'VATAN SAĞ OLSUN' DİYE Mİ ÖLÜYOR GENÇLERİMİZ?


RIDVAN TURAN   ridvanturan@sosyalistdemokrasigazete.net


30 Haziran 2010



Türk resmi ideolojisi öteden beri vatanı, uğrunda ölünen, kan dökülen, can verilen toprak parçası olarak nitelendirme eğiliminde olageldi. Vatan, bu koyuş tarzına göre üzerinde yaşayan insanların, kendisine karşı hep borçlu olduğu ve ömürlerini de bu borcu ödemek için harcadıkları bir sembol varlıktı. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır sözü, tam da bu belirlemeyi kanıtlar biçimde, vatanı uğrunda ölen insanların sayısına göre yüceltti. Çünkü uğrunda ölen insan çoğaldıkça vatan daha bir vatan olurdu. Vatana borçlu olma retoriği bu ülkenin sınırları içindeki geniş kesimleri hep teslim aldı. Askerlik gibi, öldürmenin en derin inceliklerinin, her an ölmeye hazır olarak öğrenildiği bir süreç, “vatan borcu” olarak tanımlandı. Sisteme olan bağlılığı daha da arttırmak adına “vatan borcu da namus borcudur” dendi.

Ölen askerlerin aileleri cenaze törenlerinde “vatan sağ olsun” dedi, bu söylem bir erdem olarak lanse edildi. Vatanı uğruna şehit düşenlerin mekanı cennetti ne de olsa.

Bu vatan ne menem bir şeydir ki, insanlar öldükçe göneniyor, kutsallığına kutsallık, dokunulmazlığına dokunulmazlık katıyor? Belli ki sınır boylarında, Kürt dağlarında bir hiç uğruna ölen gençler vatanı mutlu ediyor.

Doğan her bebek vatana borçlu olarak doğuyor, yarınsızlığa ve umutsuzluğa açılan gözler ya iş cinayetlerinde, ya kirli bir savaşta bir daha açılmamacasına kapanarak ancak borçlarını ödeyebiliyor. Ya da vatan, bebekleri katile dönüştürerek borcu kendi tahsil ediyor. Küçük bir şanslı azınlık ise banka hesaplarını, mal ve mülklerini arttırarak ödüyorlar vatan borçlarını.

Böyle bir vatan anlayışının feodal bir zorbanın icraatlarından ne farkı var? O da uğruna ölenler çoğaldıkça yücelmiyor mu?

Böyle bir vatan anlayışının, bize bir hayrı yok! Veren değil alan, hep kendisine borçlu olduğumuz ve bizim mutsuzluğumuzla yücelen bir şeye bizim neden ihtiyacımız olsun ki?

Vatan sağ olsun diyen şehit babasına sormak gerekmez mi, vatan illa oğullarımız öldüğünde mi sağ olacak diye?

Vatanın sağ olma koşulu oğullarımızın ölmesi midir diye?

Bilimde sanata elde edilen başarılarla değil de ölenlerle sağ olan bir vatan…

Biz insanların uğruna öldüğü değil içinde mutlu ve eşit yaşadığı toprağa vatan diyoruz demek gerekmez mi?

Gerekir çünkü çocuklarımız bir hiç için ölüyorlar. Hiçbir çıkarları olmayan, kazanıldığında bu memleketin daha iyi bir yer olmasını sağlamayacak bir kirli savaşta, sırf o vatan denen şey sağ olsun diye ölüme gönderiliyorlar.

Daha dün pimi çekilmiş el bombasını elinde tutma cezası verilen 4 evladımız bombanın patlamasıyla birlikte öldürülmedi mi?

PKK mayını olarak lanse edilen ve 7 gencimizin ölümüne yol açan mayınların komutanlarının bilgisi dahilinde gömülen TSK mayınları olduğu ve sorumlu generalin olayla ilgili olarak “Hiçbir sıkıntı yok. Biz aynen planladığımızı uygularız. Kahrolacak bir şey yok” sözleri açığa çıkmadı mı? Bu sözler duyulmadı mı?

Komutanının emriyle gömülü mayına elle müdahale eden bir genç asker bir hiç uğruna parçalanıp ölmedi mi?

Bu çocuklar sırf vatan sağ olsun diye mi ölüyorlar?

Bunlar açığa çıkanlar, ya açığa çıkmayanlar? Bu kadar çok yalan söyleyen bir ordunun daha nice yalanlar söylemiş olabileceğini hiç düşündünüz mü? Kolayca PKK yaptı denilen bazı şeylerin aslında TSK tarafından yapıldığını, teröristlerle çatışma sırasında şehit düştü denilen çocuklarınızın bir iç hesaplaşmaya kurban gitmiş olabileceğini, ya da sırf bu kirli savaş devam etsin diye o çok güvendiğiniz komutanlarınca ölüme gönderilmiş olabileceğini hiç düşündünüz mü?

Düşünün, düşünelim çünkü bunlar gerçek.

Peki şimdi çocuğunuz öldü diye vatan daha bir vatan mı oldu?

