ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÜZERİNE BİR ANALİZ


RIDVAN TURAN


28 Temmuz 2010


AKP’nin kaleme aldığı ve Anayasa Mahkemesinden “küçük sıyrıklarla” geçen değişiklik önerileri üzerine süren tartışma sistem içi muhalefeti de, sistem dışı muhalefeti de önemli ölçüde böldü. AKP ve yandaş medya değişiklik önergesinin bir demokratik devrim olduğunu söylüyor. Başbakan başladığı mitingler serisinin ilk ayağı olan Bingöl mitinginde anayasa değişikliğinin 12 Eylül’le hesaplaşmak olduğunu söyledi ve ekledi. Hesaplaşmak isteyen evet oyu versin!

Diğer yandan CHP ve MHP gibi siyasi oluşumlar, anayasa taslağının bir sivil dikta sürecinin en sağlam adımları olduğunu, bu sürecin sonucunda ise AKP’nin ülkeyi ve dolayısıyla da kendi pozisyonunu geri dönülmez bir noktaya getireceğini, tahkim edeceğini ve nihayetinde rejimi değiştireceğini savunuyorlar. Devrimciler ise anayasa değişikliğine ilişkin farklı tutumları nedeniyle bölünmüş durumda.

Nereden bakılırsa bakılsın anayasa değişikliği nedeniyle AKP ve CHP-MHP arasında süren çatışma egemen sınıflar içi bir çatışmadır. Bu çatışmanın yıllardan beri farklı muharebe cephelerini gördük. Cumhurbaşkanlığı seçiminden YÖK’e, türban meselesinden, son günlerde YAŞ’ta söz konusu olabilecek terfilerin mahkeme tarafından verilen tutuklama kararlarıyla engellenmesi adımına kadar pek çok örnek sıralanabilir. Bu mücadele alanlarının en önemlilerinden birisini de bugün anayasa tartışmaları nedeniyle görüyoruz.

Süren tüm bu çatışmalar, 80’lerden bu yana ciddi ölçüde güç kazanmış olan, derin tarikat ve siyaset ağlarıyla örülü Anadolu sermayesiyle, kendini ülkenin sahibi olarak gören geleneksel askeri ve sivil bürokrasi ve büyük burjuvazi arasında cereyan etmektedir. Yeni palazlanan Anadolu sermayesi AKP’yi iktidara taşırken, AKP’nin hükümet olanaklarından ziyadesiyle faydalanmak ve servet pastasından daha çok pay istemekteydi. Burjuvazinin bu iki kesimi arasında süren bu paylaşım mücadelesinin esası işçi sınıfı ve emekçileri kimin daha fazla sömüreceği ve nihayetinde işçi sınıfının yaratmış olduğu değerlerin nasıl paylaşılacağıdır.

Egemenler arası çatışma politik planda, demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, sivilleşme gibi argümanlarla sürüyor. Oysa gerçekte her iki cephe de bu argümanların içinin boş olduğunu iyi biliyorlar. Siyasi erk ellerine geçtiğinde bu burjuva demokratik kural ve teamüllerin hiçbir anlamı kalmıyor. Şimdilerde yargının bağımsızlığını savunan ve AKP’yi, yargıyı kendi siyasi vesayeti altına almakla suçlayan CHP, yargı kendi vesayeti altındayken hiç böyle laflar etmiyordu. Örneğin YÖK, AKP tarafından ele geçirilmeden önce ne ise, şimdi de o. Tek fark dün YÖK’e karşı AKP feryat ediyordu şimdi CHP feryat ediyor. Keza kuvvetler ayrılığı ilkesi de böyle. Söz konusu hegemonya olunca kuvvetler ayrılığının ve diğer demokratik teamüllerin ve kuralların teferruat olduğunu herkes biliyor. Hegemonyanın sağlanabilmesi için de yasamanın, yürütmenin ve yargının az ya da çok aynı merkezden koordine edilmesi gerekiyor. Hatırlayalım, Şemdinli savcısını, genelkurmayın talebiyle HSYK’nın görevden alması, yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti değil de neydi? Ama hatırlanacağı üzere CHP’nin buna hiçbir itirazı olmamıştı. Burjuva siyasetinde böyle çok örnek var.

