SİYONİZM, İSRAİL VE FİLİSTİN


TAHİR OZAN   tahirozan@sosyalistdemokrasigazete.net


16 Haziran 2010



İsrail’in, Gazze’de uygulamış olduğu ablukanın sonuçlarının engellenmesi amacıyla oluşturulmuş olan insani yardım gemisi mavi Marmara, Gazze halkına ablukanın acılarını hafifletmeye niyet etmişken kendisinin İsrail saldırısı sonrasında acılara maruz kalması Filistin meselesini yeniden ülke halkının gündemine taşımış oldu. Ancak ortaya çıkan tepki ve protesto eylemlerinde solun sosyalistlerin olabildiğince cılız tepkiler oluşturması ve yine dindar kesimlerin protestonun kitleselliğini ve önderliğini ele almış olması ve protestolarda ırkçılığa varan söylemler kullanılması, oldukça sorunlu bir durumu işaret etmektedir. Yapılan protesto eylemlerinde Yahudi düşmanlığına kadar vardırılabilecek motiflerin kullanılması ülkede zaten yaygınlaşmakta olan şovenizmin ve milliyetçiliğin yeniden üretilmesi zeminin bir başka halkası olmaya aday olması oldukça düşündürücüdür.

1970’lerde Filistin mücadelesi için canını vermekten kaçınmayan sol-sosyalist hareketin, Kemalist gelenekle bağlarını tam anlamıyla atamamış olması sonucu ve FKÖ’nün Batı Şeria ve Gazze’de oluşturulması hedeflenen devletçiğe razı olması ve teslimiyetçi tutumu sonrasında hareketin önderliğinin radikal dindar unsurlar tarafından yürütülmesi, mücadelenin desteklenmesinde de oldukça isteksiz davranmasına neden olmuştur. Sol ve sosyalistler ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramını sadece burjuva milliyetçilerine ya da ulusal solcu akımlara uygun gördüğünden olsa gerek Filistin meselesini olabildiğince kendi gündeminin dışına itmekle ve birkaç protesto ile sınırlı gören enternasyonalizmden yoksun dar kalıpçı nostaljik bir çerçeveye yerleştirmek suretiyle Filistin ulusal kurtuluş mücadelesi ile olan tarihi bağlarını ve pratik işbirliğini zayıflatmıştır.

Türkiye’nin Ortadoğuda üstlenmeye çalıştığı aktif rolün, sadece siyasal iktidar ile dinsel, mezhepsel yakınlığı olan Filistinli Araplar arasında ortaya çıkan bir dayanışmadan ziyade emperyalizmin yeni dönemdeki işbölümü politikalarının sonucu olduğunu kavramak ve İsrail’in bölgedeki konumunun yeni dönemde de doğru anlaşılması için Filistin meselesinin tarihsel köklerine ilişkin değerlendirmeler bugünkü mücadeledeki dizilişlerin anlaşılması için zorunlu hale gelmektedir.

Bu nedenle siyonizmin temel iddialarını ve Filistin direnişini yeniden incelemek sosyalist hareketin süreci nasıl okuyabileceği ve nasıl adımlar atması gerektiği hususunu oldukça önemli kılmaktadır.

Siyonist mitolojinin iki dayanağı vardır. Bunlardan birincisi Yahudilerin, yaklaşık iki bin yıl önce Babil kralı Nabukkodnezar tarafından Filistinden gönderilmesinden bu yana, anavatanlarına dönme hayaliyle yaşadıklarıdır. İkincisi ise tüm dünyada milliyetçiliğin ve şovenizmin kapitalist ulus devletleşme süreciyle yükselen bir şey olmasından ziyade, insanın yapısına doğal, olağan bir veri esas olarak kabul edilmesi neticesinde Yahudilerin dünya ölçeğinde dağıldıkları ülkelerde etnik ya da dini bir azınlık olarak olarak yaşayamayacakları bu nedenle onların da kendi anavatanlarında kendi devletlerini kurmaları gerektiği fikrine dayanır.

