BİR DEVLET, BİR HASTALIK, İKADIN


SULTAN SEÇİK


10 Mayıs 2010



  

Yazıyı okumadan önce sizlerden bir isteğim var. Aşağıdaki iki fotoğrafa da uzun uzun bakın. Kürdistan’ın rüzgarları olup canım arkadaşım Evrim’in saçlarında gezinin. Sonra o insanı renk körü edecek kadar soluk odaya geçip çıplak ayaklarına sarılın Güler’in. Arkadaşım, canım, Evrim rüzgarından bile tanırdı yaşamın güzelliklerini. Ve Güler, resmi büyütüp iyice baktığınızda siz de göreceksiniz ki açık gözleriyle görebilir çıplak ayaklarını örten dost ellerini.

Arka arkaya yaşadığımız derin iki acı.. Biri vücudunu saran kanser illetine inat yaşama büyük bir sevgiyle tutunup, içine doğmuş gibi ömrünün son demlerinde Kürdistan’da yaşamaya karar verip, İstanbul esaretinin zincirlerini kıran Evrim Alataş. Diğeri cezaevinde kansere yakalanan, inatçı bir mücadele ile ‘artık devlet erkanı öleceğine kesin kanaat getirdiği için’ serbest bırakılan ve çıkar çıkmaz soluğu Taksim Meydanı’ndaki eylemde alıp kavgaya kaldığı yerden devam eden Güler Zere. İkisini de kaybettik arka arkaya. Kanser ve devlet bir olunca çektirdikleri acılar da artıyor kat be kat.

İki fotoğrafı da onların yaşadığı an ve şimdi ile kıyaslıyorum içimde. Hissettiğim tek bir şey var. Canım yanıyor. Tarif edemeyeceğim kadar çok hem de.

Evrim’i tanırdım. Tuz Ekmek’de Mukaddes’in bize sevgiyle hazırladığı sıcak çorbalarımızı içip Çağdaş Gazeteciler derneğinde yaşadıklarımızı konuşurduk hararetle. Fiko ile yapacağı nikah törenini, giyeceği Kürdistan yöreseli gelinliğini, toplantıda haytalık yapan arkadaşlarımızı gülerek ve tadına doyulmaz masum dedikodu kazanımızda kaynatırdık.  Cerrahpaşa’ya gitmiştik bir kere birlikte. Canı yanıyordu ve yorulmuştu. Ama hiç söylemedi ‘yoruldum’ diye. İnat ve ümitle bedenini kazıma pahasına olsa bile yeneceğine inanıyordu bu hastalığı. O gün, hastane bahçesinde yürürken gözlerine hayat olanca ağırlığıyla oturmuştu yine.

Metin öldürüldüğünde ikimiz de fotoğraf makinelerinizi kapıp birlikte gitmiştik Cihangir’deki yürüyüşe. Evrim, Metin’in acısını yüreğinde hissedenlerdendi. Sonra bir gün ben ondan uzaklara gittiğim bir zaman Kürdistan’a gitmeye karar vermişti. Kendi topraklarının suyu olmak isteyenlerdendi benim asi arkadaşım. Devleti dinlemeyen, büyüklerinin söz geçiremediği isyankâr kadın hastalık mı dinlerdi. Dinlemedi. Ve kalemiyle dövüşe dövüşe, mürekkebi barışı anlatırken;  kendi,  kanını damlata damlata sıyrılıp gitti aramızdan.

Güler Zere’yi ise bir kez uzaktan gördüm sadece. Cezaevinden bırakıldıktan sonra hastalığını bir kenara itip, eylemlere katıldığı anlarda sağlık durumunu da düşünüp kimi anlarda kızdım bile ona.

Ama gördüm. Yukarıdaki fotoğraf konuştu benimle. Kendime kızdım, hayat ve adaletsizliklere öfkelendim. Bembeyaz duvarlı bir hastane odasında belli ki izni alınmadan çekilirken bu fotoğraf karesi o gözleri açık, eliyle yüzünü örterken kızgın, öfkeli ve çok güçlü... Yanı başındaki kanser hastası tutsak devrimci kadının başında ellerini arkasında birleştirmiş, suratına yaşının onlarca katı çirkin buse kondurmuş güvenlikçi, ne kadar da mutlu halinden. Belli ki rujunu tazelemiş fotoğraf çekimlerinden hemen önce.

