![]() |
|
|
|
|
||
|
SOSYALİST BİRLİK VE 21. YÜZYIL SOSYALİZMİ -2- RIDVAN TURAN 1 Eylül 2010 21. yüzyıl sosyalizmi reel sosyalizmin
teorik, politik pratiklerinin (içerilip aşılması anlamında) inkarı
üzerine kurulmalıdır. Bu tür bir inkar için “genel geçer” bir reel
sosyalizm eleştirisi ile yetinmemek gerekir. Mesele daha boyutlu ele
alınmalıdır. Zira karşı karşıya olduğumuz mesele evrensel
olduğu kadar da yerel bir meseledir. ... Türkiye'de 80’lerin sonuna doğru başlayan
sosyalist demokrasi tartışmalarının, temel ekseni reel sosyalizm
eleştirisiydi. Bu eleştirinin “kısa vadeli” sonucu, örgütsel planda
(örgütlenme biçimi olduğu kadar, örgüt içi ve örgütler arası ilişkiler
anlamında) hayata geçti. Sosyalizmin tek partililikle
nitelendirilemeyeceği, kapitalist özel mülkiyetin reddi temelinde bir
örgütlenme özgürlüğünün savunusu ve daha pek çok saptama örgütsel planda
bir değişim zorunluluğunun yolunu döşeyen taşlar oldu. Baktık ki, reel sosyalist ülkelerde bilimi,
politikayı, teoriyi, hatta örgütlenme hakkını tekeline alan partiler
var, bunların antitezi olarak kendi partilerimizin örgütsel planda
sosyalist demokratik ilkelere göre kurulmasını olmazsa olmaz gördük. Bu
aslında doğru, ancak eksik bir adımdı.(*) Reel sosyalizm deneyimlerinden çıkardığımız
sonuçların çoğunluğu örgütsel planda kaldı. Oysa bizim ihtiyacımız olan şey, sosyalizmin
hangi teorik politik ideolojik nedenlerle bataklığa saplandığının
keşfedilmesi, bu tespite uygun bir “yerel” ideolojik-politik hattın
inşası ve bu çerçevede bir yeniden yapılanmanın sağlanmasıydı. Karşı karşıya kaldığımız sorunun çözümü, ne
reel sosyalizmi lafzi düzeyde eleştirmekle ne de bu eleştirilerimizden
kalkarak sosyalistler arasındaki ilişkinin demokratikleştirilmesine
ilişkin bir planlanmayla mümkündü. Böyle olsa idi adeta altın
tartısından daha hassas olan seçim sistemlerimizle SDP’de işi
bitirebilirdik. Ama olmadı. ... Sosyalist demokrasi yalnızca entelektüel bir
tartışmanın konusu olabildi. Sol entelijansiyanın gündemi olan bu sorun,
sosyalist demokrasinin öznesi olan işçi sınıfının gündemi olamadı. Peki sosyalist demokrasi serüvenimiz neden
böyle bir yol kazasına uğradı? Pek çok nedene ek olarak bu sorunun en temel
nedenlerinden birinin örgütlenme zafiyeti ve kitleselleşememe olduğu
açıktır. İşçi komiteleri üzerine kurulu olmayan bir partide-örgütte
sosyalist demokrasinin parti entelijansiyasının ilişkilerini düzenleyen
bir manzume olarak görülmesi bir tesadüf olamaz. Bu saptamadan, basitçe “örgütlenmek için çok
çalışsaydık, fabrikalara gitseydik mesele çözülürdü” türünden bir
kolaycılığa kapı aralamak istemem. Bu meseleyi fazlasıyla basitleştirmek
olur. Mesele bir kitleselleşememe sorunu olsa da bu sorun “çok
çalışmakla, fabrika önlerinde bildiri dağıtmakla” çözüme
kavuşturulabilir değildir. Mesele bir mantalite meselesidir. Mesele Marksizm’in kavranışına ilişkin,
politik, teorik ideolojik ayaklara dayanan karmaşık bir meseledir. Bu mesele reel sosyalizm eleştirilerimizin
sonucunu “örgütlenme sorununa” indirgediğimiz için görülememiştir. ... Meseleyi bir de şu eksenden ele alalım: Sosyalist demokrasi pozitivist bir Marksizm
anlayışının eleştirisidir. Marksizmin pozitivist yorumu, ilerlemeci,
aydınlanmacı bir sosyalizm anlayışını doğurur. Bunlar ekonomizme ve
monolitizme kapıyı açar. Sosyalizmi ekonomik bir kalkınma modeli
olarak gören reel sosyalizm, felsefi temelde pozitivizmden
beslenmektedir. Örneğin kanımca ne Kronstadt ayaklanması, Moskova
duruşmaları, 10. kongre vb. ne de Sovyetler Birliği'ndeki hızlı
sanayileşme ve batıyı geçme hamleleri bu tür bir pozitivist sosyalizm
anlayışından bağımsız ele alınamaz. Komintern’in Kürt isyanları karşısında
