BU KALFADAN USTA OLUR MU?


RIDVAN TURAN


1 Nisan 2011


Başbakan Erdoğan, Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’yle birlikte Erbil havalimanının açılışını yaparken ''Son 8 yılda … Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde tarihimizin en büyük yatırım seferberliğini başlattık. Milli Birlik ve Kardeşlik Projesiyle ileri demokrasi, daha geniş hak ve özgürlükler noktasında tarihi adımlar attık. Şu anda, Kürt kökenli vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bu bölgelerde, yılların ihmalini ortadan kaldırıyor, inkâr politikalarına son veriyor, devlet millet kaynaşmasını daha güçlü hale getiriyoruz.” demiş.

Basında öne çıkarılan vurgulardan ve Barzani’nin altı çizilen sözlerinden, Başbakan’ın Erbil ziyaretinin bir seçim gezisi tadında gerçekleştirildiği, sanki oy istemeye Türkiye’nin bir kentine gidilmiş gibi davranıldığı anlaşılıyor. Tek farkla ki, Başbakan gittiği bu yerin adını bir türlü hatırlayamamış ve “Kürdistan” demesi gereken her yerde “bu bölge” diye, “bu güzel bölge” diye durumu idare etmeye çalışmış! Tıpkı bundan iki yıl önce, Erbil’e “kardeşlik” ve “hoşgörü” çıkarması yapan Abant Platformu’nun sempozyumuna gönderdiği kutlama mesajında bir kez olsun “Kürt” sözcüğü geçirmeden “bölgeye gösterdikleri yakın ilgi ve alakadan dolayı” katılımcıları tebrik eden Fethullah Gülen gibi.

Belki de başbakanın hakkını yememek gerekir. “Bölge”nin resmi adını, yani “Kürdistan Bölgesel Yönetimi”ni henüz telaffuz edememekle birlikte, “Kürt” sözcüğünü kullanmaktan imtina etmeyerek iki yıl içinde büyük bir adım atmış sayılabilir. İçinin boş, daha doğrusu içinin Kürt halkının seçilmiş temsilcilerine yönelik tutuklama terörüyle dolu olduğu çoktandır herkesin malumuyken, “Kürt Açılımı”nı, bu tezatı daha iyi ifade eden öteki adıyla “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”ni, Kürdistan Bölgesel Yönetiminin başkentinde “tarihi adım” diye pazarlamaya kalkan biri için bunun “büyük bir adım” olduğunu kabul etmek zorundayız.

Yine de insan kuşkulanmadan edemiyor. Bir başbakan, başka bir ülkeye gidip, üstelik gerçeklikte hiçbir karşılığı olmadığı halde, niye ‘biz sizin ulusunuzun bizim sınırlarımız içinde kalan parçasına çok iyi davranıyoruz’ demek ihtiyacı duyar? Erbil’e gidip, ‘Güneydoğuda şunu yaptık bunu yaptık’ diye şişinmeye kalkmanın anlamı ne? Erdoğan, Türkiye’ye “Kürt başkenti Erbil’den geçme” olanağı sağlamış olan Kürdistan Bölgesel Yönetiminin ‘vicdanını rahatlatmaya’ çalışıyor olmasın?

“Türkiye’nin Kürt başkenti Erbil’den geçmek zorunluluğu” ifadesi, bir önkoşulu, birinci basamağı ifade ediyor. Bu zorunluluk “Basra Körfezinde istikrar için Tahran’a karşı dengeleyici bir işlev görecek Ankara-Bağdat ekseninin oluşturulmasının” önkoşulu olarak görülüyordu. 2. AKP hükümeti dönemi boyunca, önce ön hazırlıkları yapılarak, son iki yıl boyunca da açıktan bu hedefe kilitlenildi. Şimdi 3. AKP hükümeti dönemine hazırlanan Erdoğan’ın Irak ziyareti, önkoşulun yerine getirildiğinin yani Erbil’in geçildiğinin tescili anlamına geliyor.

İki yıl önceki Erbil sempozyumunun sonuç değerlendirmesinde “genel bir arzu” olarak dile getirilen Erbil’de bir Türk Konsolosluğu fiilen geçen yıl çalışmaya başlamıştı. Başbakanın Erbil’de ballandıra ballandıra anlattığına göre Türkiye ile “bölge” arasındaki ticaret hacmi 7 milyar doları aşmış, banka şubeleri açılmış, “bölgede” kurulu uluslararası şirketlerin yarıdan fazlası Türkiye çıkışlıymış, THY Erbil’e uçmaya başlıyormuş, vb.