Sosyalistlerin bu alanda sürdürdükleri tartışma, burjuva demokratik kuralların günümüzde palavra olduğu, burjuvazinin tam da kendisi tarafından bu kuralların hayale dönüştürüldüğü gerçeğinden hareket etmeli. Elbette burjuvazinin hayale dönüştürdüğü demokratik kurallar ve teamüller için mücadele etmeyi unutmamak gerek. Bunların reform talepleri olduğunu ve reformların devrime sıkı sıkıya bağlanmasının gerekliliği akıldan çıkarılmamalı. Meselenin tarihsel boyutu ve sınıfsal içeriği bir an gözden kaçırılmamalı. Aksi taktirde sosyalistler burjuvazinin demokrasicilik oyununun, anayasa sahnesinde basit bir figüranı olmaktan kurtulamazlar. Bu durum, reformlar için mücadeleyi tek amaç haline dönüştürür ki bu fenadır.

 

Kısa bir hatırlatma

Bilindiği üzere burjuva devrimlerinin şafağı bugünkü hukuk ve siyaset tartışmaları açısından anahtar role sahiptir. Burjuvazi eşitlik ve özgürlük talepleriyle proletarya ve diğer yoksul kesimleri yanına alarak başarıya ulaşmış ve feodalleri yenilgiye uğratmıştı. Bununla birlikte burjuvazi, pür diktatörlüğünü ilan edene kadar diğer sınıflarla “geçiş dönemine” uygun bir ilişki kurdu. Bu ilişki genç burjuva devletlerin hukukuna ve siyasetine yön verdi. Siyasal erkin kaynağı artık toplumsal bir sözleşme vasıtasıyla halktı. Alt sınıfların demokratik taleplerini sahiplenen burjuvazi “geçiş döneminde” o talepleri içeren anayasalar yazdı. Anayasalar salt alt sınıflarla egemenlerin arasındaki değil, egemenlerin kendi aralarındaki ilişkinin de kristalize olmuş ve kurallara bağlanmış bir biçimiydi. Kişisel hak ve özgürlüklerin teminat altına alınması, genel oy hakkının, seçim ilkesinin tanınması, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ilkesi vb. hep bu dönemin mamulatı olarak ortaya çıktı. Örneğin kuvvetler ayrılığı burjuva devletlerin şafağında farklı sınıfsal güçlerin tüm siyasal erki ellerine geçirmemeleri için öngörülen bir kuraldı. Burjuva demokrasilerinin şafağında, kuvvetler ayrılığı -bizim Türkiye’de çarpık da olsa gördüğümüz modelden- farklı bir içerikle donanmıştı. Bazı ülkelerde halk genel oy vasıtasıyla yasamaya olduğu kadar yürütmeye ve yargıya da müdahil olabiliyordu. Hala bazı ülkelerde eyaletlerin valilerinin, kasabaların kolluk güçlerinin seçimle gelmeleri, mahkemelerde jüri üyelerinin bulunması bu tarihin günümüzdeki içi epeyce boşaltılmış kalıntıları olarak görülebilir.

Burjuvazi iktidarını sağlamlaştırdıktan ve tek egemen olarak kendini ilan etikten sonra demokratik hakları da bir bir geri almaya çalıştı. Bu hakların elde edilme sürecinde olduğu gibi muhafaza edilme sürecinde de ciddi mücadeleler yaşandı. En basit demokratik haklar için dahi çok bedel ödendi. Bu durum erken ulus devletlerde görece demokratik bir geleneğin oluşması sonucunu doğurdu. Türkiye gibi geç uluslaşmış, burjuva demokratik devrimlerini tamamlayamamış ülkelerde ise durum bambaşka ve son derece vahimdi.

Bugün emperyalizm tüm özgürlükleri ve demokratik hakları hayale çevirmiş, içini boşaltarak söylem düzeyine indirgemiş durumdadır. Hukukun üstünlüğü kapitalist özel mülk sahiplerinin üstünlüğüdür. Yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler de ne yazık ki varsayımlar olmanın ötesine pek geçmiyor. Bu dönemde yürütme son derece güçlendirilmiş, askeri ve sivil bürokratik mekanizma sayesinde, sosyal yaşamın tüm alanlarına müdahil olmuştur. Yürütme nerede güç kazanıyorsa, orada işçi sınıfı ve emekçilerin haklarının zayıflayacağı, muhalefetin gerileyeceği bedahettir. Aslında Türkiye’de 80’den bu yana olan ve yeni anayasa taslağı vesilesiyle de tahkim edilmek istenen budur.

