Türk resmi ideolojisi öteden beri vatanı, uğrunda ölünen, kan
dökülen, can verilen toprak parçası olarak nitelendirme eğiliminde
olageldi. Vatan, bu koyuş tarzına göre üzerinde yaşayan insanların,
kendisine karşı hep borçlu olduğu ve ömürlerini de bu borcu ödemek
için harcadıkları bir sembol varlıktı. Toprak, eğer uğrunda ölen
varsa vatandır sözü, tam da bu belirlemeyi kanıtlar biçimde, vatanı
uğrunda ölen insanların sayısına göre yüceltti. Çünkü uğrunda ölen
insan çoğaldıkça vatan daha bir vatan olurdu. Vatana borçlu olma
retoriği bu ülkenin sınırları içindeki geniş kesimleri hep teslim
aldı. Askerlik gibi, öldürmenin en derin inceliklerinin, her an
ölmeye hazır olarak öğrenildiği bir süreç, “vatan borcu” olarak
tanımlandı. Sisteme olan bağlılığı daha da arttırmak adına “vatan
borcu da namus borcudur” dendi.
Ölen askerlerin aileleri cenaze törenlerinde “vatan sağ olsun” dedi,
bu söylem bir erdem olarak lanse edildi. Vatanı uğruna şehit
düşenlerin mekanı cennetti ne de olsa.
Bu vatan ne menem bir şeydir ki, insanlar öldükçe göneniyor,
kutsallığına kutsallık, dokunulmazlığına dokunulmazlık katıyor?
Belli ki sınır boylarında, Kürt dağlarında bir hiç uğruna ölen
gençler vatanı mutlu ediyor.
Doğan her bebek vatana borçlu olarak doğuyor, yarınsızlığa ve
umutsuzluğa açılan gözler ya iş cinayetlerinde, ya kirli bir savaşta
bir daha açılmamacasına kapanarak ancak borçlarını ödeyebiliyor. Ya
da vatan, bebekleri katile dönüştürerek borcu kendi tahsil ediyor.
Küçük bir şanslı azınlık ise banka hesaplarını, mal ve mülklerini
arttırarak ödüyorlar vatan borçlarını.
Böyle bir vatan anlayışının feodal bir zorbanın icraatlarından ne
farkı var? O da uğruna ölenler çoğaldıkça yücelmiyor mu?
Böyle bir vatan anlayışının, bize bir hayrı yok! Veren değil alan,
hep kendisine borçlu olduğumuz ve bizim mutsuzluğumuzla yücelen bir
şeye bizim neden ihtiyacımız olsun ki?
Vatan sağ olsun diyen şehit babasına sormak gerekmez mi, vatan illa
oğullarımız öldüğünde mi sağ olacak diye?
Vatanın sağ olma koşulu oğullarımızın ölmesi midir diye?
Bilimde sanata elde edilen başarılarla değil de ölenlerle sağ olan
bir vatan…
Biz insanların uğruna öldüğü değil içinde mutlu ve eşit yaşadığı
toprağa vatan diyoruz demek gerekmez mi?
Gerekir çünkü çocuklarımız bir hiç için ölüyorlar. Hiçbir çıkarları
olmayan, kazanıldığında bu memleketin daha iyi bir yer olmasını
sağlamayacak bir kirli savaşta, sırf o vatan denen şey sağ olsun
diye ölüme gönderiliyorlar.
Daha dün pimi çekilmiş el bombasını elinde tutma cezası verilen 4
evladımız bombanın patlamasıyla birlikte öldürülmedi mi?
PKK mayını olarak lanse edilen ve 7 gencimizin ölümüne yol açan
mayınların komutanlarının bilgisi dahilinde gömülen TSK mayınları
olduğu ve sorumlu generalin olayla ilgili olarak “Hiçbir sıkıntı
yok. Biz aynen planladığımızı uygularız. Kahrolacak bir şey yok”
sözleri açığa çıkmadı mı? Bu sözler duyulmadı mı?
Komutanının emriyle gömülü mayına elle müdahale eden bir genç asker
bir hiç uğruna parçalanıp ölmedi mi?
Bu çocuklar sırf vatan sağ olsun diye mi ölüyorlar?
Bunlar açığa çıkanlar, ya açığa çıkmayanlar? Bu kadar çok yalan
söyleyen bir ordunun daha nice yalanlar söylemiş olabileceğini hiç
düşündünüz mü? Kolayca PKK yaptı denilen bazı şeylerin aslında TSK
tarafından yapıldığını, teröristlerle çatışma sırasında şehit düştü
denilen çocuklarınızın bir iç hesaplaşmaya kurban gitmiş
olabileceğini, ya da sırf bu kirli savaş devam etsin diye o çok
güvendiğiniz komutanlarınca ölüme gönderilmiş olabileceğini hiç
düşündünüz mü?
Düşünün, düşünelim çünkü bunlar gerçek.
Peki şimdi çocuğunuz öldü diye vatan daha bir vatan mı oldu?
Mesele göründüğünden çok daha derin. Vatan millet edebiyatının,
hamasi cesaret gösterilerinin üstünü örtemediği bir şey var.