Kemalist iktidarı tutması bu pozitivist sapmanın güzide örneklerinden
biri olsa gerektir. “Feodal çapulcu sürüsü”ne karşı, feodalizmi tasfiye
etmek ve kapitalist üretim ilişkilerini egemen kılmak adına Kemalistlere
verilen destek, ilerlemeci, aydınlanmacı bir sosyalizme verilen destek
olmuştur. Komintern, zamanın TKP'si ile birlikte daha ileri üretim
ilişkilerini temsil edeni savunarak “ilerici” bir pozisyon almıştır. Ama
bu ilericiliğin devrimcilikle uzak yakın alakası yoktur. ... Türkiye’de sosyalist hareket, SBKP ve
Komintern sayesinde pozitivist bir kaynaktan doğdu ve uzun yıllar bu
kaynaktan beslendi demek hatalı olmaz. Kemalizmin ideolojik politik
etkisinden uzun yıllar boyunca çıkılamadı. Bu etki somut biçimde
sosyalist hareketin Kürt meselesine ve Müslümanlığa olan yaklaşımlarında
kendini gösterdi. Son 20 yıldır ise postmarksizmin Marksizm üzerindeki
yıkıcı etkisi, pozitivizmi ve cümle burjuva ideolojileri güçlendirdi. Diğer yandan Avrupa orijinli bir sosyalizm
tasavvuru, bu alanda savaş vermemizi zorlaştırdı. Türkiye’nin
aydınlanmacı sosyalisti, Anadoludaki sınıf mücadeleleri tarihine, bir
Kemalistin Osmanlıya baktığı gibi tepeden ve ilericilik-gericilik
retoriğiyle baktı. Tarihimize yabancı kaldık. Birçok açıdan
benzeşmediğimiz Avrupa ile benzeşmek için gereğinden fazla zorlama
yaptık. ... Şimdi bu denklemi 21. yy sosyalizmi adına
yeniden kurmalıyız. Sosyalist hareketimizin, bir yeniden kuruluş
için ideolojik bir yerelleşmeye onun için de Anadolu halklarının sınıf
mücadeleleri tarihiyle tanışmaya ihtiyacı var. Bu coğrafyada yaşayan
ortalama bir sosyalistin Avrupa sınıf mücadeleleri tarihini kendi sınıf
mücadeleleri tarihimizden daha çok biliyor olması, salt entelektüel
enginliğinden kaynaklanıyor olabilir mi? Şeyh Bedreddin ayaklanmasının tarihsel
devrimci rolü herkesin kabulüdür ama onun tarihsel hareketini “tarihsel
sosyal ekonomik şartların zorunlu sonucu olarak yenildi” saptamasının
dışında ele alıp mirasını sahiplenmemiz gerekmez mi? Acaba kaç sosyalistimiz Patrona Halil adlı
mülksüz isyancının, Lale Devrinin haksızlıklarına karşı Sadabat’taki
zenginlerin ve soyluların yalılarını yıktırdığını, halktan vergi
alınmasını yasakladığını, tahta çıkış törenine çağrılı olmadığı halde
-yalınayak ve at üstünde- adeta baskın düzenler gibi geldiğini ve
İstanbul’da fiili bir ikili iktidar sürdürdüğünü bilir? Şimdi bu
mülksüzlerin devrimci eylemine resmi tarihin yazdığından farklı biçimde
yaklaşmayan, onları bir avuç serseri, gerici olarak gören sosyalistlere
itiraz etmek gerekmez mi? Mülksüz isyancılar karşısında -resmi tarih
jargonuyla konuşacak olursak- “yenilikçi padişahları” ilerici diye,
yenilikçi diye desteklemenin devrimcilik açısından sorunlu bir yanı yok
mu? ... Sadece “fetret devri”nde Anadoluda onlarca
isyan gerçekleşti. Bu isyanların birçoğu politik talepleri olan
isyanlardı, çift bozan köylüler, yoksul Aleviler, Müslümanlar, Rumlar,
Arnavutlar, Yahudiler, Hristiyanlar bu isyanlara, aralarındaki
farklılıkları bildikleri halde, daha yaşanası bir düzen kurmak için
birlikte iştirak ettiler. Bugün Müslümanları yobazlıkla suçlayan anti-islam
mücadeleyi temel mücadele alanlarından biri olarak gören sosyalistlerin,
bu kadar farklı inanışlardan insanların ortak bir gelecek kurma umuduyla
ortak bir düşmana karşı savaşımlarından çıkarmaları gereken bir sonuç
yok mu? Hangi kavganın mirasçısı olduğumuzu açıkça
ilan etmeye ihtiyacımız var ve geçmişimizde de mirasçısı olabileceğimiz
pek çok kavga var. ... Aydınlanmacı sosyalistin din meselesine
yaklaşımı da bu minvalde, “gericilik, ilericilik” söylemleriyle
oluşturulmuş bir paradigma tarafından belirlenmektedir. Ortalama bir