O zaman HSYK ya da Anayasa Mahkemesine ilişkin değişiklik tasarısı nedeniyle, yargı bağımsızlığı elden gidiyor, kuvvetler ayrılığı tarihe kavuşuyor biçiminde bir itirazın anlamsızlığı da ortaya çıkıyor. Sosyalistler bu tür bir söylemden özel olarak uzak durmalıdırlar. Bu sosyalist muhalefeti sistem içi bir muhalefet düzeyine çeker. Bugün AKP’nin egemen olmak istediği yargıya dün CHP egemendi. Ve toplamda yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı diye bir şey hiç olmadı.

Bununla beraber HSYK ve Anayasa Mahkemesindeki manipülasyona itiraz ederken, (bu ele geçirme operasyonunu görmezden gelmeden ama onunla da yetinmeden) bir bütün olarak yargının yürütmenin vesayeti altında tutulduğu, başka bir deyişle yürütmenin güçlendirildiği tüm politik yaklaşımlara karşı koymamız gerekiyor. Sisteme karşı olan muhalefetimizi AKP’yle sınırlamayalım, ağaca takılıp ormanı görmezden gelmeyelim. Tutumumuz bugün, anayasa değişiklik paketinde yer alan ve yargı bağımsızlığını, kuvvetler ayrılığını ihlal eden, yürütmeyi güçlendiren maddeleri merkeze koyup, yürütmenin vesayetine olanak sağlayacak tüm anayasal hükümlerin (yani 82 anayasasının tümünün) ortadan kaldırılmasını hedeflemek olmalıdır. Aktüel tutumumuz AKP’nin de CHP’nin de yargı üzerindeki vesayetine hayır; çünkü 12 Eylül anayasasına hayır demek olmalıdır. Böylece egemen sınıfların herhangi bir eğilimine yedeklenmeden ve değişiklik önerileri vesilesiyle yapılmak istenenleri de görmezden gelmeden, mücadeleyle egemen sınıfları geriletip işçi sınıfı ve emekçilerin haklarını ve demokratik özgürlüklerini geliştirmek hedefimiz olmalıdır.

AKP neden anayasanın bazı maddelerinde değişik yapmak isterken bazı maddeleri koruyor?

82 Anayasası egemenler açısından değişen dünya ve ülke koşullarına cevap verebilme olanağını çoktan kaybetti. Bu anayasa esas olarak, 24 Ocak kararlarını hayata geçirmek için kaleme alınmıştı. Bu nedenle halk için korkunç hükümleri olan ancak burjuvazinin o günkü yönelimleriyle tam örtüşen bir anayasaydı. 24 Ocak kararları ithal ikamesini, ihracata dönük sanayileşme ile değiştirirken, ülkeyi uluslararası sermeye için bir çekim merkezi haline getirmeye çalışıyordu. Bu biçimiyle anayasa neoliberal ekonomi politikalarının da temelini atmış oluyordu. Ancak ilerleyen süreçte neoliberalizmin  gelişen ve farklılaşan ihtiyaçları ve yönelimleri ile birlikte bu anayasa da yetersiz kaldı. Diğer yandan AB’ye üye olma hedefi, salt ekonomik alanda değil, bireysel hak ve özgürlükler alanında da bazı adımları atmayı zorunlu kılıyordu. 82 anayasasının 16 defada 90 maddesinin değiştirilmiş olması bu ihtiyaçların bir göstergesidir.

Örneğin 82 Anayasasında yazıldığı haliyle özelleştirme diye bir kavram dahi yoktu. 1999’da 47. maddede yapılan değişiklikle ''özelleştirme'' kavramı Anayasa'ya girdi. Aynı düzenlemeyle kamu tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkların özelleştirilmesine ilişkin esas ve usullerin kanunla gösterilmesi hükmü getirildi.

Devamında ilgili uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümlenebilmesine olanak tanındı. 2001’de yapılan değişiklik, AB müktesebatına uyum çalışmaları çerçevesindeki en kapsamlı değişiklik oldu.

Tüm bu değişiklik maddeleriyle beraber egemen sınıflar anayasayı ülke ve dünyanın değişen koşullarına adapte etmeye çalıştılar. Bu son değişiklik önergesi ile -her ne kadar çoğunlukla uluslararası anlaşmalarda geçen bazı hükümler anayasa maddesi haline getirilmeye çalışılmış olsa da-  hükümetin yapmaya çalıştığı şey bir ölçüde budur.

Diğer yandan AKP geleneksel askeri ve sivil bürokratik elit karşısında, hegemonya sağlama çabasındadır. Bu anayasa değişikliği taslağına daha fazla rengini veren yan budur. TÜSİAD’ın hükümetin değişiklik önergesini yeterli görmemesinin, uluslararası sermayeyle entegrasyon noktasında yeni ve daha fonksiyonel bir anayasadan yana olması da bu gerçeği onaylar niteliktedir.