Şimdi AKP milletvekili olmaya hazırlanan bir Zaman yazarı, iki yıl önceki sempozyumdan dönüşünde,  “Türkiye, bölgede birbirine diş bileyen Kürt ve Arap milliyetçiliklerinin dökeceği kanı ancak ahlaki bir önderlik vesayeti ile çözebilir” diye yazmıştı. Erbil’i geçerek Kürt-Arap barışını garantiledikten sonra Şii-Sünni kardeşliğini sağlamak için Necef’e de gitmesi, Hz. Ali’nin türbesini ziyaret etmesi, Sistani’yle baş başa görüşmesi Türkiye başbakanını Nobel Barış Ödülü adayı yapar mı bilinmez ama bu “Şii Açılımı” ile de “Tahran’a karşı Ankara-Bağdat ekseni” yolunda “büyük bir adım” atıldığını kabul etmeliyiz.

Halklar, dinler, mezhepler arasında kardeşlik ve barış için bırakılsa dünyanın öbür ucuna gitmeye niyetli gibi görünen başbakan kendi ülkesinde ne mi yapıyor?

Başbakan Erbil’de “devlet millet kaynaşması” masalı anlatırken, Türkiye sınırları içinde “devlet” polis panzerleri ve gaz bombalarıyla “millet”in sivil itaatsizlik eylemine, demokratik çözüm çadırlarına saldırı üstüne saldırı düzenliyor. Başbakan sınırın bu tarafında konuşurken, sivil itaatsizlik eyleminin anadilde eğitim, operasyonların durması, tutuklama terörüne son verilmesi, %10 barajının kaldırılması gibi demokratik talepleri hakkında söyleyecek sözü olmadığı için kestirmeden “bunların neresi sivil?” ucuzluğuna sığınırken hiç de “kaynaşma” tablosuna uygun davranmıyor.

Başbakan’a göre Türkiye’de basın özgürlüğü sorunu da yok. Çünkü hapiste bulunan gazeteciler gazetecilik faaliyetlerinden dolayı değil “silahlı terör örgütüne üye olmaktan” vb. içerdeler.  Başbakan doğal olarak “bunların nerelerinin gazeteci” olduğunu da anlayamıyor!

Hem basılmamış kitabı imha etmek için yayınevleri ve gazeteler basılmakta ve ifade özgürlüğünün altı oyulmakta, hem Kürtler ve sosyalistler üzerinde tutuklama terörü estirilerek demokratik zemin dinamitlenmekte, hem çatışmasızlığa askeri operasyonlarla karşılık verilerek barış yolu tıkanmakta, ama başbakan Türkiye’nin bir “demokrasi ve istikrar modeli” olduğunu sanmaktadır.

Önce “Böyle bir saçmalık olur mu? NATO’nun ne işi var Libya’da? Kimse kalkıp da petrol kuyularının hesabını yapmasın!” diyen de, sonra meclisten tezkerenin geçmesini bile beklemeden Libya’ya savaş gemileri gönderen de, İzmir’i Libya’yı bombalayan NATO uçaklarının komuta üssü yapan da aynı başbakandır. Bir yandan “Libya Libyalılarındır” nutukları atıp öte yandan Libya’nın üzerine leş kargaları gibi çöreklenen emperyalist çetenin taşeronluğuna soyunan da aynı başbakandır.

Guardian gazetesine verdiği özel mülakatta Afganistan ve Irak’ta ortaya çıkan tabloyu Libya’da görmek istemediklerini söylerken de herhalde Afganistan’da NATO’nun emrinde asker bulunduran, Libya’ya emperyalist saldırının bir parçası olan bir ülkenin başbakanı olarak değil, öteki kişiliğiyle konuşuyordu.

Bu patolojik çift kişiliklilik örnekleriyle, başbakanın ‘kalfalık dönemi’ dediği 2. AKP hükümeti döneminde sık sık karşılaştık. 12 Haziran’dan sonra ‘ustalık dönemi’ başlayacakmış. Kalfalığı buysa ustalığı eksik olsun!

 
Dr. Rıdvan Turan
SDP Genel Başkanı
Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi

 


Günlük, 1 Nisan 2011


Loading