Türkiye sosyalisti, dini gerici bir kurum olarak görür ve Müslümanlarla
masaya oturduğunda (tabi oturabilirse) çarpık bir Marx algısıyla “dinin
afyon olduğundan” bahseder. Diyalog çoğunlukla burada biter. Bu
sosyalistin tutumundaki çelişki, Irak’ın işgaline karşı çıkarken, işgale
karşı direnen Müslüman örgütlere de ateş püskürdüğü için kenardan bakan
“yabancı”nın tutumundaki çelişkidir. İslamla adı konmamış bir cephe
savaşı vermeyi bugünün öncelikli politik tutumu olarak gören
siyasetlerin çoğunluğu müslüman olan bir ülkede devrim yapma ihtimalleri
acaba nedir? Hem devrim yaparlarsa ne olacaktır, Müslümanlar katledilip
camiler mi yıkılacaktır? Müslümanları inançlarından ötürü karşı devrim
cephesine itmenin Marksist politika yapmakla alakasının olmadığını
bilmek gerekli. Türkiye’de yaşayan insanlar inançlarından dolayı değil,
sınıflarından dolayı bir cephede olmalıdırlar. Bir Marksistin yemeye
ekmek bulamayan, sefaletten perişan olmuş Müslümanla, AKP’nin semirttiği
milyonerleri, sırf inançları nedeniyle aynı kefeye koyması gabilik değil
de nedir? Yoksul Müslümanlar, zengin Müslümanların değil, devrimcilerin
safındadır, onlar bizim sınıf kardeşlerimizdir. Bir çizgi çekilecekse bu
çizgi sınıf ekseninden çekilmelidir. Buna uygun bir dil ve buna uygun
bir eylem hattı belirlenmelidir. ... 21. yy sosyalizmi, Marksizmin pozitivizm
başta olmak üzere cümle burjuva ideolojilerden temizlenmesi ve ideolojik
bir yerelleşme üzerine kurulmalıdır. Kürt sorununu kavramış olmak, kanımca
pozitivist bir Marksizm anlayışından kopuşun teorik politik
temellerinden birisidir. Kemalizmle hesaplaşmış ve ondan radikal bir
biçimde kopuşmuş olmak, onu sosyalistler için bir miras olmaktan
çıkarmak keza yine 21. yy sosyalizmi için önemli bir teorik-politik
temeldir. Müslümanlarla “dinsel indirgemeci” olmayan
bir ilişki tariflemek, buna uygun teorik politik zemin kurmak yine
öyledir. Diğer yandan yaşadığımız coğrafyanın devrimci
olan tüm tarihsel ve siyasal birikimlerini sahiplenmek ve bu
birikimlerin mirasçısı olduğumuzu açıkça ilan etmek, bunu mücadelemizde
bir silaha çevirmek 21.yy sosyalizminin teorik politik temelleri için
elzemdir. Bunlar yapıldığında sadece Marksizmi
asalaklarından arındırmış olmayacağız, aynı zamanda ona devrimci bir
zeminden katkı da sunmuş ve kitleselleşmenin anahtarlarından birine de
sahip olmuş olacağız. Özetleyecek olursak: Sosyalist demokrasi, devrimci Marksist
yenilenmenin düşünsel temeli ve 21. yy sosyalizminin olmazsa olmazı
olarak görülmelidir. Sosyalist demokrasi reel sosyalizmin politik
eleştirisi üzerine temellenmiştir ve örgütsel, teorik-politik ve
ideolojik kertelere sahiptir. Ülkemizdeki sosyalist demokrasi tartışmaları
politik bir reel sosyalizm eleştirisi üzerine bina olmuş olsa da
örgütsel düzeyle sınırlı kalmıştır. Bu nedenle kısmen eksik, çoğunlukla da
eklektik ve elit bir tartışmanın konusu olmaktan öte gidememiştir. Sosyalist demokrasiyi eklektik ve elitist
zemininden kurtarıp devrimci temelleri üzerine oturtmak ve onu gerçek
anlamda 21. yy sosyalizminin temellerinden biri haline dönüştürmek, bir
bütün olarak pozitivist, aydınlanmacı, Avrupa merkezli bir Marksizm
anlayışından kopuşu gerekli kılar. Teorik-politik ve ideolojik düzlemde
gerçekleştirilecek bu kopuş, sosyalist demokratik ilkelere göre işleyen
bir politik hayatın kuruluşuna olanak sağlayacaktır.
(*) Gerçi bu anlayışımız ÖDP’de ziyadesiyle
postmarksist saldırılara açık bir zemin haline dönüştü. Bu saldırılar
sonucunda zemin önemli ölçüde deforme olmakla kalmadı, tersinden bir tür
reel sosyalist kültür yeniden üredi. “Çoğulcu ÖDP” kendi zıddına;
“çoğunlukçu ÖDP”ye dönüştü.
|
||
|
Loading
|