Bu iki saptamadan hareketle şu sonuca varabiliriz: AKP’nin siyasal ve ekonomik yönelimi ile 82 Anayasasının öngörüleri arasında süreç içinde o ya da bu düzeyde oluşan açı farkı anayasaya yeni maddeler eklenerek çözülmeye çalışıldı, çalışılıyor.

Diğer yandan AKP kendi hegemonyasını daha sağlam biçimde tesis etmek için anayasanın 82’den bu yana taşıyageldiği antidemokratik öze dokunmak istemiyor, dahası onu güçlendirmeye çalışıyor.

AKP daha önce kendi hegemonyasını tesis etmek adına önemli başarılar elde etti. Başbakanlık, meclis başkanlığı, cumhurbaşkanlığı, YÖK başkanlığı…

Şimdi ise yüksek yargıyı hegemonyası altına almak için çalışıyor. İşte son anayasa değişikliği taslağına rengini veren öz budur. Öz budur ama anayasa değişikliği bundan ibaret de değildir.

 

Draje formunda bir anayasa

Bu değişikliği draje ilaç formuna benzetmek mümkün. Bilindiği üzere draje, dışı şeker kaplı, içinde ise etken maddenin olduğu bir ilaç formudur. İçteki ilacın tadı çok kötü olduğu için, dışını şekerle kaplamak suretiyle yutulması kolaylaştırılmış oluyor. Aynı anayasa değişikliği maddeleri gibi. İçte yürütmenin etkinliğini son derece arttıran, alabildiğine antidemokratik esas kısım var, bu kısmın rahat yutulabilmesi için de etrafı -geçici 15. madde, sendikal haklar gibi maddelerden oluşan- şekerle kaplı. Sırf yutulması kolay olsun diye...

Tasarının esasa dair kısmı, sözünü ettiğimiz hegemonya mücadelesinde AKP’nin elini güçlendirecek kısımdır. Esasa dair olmayan kısım ise, AKP’nin elini güçlendirecek olan maddelerin çıkmasını sağlayacak olan ve AKP’nin amaçlarıyla direk ilişki içinde olmayan kısımdır.

Esasa dair olan kısmın ağırlık merkezini de yüksek yargıyla ilgili bölüm oluşturmaktadır.

Anayasa Mahkemesine bakalım:

Anayasa Mahkemesinin eskiden yedeklerle birlikte üye sayısı 15’ti. Şimdi yedek üyelikler kaldırılıyor ve bu sayı 17’ye çıkıyor. Yani öncelikle sayı arttırılmış oluyor.

Anayasa Mahkemesine üye veren Yargıtayın kontenjanı 4’ten 3’e, Danıştay’ın kontenjanı 3’ten 2’ye düşürülüyor. Yani AKP kendine yakın olmayan bu iki kurumun anayasa mahkemesini belirleme olanağını zayıflatmış oluyor.

Sayıştayın kontenjanı 1’den 2’ye, YÖK’ün kontenjanı ise 1’den 3’e çıkıyor. Yani AKP kendine yakın kurumların anayasa mahkemesinde etkinliğini arttırıyor.

Üst kademe yönetici ve serbest avukatlar için konmuş olan 4 kişilik kontenjan aynen korunuyor. Keza, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin 1 üyelik kontenjanlarına dokunulmuyor. Ayrıca Barolar Birliğine 1 üyelik bir kontenjan getiriliyor.

Barolar Birliğine 1 üyelik bir kontenjan getirilerek AKP’nin etkinliği biraz daha güçlendirilmiş oluyor.

Buradaki toplam 14 üye kurumlardan seçiliyor ve cumhurbaşkanının önüne geliyor, cumhurbaşkanı son sözü söylüyor. Böylece cumhurbaşkanı tasarruf hakkını kullanarak Anayasa Mahkemesini biraz daha hükümete ve yürütmeye bağlamış oluyor. Ayrıca cumhurbaşkanlığı gibi bir kurumun yargı üzerindeki belirleyiciliğinin bu kadar fazla olması bir başka sorun oluyor.

Sözün özü anayasa mahkemesi oluşturulurken, hükümete mesafeli duran Yargıtay ve Danıştay gibi kurumların kontenjanlarını aşağı çekerken, hükümete yakın olan Sayıştay ve YÖK’ün kontenjanlarının artırılarak ve cumhurbaşkanının yetkisi de artırılarak yürütmenin yargı üzerindeki vesayeti de güçlendirilmiş oluyor. Böylece Anayasa Mahkemesinin hükümetin icraatlarına ilişkin “dengeleme” görevi ortadan kalkmış oluyor.

