluluklar, İttihat ve Terakki partisinin öncülüğünde başlayan kıyımlar ve sürgün politikalarıyla git gide azalarak, Kemalistlerin iktidara gelmesi sonrasında da yaşanan zorunlu göç ettirme ya da zorunlu iskan politikaları sonrasında yüzde ikilere kadar düştüğü belirlenmiştir. Ayrıca Müslüman olmayan toplulukların, Anadolu topraklarından İstanbul’a göçü zorunlu tutulmak suretiyle denetimlerinin kolaylaştırılması da hedeflenmiş olmaktadır.

1940’lı yıllarda varlık vergisi uygulamalarıyla yeniden mülksüzleştirilerek zorunlu çalışma kamplarına gönderilen Müslüman olmayan topluluklar, 1955 yılı 6-7 Eylülünde yukarıdaki anlatının sahibinin hafızasından hiç çıkmayan ve bununla beraber filmlere dahi konu olan manipülasyonlar sonucu birkaç gün içerisinde yüzyıllardır yaşadıkları yerlerden kovalanmak durumunda kalmışlardır.

Homojen tek bir etnik kökene dayalı, İttihatçıların yarattığı, Kemalistlerin devamında sakınca görmediği, ‘’modern ulus devlet modeli’’, bürokratik yapının hegemonyasının devamlılığı adına ‘’rasyonel’’ bir rol üstlenmektedir. Üretim ve bölüşüm ilişkilerinde baskın bir role sahip olmayı hedefleyen devlet bürokrasisi, bu rolü sayesinde, bir şekilde toplumun devamlı surette yakından mercek altında tutulması için paranoyalar yaratmakta benzersiz bir işlev üstlenmiştir. Yaratılan bu paranoyaların devamı olarak manipülasyonlar üreten, iktidarını sağlamlaştırmayı hedefleyen askeri sivil bürokratik yapı için ulus devlet ve güya ulusal ekonomi lafzı, beraberinde kendi iktidarını gizleyen bir örtüyü de yaratmış olmaktadır.

Bu saiklerle beraber ele alındığında, bu topraklarda, günümüzde ulusalcı akımlar için aydınlanma mirası olarak savunulan, vazgeçilmez olduğuna inanılan, modernite, rasyonalizm, ulus devlet türü kavramların karşılığının dehşet, kan ve gözyaşından başka bir sonuç üretmediğini ve kimlerin hangi çıkarlarının iktidarının örtüsü olduğunun az çok fark edilmesi gerektiğini düşünmek gerekir.

 

*Yaşanan dehşetin yarattığı travma, elli beş yıl sonra dahi devam etmektedir. Yukarıdaki dehşet dolu anlatının sahibi ismini vermekten imtina etmiştir.


Tahir Ozan
Loading