|
Yazıyı okumadan önce sizlerden bir isteğim var. Aşağıdaki iki fotoğrafa
da uzun uzun bakın. Kürdistan’ın rüzgarları olup canım arkadaşım
Evrim’in saçlarında gezinin. Sonra o insanı renk körü edecek kadar soluk
odaya geçip çıplak ayaklarına sarılın Güler’in. Arkadaşım, canım, Evrim
rüzgarından bile tanırdı yaşamın güzelliklerini. Ve Güler, resmi büyütüp
iyice baktığınızda siz de göreceksiniz ki açık gözleriyle görebilir
çıplak ayaklarını örten dost ellerini.
Arka
arkaya yaşadığımız derin iki acı.. Biri vücudunu saran kanser illetine
inat yaşama büyük bir sevgiyle tutunup, içine doğmuş gibi ömrünün son
demlerinde Kürdistan’da yaşamaya karar verip, İstanbul esaretinin
zincirlerini kıran Evrim Alataş. Diğeri cezaevinde kansere yakalanan,
inatçı bir mücadele ile ‘artık devlet erkanı öleceğine kesin kanaat
getirdiği için’ serbest bırakılan ve çıkar çıkmaz soluğu Taksim
Meydanı’ndaki eylemde alıp kavgaya kaldığı yerden devam eden Güler Zere.
İkisini de kaybettik arka arkaya. Kanser ve devlet bir olunca
çektirdikleri acılar da artıyor kat be kat.
İki
fotoğrafı da onların yaşadığı an ve şimdi ile kıyaslıyorum içimde.
Hissettiğim tek bir şey var. Canım yanıyor. Tarif edemeyeceğim kadar çok
hem de.
Evrim’i tanırdım. Tuz Ekmek’de Mukaddes’in bize sevgiyle hazırladığı
sıcak çorbalarımızı içip Çağdaş Gazeteciler derneğinde yaşadıklarımızı
konuşurduk hararetle. Fiko ile yapacağı nikah törenini, giyeceği
Kürdistan yöreseli gelinliğini, toplantıda haytalık yapan
arkadaşlarımızı gülerek ve tadına doyulmaz masum dedikodu kazanımızda
kaynatırdık. Cerrahpaşa’ya
gitmiştik bir kere birlikte. Canı yanıyordu ve yorulmuştu. Ama hiç
söylemedi ‘yoruldum’ diye. İnat ve ümitle bedenini kazıma pahasına olsa
bile yeneceğine inanıyordu bu hastalığı. O gün, hastane bahçesinde
yürürken gözlerine hayat olanca ağırlığıyla oturmuştu yine.
Metin öldürüldüğünde ikimiz de fotoğraf makinelerinizi kapıp birlikte
gitmiştik Cihangir’deki yürüyüşe. Evrim, Metin’in acısını yüreğinde
hissedenlerdendi. Sonra bir gün ben ondan uzaklara gittiğim bir zaman
Kürdistan’a gitmeye karar vermişti. Kendi topraklarının suyu olmak
isteyenlerdendi benim asi arkadaşım. Devleti dinlemeyen, büyüklerinin
söz geçiremediği isyankâr kadın hastalık mı dinlerdi. Dinlemedi. Ve
kalemiyle dövüşe dövüşe, mürekkebi barışı anlatırken;
kendi, kanını
damlata damlata sıyrılıp gitti aramızdan.
Güler Zere’yi ise bir kez uzaktan gördüm sadece. Cezaevinden
bırakıldıktan sonra hastalığını bir kenara itip, eylemlere katıldığı
anlarda sağlık durumunu da düşünüp kimi anlarda kızdım bile ona.
Ama gördüm. Yukarıdaki fotoğraf konuştu benimle. Kendime kızdım, hayat
ve adaletsizliklere öfkelendim. Bembeyaz duvarlı bir hastane odasında
belli ki izni alınmadan çekilirken bu fotoğraf karesi o gözleri açık,
eliyle yüzünü örterken kızgın, öfkeli ve çok güçlü... Yanı başındaki
kanser hastası tutsak devrimci kadının başında ellerini arkasında
birleştirmiş, suratına yaşının onlarca katı çirkin buse kondurmuş
güvenlikçi, ne kadar da mutlu halinden. Belli ki rujunu tazelemiş
fotoğraf çekimlerinden hemen önce.