HSYK’ya bakalım:

Kurul eskiden 7 üyeden oluşuyordu. Öneri yeni HSYK’nın 22 asıl ve 12 yedek üyeden oluşmasını ve HSYK’nın üç kuruldan oluşmasını öngörmekte. Cumhurbaşkanı dört üyeyi resen atıyor. Kurulun başkanlığını eskiden olduğu gibi yine Adalet Bakanı yapıyor. Kurulda Adalet Bakanlığı Müsteşarı tabii üye olmaya devam ediyor. Burada net biçimde, 82 Anayasasının getirdiği bu düzenlemenin AKP tarafından sahiplenildiği ve son analizde de bu durumun yürütmenin yargı üzerindeki etkinliğini artırdığını görüyoruz.

Yüksek Askeri Şura kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askere sivil yargı yolunun açılması, Meclis Başkanı, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanının görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanmasının da esas niteliğine sahip karar tasarılarından olduğu söylenebilir. Bu kararların uygulanması kuşkusuz AKP’nin elini güçlendirecektir.

Bunlara ek olarak çocuklar, yaşlılar ve engelliler için alınacak tedbirlere ilişkin karar, özel hayatın gizliliği, yurt dışına çıkma hürriyeti, uyarma ve kınama cezalarının da yargı denetimine açılması, geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırılması olumlu değişiklikler olarak değerlendirilebilir.

Bu maddeler aynı zamanda AB müktesebatı gereğince alınması gereken kararları da içeriyor.

 

Drajenin şeker kısmı

Geride kalan maddeler ise sözünü ettiğimiz drajenin şeker kısmını oluşturuyor. Yani devrimcilerin, demokratların pakete oy vermesi için yapılmış müthiş bir mühendislik çalışması…

AKP bu konuda öyle pervasız davranıyor ki, darağaçlarında bıraktığımız canlarımızı dahi böyle kirli bir manipülasyonun aracı olarak kullanıyor. Demokratlığın kriterini, anayasaya evet demekle özdeşleştiriyor. “Eğer askeri darbenin katlettiği arkadaşlarınıza vefa duygunuz varsa evet demelisiniz” mesajı veriyor. Bu ahlaksız koroya sol liberaller ve yandaş medya katılmakta zaman kaybetmiyor.

Bir de bu maddelere göz atalım:

Değişiklik paketinin en flaş maddesi geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılması olarak görünüyor. Ancak çok açık ki bu değişiklik bütün halde oylanacak olan pakete desteğin artırılması için planlanmış bir kandırmacadır. Zira darbeci generallerin işlediği bu suçlardan zaman aşımı nedeniyle yargılanmayacakları kesin gibi. Buna karşın maddeler tek tek oylansaydı evet diyebileceğimiz türden bir madde bu.

Sendikal hak ve özgürlüklerin genişletildiğine ilişkin söylemin bir temeli yoktur.

Anayasa'nın ''Sendika Kurma Hakkı'' başlıklı 51. maddesinin son fıkrası yürürlükten kaldırılıyor. Böylece, bir kişinin aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olmasının yolu açılıyor. İlk etapta demokratikmiş gibi görünen bu maddeyle sendikal muhalefetin eritilmesi, sarı sendikacıların sınıf ve kitle sendikacılığı yapan sendikaları ele geçirmek için o sendikalara üye yapma ya da naylon üyelik gibi yollarla üye sayısını çok gösterme gibi yönelimleri olacağı mutlak gibidir.

Anayasa'nın 53. maddesinde değişiklik yapılarak memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme yapma hakkı tanınıyor.  Fakat grev hakkı tanınmıyor. Elinde grev silahı bulunmayan çalışanlar da uyuşmazlık çıkması halinde uzlaştırma kurulunun kesin ve toplu sözleşme hükmünde olacak kararlarına boyun eğmeye zorlanıyor.

Anayasa'nın ''grev hakkı ve lokavt' başlıklı 54. maddesinde değişiklik yapılıyor. Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu grev uygulanan iş yerinde sebep oldukları maddi zarardan sendika sorumlu tutulamayacak. Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grevi ve lokavtı, genel grev ve lokavt, iş yeri işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişlere ilişkin yasaklar kaldırılıyor. Ancak aynı maddede yer alan “Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” ve “Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez” gibi saçma sapan ve antidemokratik maddeleri korunuyor. Bu maddelerin korunması grev hakkının gaspı da dahil olmak üzere her türlü yaptırımın önünü açıyor.