Mesele göründüğünden çok daha derin. Vatan millet edebiyatının, hamasi cesaret gösterilerinin üstünü örtemediği bir şey var. Türkiye’nin doğusunda süren savaşın esası terörle mücadele falan değildir. Bu böyle bilinmeli. Bir savaş hangi saikle çıkarsa çıksın kısa sürede çatışma ortamında kurulan yeni güç ve iktidar ilişkileri kendini illegal ilişkilerle, kara para, uyuşturucu, uranyum çeteleriyle, silah kaçakçılarıyla, cinayet şebekeleriyle örmeye ve tahkim etmeye başlar. Ortaya dolaşmış misina yumağı gibi bir şey çıkar. Hangi ilişki nereden başlar, nereye gider, hangi çıkar kimindir birbiri içine girer, fark edilemez olur. O nedenle kirli savaşın bitişi, savaşanların savaşmayı bırakması ile değil, bu çok yönlü çıkar trafiğinin çözümlenmesiyle olanaklıdır. Yoksa savaş sürer çünkü çıkarı olanlar öyle isterler. Bu savaşın sürmesi için çocuklarımız birçok kez olduğu gibi göz göre göre ölüme gönderilir. Onlar öldükçe cephe gerisinde öfke ve savaşma azmi bilenir, “vatan sağ olsun” sözü söylenmeye devam ettikçe savaş devam eder, savaş ağalarının, uyuşturucu baronlarının kârları baki kalır.

Hatırlanacaktır, geçtiğimiz sene içişleri bakanı terörle mücadeleye 1 trilyon doların harcandığını söylemişti. 200küsur milyar dolar dış borcun faizini dahi ödeyemeyen bir ülke 1 trilyon doları nasıl savaşa harcayabilir?

Cevap açık: Kirli savaş ciddi bir narko ekonomi demektir!

Son PKK baskınında, bir askeri yetkilinin, üstelik de başbakana brifing verirken “gelenleri gördük ama kaçakçı sandık” açıklaması sizce bazı ipuçları içermiyor mu?

Asker acaba kaçakçılara neden müdahale etmez? O bölgedeki güvenlik ve asayişin sorumlusu asker değil midir?

Pazar günü Radikal Gazetesinde “Türkiye üzerinde uyuşturucu hareketliliğinde artış” haberi şöyle söylüyor:

Van’da 2008 yılında yapılan 74 operasyonda 1 ton 282 kilogram esrar ile 1 ton 230 kilogram eroin, 2009 yılında 86 operasyonda 3 ton 515 kilogram esrar ile 1 ton 60 kilogram eroin, 2010 yılının altı ayında ise 63 operasyonda 1 ton 442 kilogram esrar ile 1 ton 250 kilogram eroin ele geçirilmişti...

Bir de ele geçirilemeyen miktar var tabi, askeri operasyonların artmasıyla uyuşturucu trafiğindeki artış arasındaki ilişki sizce de tuhaf değil mi?

Bugünkü yazısında M. Altan, Neşe Düzel’in pazartesi günü güvenlik uzmanı Prof. Dr. İdris Bal ile röportajından şu alıntıyı çekmiş:

 “Dünyadaki afyon üretiminin yüzde 90’ını sağlayan Afganistan’da elde edilen uyuşturucunun bir bölümü Türkiye-İran arasındaki sınır kapılarından, geri kalanı ise katır ve atlarla Ağrı’nın Doğubayazıt, Hakkâri’nin Yüksekova ile Van’ın Başkale, Saray, Çaldıran ve Özalp ilçelerinden Türkiye’ye getiriliyor. Uyuşturucu madde sevkiyatında son üç yılda önemli artış var. Son yıllardaki yükseliş, Türkiye ve Avrupa ülkelerinde uyuşturucu kullanımında yaşanan artıştan kaynaklanıyor.”

Böyle ciddi bir narko ekonomi uğruna, kirli savaşın devamı için üç beş yoksul genç ölmüş çok mu?

Ailelerin bugün, dün sormadıkları bir soruyu sormaları gerekiyor.

Evlatlarımız neden savaşıyor ve neden ölüyor? Ölümlerinin ardındaki gerçek nedir? Savaşan bir taraf 2 saatte silahları bırakabileceğini açıkladığı halde bu savaş neden bir türlü bitmiyor?

En ılımlı süreçler neden savaşın ateşiyle boğuluyor?

Ölen gençlerimiz üzerinden kimler ceplerini dolduruyor?

Yoksul çocukların vatan borcu denen şeyi canlarıyla ödüyor olmaları başka bir şeylerinin olmamış olmasından mıdır?

Evlatlarımızı bozuk para gibi harcayan üst düzey komutanlar neden hâlâ görevlerinin başındalar? Bu kişilerin müdahale etmedikleri kaçakçılarla ne ilişkileri vardır? vb., vb.

Türk halkı iyi bilmeli ki ölen gençleri sahiplenmek, şehit cenazelerini milliyetçi gösterilere dönüştürmek ve cenazelerde hamasi nutuklar atmak değildir. Sahiplenmek demek, evlatlarının canlısının peşinde olmak, ölüsünün hesabını sormaktır. Ve genç ölümlerle yücelen bir vatanı reddetmektir. Çocuklarımızın, gençlerimizin uyuşturucu baronlarının ve savaş ağalarının cepleri daha çok dolsun diye harcanmasına kayıtsız kalmayalım.

Son olarak bu satırların yazarı, vatan kavramını yoksulların ve mülksüzlerin, egemenlerin çıkarlarına hizmet etmelerini sağlamak için “uydurulmuş” bir kavram olarak görüyor bu nedenle vatansızlığı savunurken illa bir vatan gerekiyorsa o da tüm dünyadır diyor.