Türkiye’nin doğusunda süren savaşın esası terörle mücadele falan
değildir. Bu böyle bilinmeli. Bir savaş hangi saikle çıkarsa çıksın
kısa sürede çatışma ortamında kurulan yeni güç ve iktidar ilişkileri
kendini illegal ilişkilerle, kara para, uyuşturucu, uranyum
çeteleriyle, silah kaçakçılarıyla, cinayet şebekeleriyle örmeye ve
tahkim etmeye başlar. Ortaya dolaşmış misina yumağı gibi bir şey
çıkar. Hangi ilişki nereden başlar, nereye gider, hangi çıkar
kimindir birbiri içine girer, fark edilemez olur. O nedenle kirli
savaşın bitişi, savaşanların savaşmayı bırakması ile değil, bu çok
yönlü çıkar trafiğinin çözümlenmesiyle olanaklıdır. Yoksa savaş
sürer çünkü çıkarı olanlar öyle isterler. Bu savaşın sürmesi için
çocuklarımız birçok kez olduğu gibi göz göre göre ölüme gönderilir.
Onlar öldükçe cephe gerisinde öfke ve savaşma azmi bilenir, “vatan
sağ olsun” sözü söylenmeye devam ettikçe savaş devam eder, savaş
ağalarının, uyuşturucu baronlarının kârları baki kalır.
Hatırlanacaktır, geçtiğimiz sene içişleri bakanı terörle mücadeleye
1 trilyon doların harcandığını söylemişti. 200küsur milyar dolar dış
borcun faizini dahi ödeyemeyen bir ülke 1 trilyon doları nasıl
savaşa harcayabilir?
Cevap açık: Kirli savaş ciddi bir narko ekonomi demektir!
Son PKK baskınında, bir askeri yetkilinin, üstelik de başbakana
brifing verirken “gelenleri gördük ama kaçakçı sandık” açıklaması
sizce bazı ipuçları içermiyor mu?
Asker acaba kaçakçılara neden müdahale etmez? O bölgedeki güvenlik
ve asayişin sorumlusu asker değil midir?
Pazar günü Radikal
Gazetesinde “Türkiye üzerinde uyuşturucu hareketliliğinde artış”
haberi şöyle söylüyor:
Van’da 2008 yılında yapılan 74 operasyonda 1 ton 282 kilogram esrar
ile 1 ton 230 kilogram eroin, 2009 yılında 86 operasyonda 3 ton 515
kilogram esrar ile 1 ton 60 kilogram eroin, 2010 yılının altı ayında
ise 63 operasyonda 1 ton 442 kilogram esrar ile 1 ton 250 kilogram
eroin ele geçirilmişti...
Bir de ele geçirilemeyen miktar var tabi, askeri operasyonların
artmasıyla uyuşturucu trafiğindeki artış arasındaki ilişki sizce de
tuhaf değil mi?
Bugünkü yazısında M. Altan, Neşe Düzel’in pazartesi günü güvenlik
uzmanı Prof. Dr. İdris Bal ile röportajından şu alıntıyı çekmiş:
“Dünyadaki afyon üretiminin
yüzde 90’ını sağlayan Afganistan’da elde edilen uyuşturucunun bir
bölümü Türkiye-İran arasındaki sınır kapılarından, geri kalanı ise
katır ve atlarla Ağrı’nın Doğubayazıt, Hakkâri’nin Yüksekova ile
Van’ın Başkale, Saray, Çaldıran ve Özalp ilçelerinden Türkiye’ye
getiriliyor. Uyuşturucu madde sevkiyatında son üç yılda önemli artış
var. Son yıllardaki yükseliş, Türkiye ve Avrupa ülkelerinde
uyuşturucu kullanımında yaşanan artıştan kaynaklanıyor.”
Böyle ciddi bir narko ekonomi uğruna, kirli savaşın devamı için üç
beş yoksul genç ölmüş çok mu?
Ailelerin bugün, dün sormadıkları bir soruyu sormaları gerekiyor.
Evlatlarımız neden savaşıyor ve neden ölüyor? Ölümlerinin ardındaki
gerçek nedir? Savaşan bir taraf 2 saatte silahları bırakabileceğini
açıkladığı halde bu savaş neden bir türlü bitmiyor?
En ılımlı süreçler neden savaşın ateşiyle boğuluyor?
Ölen gençlerimiz üzerinden kimler ceplerini dolduruyor?
Yoksul çocukların vatan borcu denen şeyi canlarıyla ödüyor olmaları
başka bir şeylerinin olmamış olmasından mıdır?
Evlatlarımızı bozuk para gibi harcayan üst düzey komutanlar neden hâlâ
görevlerinin başındalar? Bu kişilerin müdahale etmedikleri
kaçakçılarla ne ilişkileri vardır? vb., vb.
Türk halkı iyi bilmeli ki ölen gençleri sahiplenmek, şehit
cenazelerini milliyetçi gösterilere dönüştürmek ve cenazelerde
hamasi nutuklar atmak değildir. Sahiplenmek demek, evlatlarının
canlısının peşinde olmak, ölüsünün hesabını sormaktır. Ve genç
ölümlerle yücelen bir vatanı reddetmektir. Çocuklarımızın,
gençlerimizin uyuşturucu baronlarının ve savaş ağalarının cepleri
daha çok dolsun diye harcanmasına kayıtsız kalmayalım.
Son olarak bu satırların yazarı, vatan kavramını yoksulların ve
mülksüzlerin, egemenlerin çıkarlarına hizmet etmelerini sağlamak
için “uydurulmuş” bir kavram olarak görüyor bu nedenle vatansızlığı
savunurken illa bir vatan gerekiyorsa o da tüm dünyadır diyor.