Siyonizm düşüncesi veya dünyadaki Yahudilerin Filistin’de hak sahibi oldukları iddiası 1890’larda geliştirilmiştir. Thedor Herzl’in yazmış olduğu Yahudi Devleti (Der judenstaat) kitabında oluşturulan ana fikir ‘’Sion’’ fikrinin ana fikri haline getirilmiştir. Anavatana dönme hayaliyle yaşayan mazlum millet mitolojisinin batıda kabul görmüş olması, yaygın ve etkili propagandadan ziyade siyonizmin ortaya çıktığı dönemdeki emperyalist şekillenmenin bir parçası olarak doğmuş olmasında aranmalıdır.

Çünkü, 1890’lardan itibaren Avrupa emperyalizminin dünyayı yeniden şekillendirme çabaları ile ‘’Sion’’ fikrinin uygunluğunun çakışmış olması o dönemdeki yeni işbölümünün bir gereği ve sonucudur. Siyonizm fikrinin yaratıcılarının Batı Avrupalı ve kuzey Amerikalı olması tesadüf değildir. Fikrin sahiplerinin, emperyalist, milliyetçi, ırkçı saldırganlığın olduğu dorukta olduğu bir dönemde bu saldırganlığın bir unsuru olarak beyaz Avrupa fikrinin uzantısı olmaları kadar doğal bir durum yoktur. Avrupa kapitalizminin dünyanın dört bir köşesini askeri ve iktisadi olarak ele geçirme çabalarının en yüksek düzeyde olduğu bir dönemdi. En barbarca yöntemlerle tarlalarından, topraklarından koparılan kabileler halklara reva görülen uygulamalar emperyalistlerin kendi kamuoylarını inandıracakları bir ideoloji ile şekillendirmeyi gerektiriyordu, bu ideolojiye göre derisi beyaz olmayan halklara, uygar ve derisi beyaz Avrupa medeniyeti taşıyordu. Ayrıca beyaz olmayan halkların insanlığından şüphe edilerek o dönemin antropologları tarafından Afrikalı ve Asyalı insanların kafatasları ölçülmeye veya vücut kokularının beyaz Avrupalıdan farkları ayırt edilmeye çalışılıyordu. Sömürgeleştirme, ucuz hammadde elde etme ve ucuz işgücü kullanma bu fikrin arkasına saklanarak dünya yeniden bölüştürülüyordu. Siyonizmin ana fikri ise bir büyük devletin korumasında onun uzantısı olacak bir biçimde medeniyetin bir parçası olarak Avrupanın çıkarlarını temsil etmekti. Bu fikir bugün batı tarafından neredeyse bir önkoşul haline gelmiştir. Uygar Yahudi, Filistine medeniyeti taşıyacaktı. Topraklarından edilen Araplar ve diğer halklar ise onların çıkarlarına uygun aşağı tabakadan olan halklar olarak onların hizmetine koşulacaktı. Bugün İsrail’de bir kast sistemi hüküm sürmektedir. Nüfusunun yüzde otuzu Arap olan İsrail’de, herhangi bir Arap işçi sendikalı olamamakta ve Yahudi bir işçiden çok daha az ücretle yetinmek zorundadır. Ayrıca Yahudi işçilerin çalışmak istemediği işler Araplara uygun görülmektedir. Güvenlik fikrinin arka planı olarak bir halkı köleleştirme çabası bugün de tüm hızıyla sürmektedir.