Anayasa'nın 166. maddesinde değişiklik yapılarak, ''Ekonomik ve Sosyal Konsey'' Anayasa kapsamına alınıyor. Ekonomik ve sosyal konsey ilgili konularda işveren örgütlerinin, hükümetin, işçi örgütlerinin bir arada çalışmasını ve karar almasını öngören bir yapılanma olarak özünde korporatist olan, egemen sınıfların haklarını savunan ve bunların politikalaştırılmasını sağlayan bir örgüt olarak anayasal kapsama dahil edilmiş oluyor. Bunu da bir demokrasi hamlesi olarak yutturmaya çalışıyorlar. 3 ayda bir toplanması gereken bu örgütün pek toplandığı görülmemiş olsa da anayasal kapsama dahil edildiğine göre belli ki bundan böyle patronların çıkarlarını savunmak adına toplanacak.

Böyle bir analiz, bu anayasa değişikliğinin antidemokratik yanı ağır basan, devlet mekanizmasında yürütmenin etkinliğini güçlendiren, hegemonyacı, halkın çıkarlarına aykırı, korporatist ve nihayetinde egemen sınıflar arası mücadelenin özgün bir evresinde kaleme alınmış  olan bir anayasa olduğunu gösteriyor.

Ancak kanımca mesele yukarda analiz ettiğimizden daha derin. Mesele anayasa değişikliğinde hangi maddelerin  olduğundan öte, hangi maddelerin olması gerektiğiyle ve nelerin olmadığıyla ilgili. Sorun yalnızca yukarıdaki maddelerin eksikliği olsa belki yine de bir olumluluk bulunabilir ve dörtte üçü boş olan anayasa bardağının dörtte biri doludur denebilirdi. Geçici 15. maddenin kaldırılmasına, -darbecilerin yargılanması zaman aşımına uğrasa da- bazı getirilerinin olacağı öngörüsüyle makul bakılabilirdi. Ama dediğim gibi mesele daha derin.

Başbakan, anayasa tasarısına ilişkin mecliste yaptığı konuşmada, tasarının mümkün olanın en iyisi, en demokratiği olduğunu söyledi. Bu aynı zamanda bundan daha iyisi, daha demokratiği mümkün değildir demek tabiatıyla. Bunu söyleyen başbakanın grubu, parlamentoda parti kapatılmasını zorlaştıran maddenin tasarıdan çıkarılması için can siperane çabaladı ve başardı. Kürtlerin partilerinin kapatılmaya devam edebilmesi adına ellerinden geleni artlarına koymadılar. Bu maddenin iptali AKP açısından bir yol kazası değildi. Tersine AKP’ye egemen olan demokrasi anlayışının ve sorun çözme yönteminin kristalize olmuş bir biçimiydi. 2002’den bu yana geçen zaman zarfında AKP demokrasisinin ne olduğunu hep birlikte görmüş olduk. AKP bu zamana kadar kendi yolunu açabildiği oranda “demokratik” oldu. Geniş kitlelerin, işçi sınıfının hakları söz konusu olduğunda, Kürt sorunu gibi bir kimlik sorunu söz konusu olduğunda bir anda kendi özüne döndüğünü, ceberut devlet politikalarının iyi bir savunucusu olduğunu gördük. AKP’nin sınıfsal altyapısı, politik stratejileri değerlendirildiğinde bir başkasının olması da zaten olasılık dışı. Sonuç olarak askeri diktatörlükten devralınan anayasa bazı küçük-orta değişikliklerle yaşamaya devam etti. Anayasa metni moda deyimle yamalı bir bohçaya dönüştü. Ve AKP bu bohçaya daha fazla yama yapmaya devam ederken, geniş kitlelere “bizim yamamız en iyi yamadır” mesajını iletiyor. İyi de bu ülkedeki temel sorunların devamından her şeyden çok sorumlu olan ucube, bu yamalı bohçadan başka bir şey değil ki. 82 Anayasasının temel felsefesi aynen devam ediyor. Vatandaşlarla devlet arasındaki marazi denklem yamalara rağmen sürüyor. Vatandaşına teba gibi bakan, onu farklılıklarından soyutlayarak ele alan, vatandaşın sırtında gezen bir devlet anlayışı, devletine karşı hep görev ve sorumluluğu olan, hep borçlu olan vatandaş anlayışı ile tahkim olmuş biçimde 82’den bu yana devam ediyor. İşçi sınıfının örgütlenmesinin önünde her türlü engel ayakta. Siyasi partiler yasası, seçim barajı gibi ucubeler siyasal yaşantımızı belirlemeye devam ediyor. Ve her şeyden önemlisi, Kürt sorunu gibi bu memleketin en temel meselesine ilişkin bu anayasa olumlu hiçbir şey söylemiyor. Tek dil, tek ulus, tek bayrak anlayışı sürgit devam ediyor. Tüm milliyetler, Türk milleti söylemi içinde eritilmeye çalışılıyor. Türk, patron, erkek, Sünni İslam bir 82 Anayasası yamalı da olsa yamasız da olsa, Kürtlerin, işçilerin, kadınların, Alevilerin, başka inanç ve yaşam tarzlarının meşru demokratik taleplerini yok saymanın manivelası olarak kullanılıyor. Ve tüm bunların sonucunda başbakan televizyon ekranında karşımıza çıkıp kuşa bak kuşa diye dikkatimizi başka yerlere çekmeye ve bizi kandırmaya çalışıyor. Bu sözünü ettiğimiz eksikliklerin, göstermelik bir anayasa taslağı ile çözülme olanağını bırakın, hafifçe rötuşlanma olanağı dahi yoktur.