Güler’in yanında bu pozu verebilen biri kim gerçekten. Psikolojik savaş
yürütürken Zere’yi küçültemedikleri ne kadar gerçekse, onun ölümünden de
bizzat bu devletin, hükümetin, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Adalet
Bakanının ve daha pek çok kişi ve kurumun suçlu olduğu da o kadar
gerçek.
Evrim Alataş ÖLDÜ.
Güler Zere ÖLDÜRÜLDÜ.
Evrim kendini özgürleşmesine inançla yaşadığı topraklarına atıp, Kürt
çocuklarının gençleşecek, devrimleşecek gözlerine bakarak veda etti
bizlere.
Güler Zere, yoldaşlarının verdiği ısrarlı kavga ile ölümü eminim doktor
raporları ile kesinleştirildikten sonra bırakıldı zindandan. Ve çok
geçti her şey için. Çok geçti radyoterapi bile kâr etmedi yaralarına.
Güler Zere, devlet eli ile, yoldaşlarının kollarına daha yeni
atabilmişken kendini ÖLDÜRÜLDÜ.
Bir hastalık, kapitalizmin doğaya ve insana verdiği tahribatın en somut
örneklerinden biri… Kanser…
Bir devlet, kapitalizmin batağında ve insanlığa, insana ait her şeye
düşman olan…
Evrim’i ne kurtarırdı diye sordum kendime. Bilim, daha temiz bir doğa,
yaşanılabilir bir çevre, temiz hava, hormonsuz besinler, hastalıklarla
insanlık için mücadele eden ve her gün yeni tedaviler geliştiren
saygıdeğer bilim insanları…
Ya Güler’i ne kurtarırdı bu kadar erken ölmekten.
Biz. Sadece biz. Tek tek her insan… Bir arada insanlar… Grupçu
kaygılarından arınmış, F tipi ve tecrit politikalarını ortak bir
mücadele alanı olarak benimsemiş, her tutsağı yoldaşı görebilen, Hrant’a
ağlayan yüzbinler, Taksim’e çıkıp isyan şarkıları söyleyen gençler,
mesela politik olarak eylemlerde bir araya gelmesi zor olan ama insan
için bir araya gelme cesareti gösterebilecek kadar erdemli olmayı
başarabilenler.
İki kadın, öldüler… İkisi için de yapabileceklerimiz var hâlâ.
İki kadın, ölümün unutturamadıklarından olacaklar.
İki kadın, iki güzel insan bir şeyler söylüyor bize.
Ben Evrim’in saçlarını rüzgarda dağıttığı fotoğrafına bakarken onu
tanıdığım için ne kadar mutlu oluyorsam, Güler’in fotoğrafına bakmaya da
o kadar utanıyorum. Bize sevdiklerimiz ölseler bile, baktığımızda mutlu
olacağımız fotoğraflar çekmek düşüyor. Bize hasta tutsaklara uzanıp,
onları içerden çekip almak düşüyor. Nasıl yapacağımızı inanın ben de
bilmiyorum. Sadece yapalım istiyorum. Bu defa, yarın bir başka ses
duyulduğunda cezaevinden, bir başka ‘insan’ hastalandığında esaret
altında, sesini duymakla, içten içe üzülmekle kalmayalım.
Güler’in sesini hepimiz duyduk. Vicdan devrimcinin terazisidir. Vicdanı
olmayanın yarını da olamaz. Güler Zere ve onun gibi cezaevlerinde hasta
olan tutsakların tümü vicdanımızın ta kendisi olmalı. En temel insan
hakkı yaşam hakkıdır. Devrimcinin yaptığı her eylem de daha insani
koşullarda yaşamak ve yaşatmak içindir. Öğrendiğim odur ki, bir
sosyalist dokunabildiği kadar vardır. Bir örgüt sarabildiği…
Güler Zere vicdanımızda ince bir sızı… Onu kaybettik. Tıpkı ölmek üzere
iken bırakılan Hanım Baran gibi. “Sıra kimde?” sözünün onurunu iade etme
vakti gelmedi mi?
Şimdi
yaşatma sırası kimde?
Şimdi iyileştirme sırası kimde?
Şimdi devrimci dayanışmanın somutlaşma sırası kimde?
Sosyalizm de, devrim de insan için. Güler Zere ve diğerleri güzel
insanlar. Onları yaşatamadığımız bir devrim hayali değil, birlikte
yaşadığımız bir sosyalizm gerçeği gerek bize. Yaşattığımız ve
yaşadığımız…
susecik@gmail.com
|