İngilizlerle beraber Osmanlı imparatorluğuna karşı savaşan Araplar, birinci dünya savaşından sonra emperyalizmin yeni işbölümü ve sömürgelerin petrol endüstrisinin ihtiyaçlarına göre yeniden şekillenmesinin bir unsuru olarak hüsrana uğratılmıştır. Sovyet devrimi ile beraber tüm gizli antlaşmaların açığa çıkartılması sonucu deşifre edilen Sykes-Picot antlaşmasında Araplara vaat edilen yerlerin sınırlandığı bir İsrail devletine yeşil ışık yakıldığı, Filistin, Suriye ve Irak’ı içine alan Arap federasyonu fikri yerine Arap yarımadası ile yetindirilmeye ikna edilmeye çalışılıyordu. Diğer bölgelerde ise emperyalizme bağımlı devletçikler vasıtasıyla petrolün sürekli denetimini esas alacak bölünmeler, emperyalizmin o günkü ve gelecekteki çıkarlarına daha uygun düşmekteydi. Antlaşmanın açığa çıkması Arap milliyetçiliğini güçlendirirken İngiliz emperyalizmine karşı tepkileri de beraberinde getirmesi, siyonizmin batının en önemli müttefiki olma fikrini güçlendiren bir olgu olarak kayıtlara geçecekti. Ayrıca İngiliz emperyalizmi gelişen Arap milliyetçiliği ile bağlarını çıkarlarının örtüştüğü ölçüde korumayı İsrail devletinin varlığını kabul etmesini deklare etmesine rağmen yarattığı işbirliği ağı ile sürdürebilmiştir.

Siyonist düşünce bugün deklare edildiği ölçüde öyle iki bin yıllık bir geçmişe sahip değildir. Ayrıca bu anlayış aydınlanmanın yarattığı iklimde batıda eşit özgür yurttaş fikrini benimsemiş olan Yahudiler arasında yer tutmakta oldukça zorlanmıştır. Doğuda, Rusya ve Polonya’da ise Yahudi aleyhtarlığına rağmen Yahudi proletaryası dönemin sosyalist devrimci örgütlerinde yer almayı tercih etmiştir. Aynı dönemde kurulan “Bund” örgütü kapsam bakımından Siyonist yapılanmalardan çok daha güçlü ve kapsayıcıydı. Ayrıca yine 1890’lardan birinci dünya savaşına kadar olan dönemde Batı ve Doğu Avrupa’da yaşanan Yahudi göçlerinin detayına bakılırsa, ABD’ye göçen dört buçuk milyon Yahudiye oranla Filistine göçenler en iyimser ifadeyle yüzbin civarındaydı. Sosyalist devimci mücadelelerin yükselmesi binlerce Yahudi işçiyi ve işçi önderini Rusya’da ve Polonya’da Bolşevik partisi ve benzer örgütlenmelere yöneltmiştir.

Almanya’da faşizmin yükselmesi sürecinde Yahudiler içerisinde derin bölünmeler teşvik edilmiş Siyonist Yahudilerle Alman faşizmi iyi ilişkiler kurarken farklı düşünen Yahudiler ise toplama kamplarına göndermiştir. Nazi Almanyasının göçmen işçiler ile ilgilenen bakanı Eichmann o dönemde Avusturya’da Siyonist örgütlenmeleri teşvik ederek buralarda ırkçı milliyetçi temelde örgütlenmeler kurulması için çaba göstermiş ve yaklaşık beş bin civarında Siyonist Yahudiyi eğiterek Filistine göçüne destek olmuştur. İsrail devletinin kuruluş sürecinde ortaya çıkan Irgun, Stern tipi faşist tedhiş örgütleri bu çabalar üzerinden kurulmuştur. Nazi Almanyası o dönemde sarı yıldızı Siyonist Yahudilerin takmasını ve resmi askeri kıyafetler giymesini destekleyerek Yahudiler içerisindeki direnişçi öğeleri yok ettirme işlerini bu tarz kurulmuş ekipler üzerinden gerçekleştirmekteydi. Bu durum Faşizmin yıkılışına kadar Almanya’nın kendi göç politikası çerçevesinde Filistine göçü teşvik ve desteklediğini Yahudi aleyhtarlığının da kendi içerisinde ayırımlaştırdığını göstermektedir.

Sovyet devrimi ile beraber Kominternin kurulması ve etki alanının genişlemesi Filistin meselesinde de Yahudi ve Filistinde yaşayan Arap ve diğer halkların ortak örgütlenmesi çabası oldukça sancılı bir süreç olarak görünmesine karşılık bugünkü mücadelelerin düzey ve biçimlerine ışık tutacak oldukça önemli adımların atılmasını da sağlamıştır.