Sorun, önerilen maddelerin demokratik olup olmamasından daha derindir. Demokratik bile olsa bu maddelerin bir bütün olarak 82 Anayasasının ruhunu değiştirip değiştirmediğiyle yani manzaranın bütünüyle ilgilidir. Her durumda, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa yapma ihtiyacı devam edecektir. O nedenle ‘maddeler antidemokratik olduğu için hayır’ ya da ‘demokratik olduğu için evet’ ya da ‘maddelerin demokrasi dozu yetmez ama evet’ paradoksunun ötesinde bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bu yaklaşım, demokratik, özgürlükçü bir anayasa yapılıp 82 anayasası çöpe atılıncaya kadar anayasa ihtiyacımızın başka bir biçimde telafi edilemeyeceğidir. Bu yaklaşıma bütünsel bir red yöneltilmediğinde, evet’in de hayır’ın da bu yamalı bohçanın hayatını sürdürmesinde bir vasıta olacağı unutulmamalıdır.

Diğer yandan bu anayasanın kaleme alınmasında ne mecliste bulunan partiler ne de meclis dışı muhalefetin fikri alındı. Tam anlamıyla AKP malı olan bu anayasa taslağı özgürlükleri ve demokrasiyi esas alan bir tartışmanın içinden çıkmadığı için, bir Karagöz Hacivat oyununun konusu haline dönüştü. Esasen egemenler arasında süren ve bizlerin tam anlamıyla dışında AKP ve CHP-MHP arasında bir yarışma, bir ip çekme müsabakası haline dönüştü. Bu çerçevede referandum, çoktan önümüzdeki seçimde AKP mi yoksa CHP ve MHP koalisyonu mu iktidar olacak sorusunun yanıtının arandığı bir referandum haline geldi. Bu durum halkımızın geneli için de böyle. Zira halkımızın büyük bir çoğunluğunun anayasa değişikliğinin ne getirip ne götürdüğünü bilmediği ortada. O nedenle AKP’den memnun olanlar, referandumda AKP’ye, memnun olmayanlar da CHP ve MHP’ye oy verecekler. Bu ikilemin emekçilerin yararına olmayan dahası onları tam boy bölen bir ‘kırk katır mı kırk satır mı’ ikilemi olduğunu izaha dahi gerek yok. Biz böyle bir ikilemin dışında olduğumuzu ilan ediyoruz.

Bir diğer yandan eğer önümüzdeki referandum, daha ziyade bir seçim sürecine dönüşmüşse, o zaman tüm siyasal seçeneklerin, sosyalistlerin, Kürtlerin kendilerini en özgür biçimde ve demokratik bir ortamda ifade etmelerinin de olanaklarının var olması gerekmez mi? Referandum bir yandan seçim atmosferine bürünmüşken, diğer yandan 12 Eylülün seçim barajı, siyasi partiler yasası gibi antidemokratik yasaları devam ettiriyor ve muhaliflerin elleri kolları bağlanmaya devam ediliyor. O zaman neyi seçeceğiz? neye hayır diyeceğiz? Biz bir bütün olarak bu sürecin zaten başından beri dışında tutulduk.