Güler’in yanında bu pozu verebilen biri kim gerçekten. Psikolojik savaş yürütürken Zere’yi küçültemedikleri ne kadar gerçekse, onun ölümünden de bizzat bu devletin, hükümetin, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Adalet Bakanının ve daha pek çok kişi ve kurumun suçlu olduğu da o kadar gerçek.

Evrim Alataş ÖLDÜ.

Güler Zere ÖLDÜRÜLDÜ.

Evrim kendini özgürleşmesine inançla yaşadığı topraklarına atıp, Kürt çocuklarının gençleşecek, devrimleşecek gözlerine bakarak veda etti bizlere.

Güler Zere, yoldaşlarının verdiği ısrarlı kavga ile ölümü eminim doktor raporları ile kesinleştirildikten sonra bırakıldı zindandan. Ve çok geçti her şey için. Çok geçti radyoterapi bile kâr etmedi yaralarına. Güler Zere, devlet eli ile, yoldaşlarının kollarına daha yeni atabilmişken kendini ÖLDÜRÜLDÜ. 

Bir hastalık, kapitalizmin doğaya ve insana verdiği tahribatın en somut örneklerinden biri… Kanser…

Bir devlet, kapitalizmin batağında ve insanlığa, insana ait her şeye düşman olan…

Evrim’i ne kurtarırdı diye sordum kendime. Bilim, daha temiz bir doğa, yaşanılabilir bir çevre, temiz hava, hormonsuz besinler, hastalıklarla insanlık için mücadele eden ve her gün yeni tedaviler geliştiren saygıdeğer bilim insanları…

Ya Güler’i ne kurtarırdı bu kadar erken ölmekten.

Biz. Sadece biz. Tek tek her insan… Bir arada insanlar… Grupçu kaygılarından arınmış, F tipi ve tecrit politikalarını ortak bir mücadele alanı olarak benimsemiş, her tutsağı yoldaşı görebilen, Hrant’a ağlayan yüzbinler, Taksim’e çıkıp isyan şarkıları söyleyen gençler, mesela politik olarak eylemlerde bir araya gelmesi zor olan ama insan için bir araya gelme cesareti gösterebilecek kadar erdemli olmayı başarabilenler.

İki kadın, öldüler… İkisi için de yapabileceklerimiz var hâlâ.

İki kadın, ölümün unutturamadıklarından olacaklar.

İki kadın, iki güzel insan bir şeyler söylüyor bize.

Ben Evrim’in saçlarını rüzgarda dağıttığı fotoğrafına bakarken onu tanıdığım için ne kadar mutlu oluyorsam, Güler’in fotoğrafına bakmaya da o kadar utanıyorum. Bize sevdiklerimiz ölseler bile, baktığımızda mutlu olacağımız fotoğraflar çekmek düşüyor. Bize hasta tutsaklara uzanıp, onları içerden çekip almak düşüyor. Nasıl yapacağımızı inanın ben de bilmiyorum. Sadece yapalım istiyorum. Bu defa, yarın bir başka ses duyulduğunda cezaevinden, bir başka ‘insan’ hastalandığında esaret altında, sesini duymakla, içten içe üzülmekle kalmayalım.

Güler’in sesini hepimiz duyduk. Vicdan devrimcinin terazisidir. Vicdanı olmayanın yarını da olamaz. Güler Zere ve onun gibi cezaevlerinde hasta olan tutsakların tümü vicdanımızın ta kendisi olmalı. En temel insan hakkı yaşam hakkıdır. Devrimcinin yaptığı her eylem de daha insani koşullarda yaşamak ve yaşatmak içindir. Öğrendiğim odur ki, bir sosyalist dokunabildiği kadar vardır. Bir örgüt sarabildiği…

Güler Zere vicdanımızda ince bir sızı… Onu kaybettik. Tıpkı ölmek üzere iken bırakılan Hanım Baran gibi. “Sıra kimde?” sözünün onurunu iade etme vakti gelmedi mi?

 Şimdi yaşatma sırası kimde?

Şimdi iyileştirme sırası kimde?

Şimdi devrimci dayanışmanın somutlaşma sırası kimde?

Sosyalizm de, devrim de insan için. Güler Zere ve diğerleri güzel insanlar. Onları yaşatamadığımız bir devrim hayali değil, birlikte yaşadığımız bir sosyalizm gerçeği gerek bize. Yaşattığımız ve yaşadığımız…

 


susecik@gmail.com