Sonradan FKP (Filistin Komünist Partisi) adını alacak örgütlenme siyonist işçiler birliği içerisinde yer alan sol kanadın ayrılması sonucu sosyalist işçiler birliği adı altında kurulurken parti yönetiminin siyonizme kesin tavır almaması Kominternde tartışmalara neden olmuştu ve 1921 de Komintern programında siyonizme tavır almayan partinin Kominternden ayrılmasını şart koşarak olabildiğince açık bir tutum alması sonucu parti yasadışı 1 Mayıs gösterisi ile adını duyurarak Araplara yönelik ilk bildiri ve çağrısını yapmış oldu. Parti burada işçilerin birliği ve mücadelesinin her türlü etnik temelden arındırılarak Yahudi, Arap, İngiliz kapitalistlere karşı ortak mücadeleye çağırıyordu. 1924 yılına gelindiğinde anti-siyonist bir programla ortaya çıkan parti diğer devrimci gruplarla birleşerek FKP adını alarak mücadeleye girişti. Bu program değişikliği üzerinden Kominterne yeniden alınan partiye ilk direktif gelmekte gecikmedi. Buna göre parti sadece Yahudi örgütü olmaktan çıkacak Arap kitlelere yönelerek ortak devrimci bir parti durumuna gelecekti. Ancak yürütülen faaliyet ne kadar uğraşılsa da partinin Araplaştırılmasını ya da kitlelerin katılımını artıramadı. Ortak mücadele perspektifi, 1929 Kudüs ayaklanmasında partinin etkisiz kalması üzerine dilin değiştirilmesini zorunlu kıldı. Daha önce Arap, İngiliz, Yahudi efendiye karşı sürdürülmek istenen mücadele, Arap ulusal kurtuluş mücadelesinin doğrudan desteklenmesi esası üzerinden yeniden dizayn edilirken sosyalist devrim perspektifi ile ulusal kurtuluş ekseni bir arada sürdürülmeye çalışıldı. Bu ikili durum birçok kez partiyi birçok durumda etkisiz ve atıl bırakan bir pozisyona sokarken inandırıcılığını da oldukça sınırlamaktaydı. 1936 genel grevini ve ayaklanmasını desteklemesine rağmen, ayaklanmanın önderliğinde yer almak yerine pasif kalması, partiyi dağıtan unsur olarak ortaya çıktı. Ayaklanma sırasında FKP’nin Arap üyeleri ayaklanmaya katılırken partili kimliğinden ziyade Arap kimliğiyle yer aldı. Yahudi işçileri birliği Histardut’un Arap ayaklanması sırasında grev kırıcı rol üstlenmesi çatışmaların Arap-Yahudi çatışmasına dönüşmesi, partinin Arap üyeleri burjuva milliyetçi İstiklal partisine geçmesine neden olurken, Yahudi komünistlerin de artık Yahudilerin Filistinde belirli bir büyüklüğe ulaştığı tespiti ile Yahudi işçileri, örgütleme çabasını yetersiz bulmaktaydı. Bu süreçte parti Yahudi ve Arap seksiyonu olarak bölündü. 1940’lar boyunca her iki seksiyon arasında sert tartışmalar olması sorunu bir türlü çözemezken partinin Yahudi seksiyonu SSCB’nin İsrail’i tanıması üzerine siyonist tezlere olan karşıtlığını bırakarak desteklemeye yöneldi.

Partinin bu süreçte tutunamaması tarihe karışması faaliyetinin bir türlü netleşememesi ve partinin kurucularının ne kadar komünist olsalar da siyonizme karşı aktif mücadelenin içerisinde yer almamış olmaları ve Arap kitlelerle kurdukları bağın yeterince güven verici olmaması devrimin kaybedilmesine ve siyonizmin yani Ortadoğu halklarının bağrına emperyalizm tarafından yerleştirilen kamanın çıkartılamamış olması Filistin halklarının yaklaşık 80-100 yıllık bir süreçte birbirini boğazlamalarına ve katliamların acıların hâlâ yaşanıyor olmasının ana nedeni olmaya devam etmektedir.