Dahası AKP seçime dönüşmüş bu referandumda BDP’yi tam boy hedef tahtasına yerleştirmiş durumda. AKP referandum vasıtasıyla, bölgede BDP’nin etkinliğini zayıflatmayı ve bu vasıtayla da Kürtleri AKP’lileştirmek suretiyle Kürt sorununu demokratik olmayan bir temelde çözmeyi planlıyor. Başbakan her fırsatta BDP’yi kendi tabanına şikayet ediyor. Bunu yaparken Diyarbakır cezaevinden bahsediyor. Açık ki AKP, 29 Mart yerel seçimlerinde Kürdistan’da yapamadığını, bu defa bazı hamle üstünlüklerini elde ettiğini de düşünerek yapmaya çalışacak. Kürt özgürlük hareketi için böyle bir yenilginin kuvvetli bir tasfiye sürecini doğuracağını herhalde tahmin etmek güç değil. Böyle bir durumun Türkiye’de özgürlükler ve demokrasi mücadelesine anayasa oylamasında en olumsuz sonucun çıkmasıyla karşılaştırılamayacak ölçüde zarar vereceği de belli. Bu nedenle yukarıdaki nedenlere ek olarak boykot politikasında özgürlük hareketiyle ortaklaşmak ve süreci ortak örgütlemek de ayrıca önemli.

‘AKP mi, CHP ve MHP mi’ seçimine bugünden dönüşmüş olan bir referandumda evet ya da hayır demenin son tahlilde nesnel olarak bu iki hakim gücün çizdikleri hattın dışına çıkmayı imkansızlaştırdığını da görmek gerekiyor. Bu ne yazık ki tüm iyi niyetlerine karşın hayır diyen sosyalistler için de geçerli. Hayır cephesi, değişikliklere hayır demenin dışında ve bir anayasaya rengini verecek olan demokratik teamülleri tartışmanın dışında bütünlüklü bir alternatif anayasa taslağını ortaya koyarak, “sistemin anayasasına hayır derken bizim topluma önerdiğimiz de budur” diye bir çalışmayla halkın karşısına çıkabilmiş değil. Böyle bir çalışma tüm demokrasi güçlerinin vazifesidir ama herkesten çok bugün bu anayasaya hayır diyenlerin vazifesidir.

Bugün Türkiye halklarının ihtiyacı, özgürlükçü ve demokratik bir anayasanın yapılması ve darbe anayasasının çöpe atılmasıdır. Bununla birlikte böyle bir anayasayı yapmak için demokrasi güçlerinin devrimcilerin, sınıf hareketinin yeterli güce sahip  olmadığını da görüyoruz. Burada güç meselesi o denli önem taşıyor ki, adeta anayasa referandumuna ne dediğimizi dahi anlamsızlaştırıyor. Yeterli güç olmadı mı söylenenler bir anayasa profesörünün söylediklerinden çok farklı olmuyor, teorik ve politik perspektifleri aşamıyor.

O zaman ne yapmalı? Öncelikle Kürdistan’da aktif bir biçimde yapılacağından emin olduğumuz boykotu, Türkiye’de sandığa gitmeme biçiminde tezahür eden pasif eylem biçiminden kurtarmanın çarelerini aramalıyız. Meğer ki kendimizi söylenen sözlerin, çizilen konseptlerin dışında tarif ediyoruz, o zaman bu dışında tarif etme nedenimize uygun bir tutum alış içinde olmalıyız. Boykot için militan bir çalışmayı 11 Eylül saat 17’ye kadar sürdürmeliyiz. Diğer yandan bu çalışmanın getirilerini iyi değerlendirmeliyiz. Sandığa gitmeme oranının fazla olması (politik gerekçelere bağlı olmayanlar bile olsa), Kürdistan’da bu oranın anlamlı bir çoğunluk ifade etmesi, anayasa değişikliğine evet çıkmış olsa bile anayasanın meşruiyetini baştan sorgulatacaktır. Bu oluşan zemin yeni dönemde demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çalışması yapmanın olanaklarını taşımakla kalmayacak, üçüncü bir cephenin olanaklarını seçimlere ön gelen aylarda yakalayabilmemizi de sağlayacaktır. Bu nedenle bizim olmayan bir kavgada taraf olmak, verdiğimiz oylarla köhnemiş bir anayasanın ömrünü biraz daha artırmak yerine, boykot şiarını birlikte yükselttiğimiz güçlerle bugünden üçüncü bir cephenin yaratılması için çalışmak, hem özgürlüklerden ve demokrasiden yana bir anayasanın kazanılmasını hem de seçimlerden başarılı bir sonuçla çıkmayı kolaylaştıracaktır.

 


Rıdvan Turan
Loading