Türkiye’de güçlü sosyalist bir odağın olmamasından kaynaklanan boşluk kendisini çok fena hissettiriyor. Baş karakter oyuncusunun rol almadığı, sahnede yer almadığı bir oyun sergileniyor. Baş karakter oyuncusunun rolünü ha liberal solcular üslenmeye çalışıyor ha milliyetçi solcular ya da sosyal demokratlar. Her iki kesim de işi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar, içinden çıkılamaz hale getiriyorlar. Baş karakter oyuncusu devrimci sosyalist enternasyonalist odak kendini bir türlü göstermiyor, gösteremiyor. Bu kesimler biraz da devrimci, enternasyonalist sosyalist bir odağın yokluğu nedeniyle durumdan vazife çıkarıyorlar. Geniş kesimler de aslı yokken suretiyle idare etmeye çalışıyorlar.
Birkaç gün önce canlı kalkan olmak için Lice’deydim. Güzel Lice’de yoksulluk diz boyuydu. Asker yolumuzu kestiği için Ape Musa alanına giremedik. Uzun bir bekleyişin ardından basın açıklamamızı yaptık ve geri döndük. Yıllardan beri Kürtler kendi acılarına ağıtlar yakıyorlar, kendileri savaşıp kendileri bedel ödüyorlar. Bu ülkenin sosyalistleri ne yazık ki bu kavganın merkezinde yer almıyor, alamıyorlar. Lice kırsalında konuştuğumuz bir arkadaşla paylaştığımız kanı bu açıdan çok önemliydi. Biz burada operasyonlara karşı kalkan eylemini gerçekleştirirken İstanbul’da şu ya da bu fabrikada operasyonlara karşı direnişe çıkılmıyorsa bu işin bir yanı hep eksik kalacak demiştik. Bu kimin işi? Herkesten çok bu ülkedeki devrimci enternasyonalist kesimlerin işi. Ancak o ya da bu nedenle enternasyonalist sosyalistler bu asli görevlerini hep birçok gerekçenin ardına saklıyorlar. Kendi içlerindeki anlamsız gerilimler bir türlü ayağa kalkmalarına izin vermiyor. Kürt sorunu da kanamaya devam ediyor. Başbakanın, cumhurbaşkanının iyi şeyler olacak laflarına karşın 1 yıl içinde artan askeri ve siyasi operasyonlarla iş daha da içinden çıkılmaz hale döndü. Gençlerin katledildiği, çocukların ceza evlerine doldurulduğu, karşılıklı olarak anaların feryatlarının dünyayı sardığı bir dehşet tablosu karşımızdaki.
Bir diğer yandan hafta başında Zonguldak’ta taşeron bir firmanın işlettiği kömür madenindeki grizu patlaması sonucu kurtulanın olmadığı bugün netleşti. Ortalık birkaç gündür yangın yeri gibiydi. Grizu madencilikte olağan bir şeydir ama, olağan olmayan önlemlerin alınmamış olması. Önlemlerin alınmamış olması daha önce Bursa’da da yaşadığımız gibi işçi yiyen, para kusan neoliberal kapitalizmin sonucu. Bu ülkede onlarca yıldır, taşeronlaştırma, kuralsız çalışma, esnek çalışma, örgütsüzleştirme gibi saldırılarla işçi sınıfının hakları elinden alınmakta. Bugün bizzat bu saldırıları yapan, bu anlamda IMF’nin Türkiye memuru olarak çalışan Tayyip Erdoğan yaşanan grizu patlamasını kader olarak niteleyebiliyor, Zonguldak’ta yaşayanların zaten kendilerini bu duruma hazırladıklarını, bile bile bu işe girdiklerini söylüyor. Onunla da yetinmiyor, kendisine tepki gösteren bir kişiyi anında tetkik ettirerek provakatör ilan edebiliyor. Adama demezler mi seni protesto edeni tetkik ettireceğine önce maden ocaklarını tetkik ettir diye. O zaman ölümlerin önüne geçmek mümkün olabilirdi diye. Bir ülkenin başbakanı çıkıp utanmadan bu bir kaderdir diyebiliyorsa durum çok vahimdir demektir. Başbakan bu olayı kader olarak gördüğü gibi Kürt sorununun çözümsüz kalmasını ve gençlerin birbirini öldürmesini de kader olarak görüyor ki kadere karşı gelmiyor. Başbakan köpeksiz köy bulmuş deyneksiz geziyor, sınıfın örgütsüz olduğunu, halkın bitap düşmüş, iyiden iyiye yoksullaşmış olduğunu bildiği için adeta dalga geçiyor. Oysa kuvvetli bir sol hareket var olsaydı Tayyip ve şürekası oraya adımlarını dahi atamazdı, kuralsız ve güvencesiz çalışmak bu kadar yaygın olmazdı.
Bu arada siyaset kulvarı hafta başından bu yana yeni dizilimlere gebe. Baykal’ın tasfiyesinin ardından başlayan süreç Kılıçdaroğlu’nu öne çıkardı. Sadece kaset nedeniyle gerçekleşemeyecek ve sadece Baykal’la sınırlı kalmayacak kadar komplike olan bu tasfiye sürecinin burjuva siyasetini önemli ölçüde etkileyeceğinden kuşku yok. Baykal duvarda önemli bir tuğlaydı, bu tuğla çekilince elbette duvarın tümü bu durumdan etkilenecektir. Fakat bizim için asıl önemli olan şey Kılıçdaroğlu’nun gelişidir. CHP’nin büyük kısımı bu gelişi “Hızır”ın (AS) yetişmesi gibi algılamaktadır. Kul sıkışmış ve Hızır yetişmiştir. Kılıçdaroğlu’nun CHP oylarını artırması mümkündür. Ancak esas mesele CHP’nin kurucu paradigmasının değişip değişmeyeceği meselesidir. Yani CHP’nin “olağan” sosyal demokrat partiler gibi emek ve demokrasi yanlısı, militarizme mesafeli bir parti olup olmayacağı meselesidir. CHP Kürtlere barış elini uzatacak mıdır, işçi sınıfına saldırıya dur diyecek midir? Hayır tabi ki. Fakat sorun tam olarak bu da değildir. Sorun sanki böyleymiş gibi bir imaj yaratılması ve bunun sayesinde sol eğilimli yoksul emekçi kesimlerin bir defa daha CHP’ye yedeklenmesinin sağlanacak olmasıdır. Karşı durulması gereken şey budur, bozulması gereken oyun budur.
Bu oyunu da bozacak olan elbette bu ülkedeki gerçek sosyalistler, enternasyonalist bir işçi sınıfı sosyalizmini savunanlar olacaktır. İşçi sınıfına karşı, Kürt halkına karşı saldırıları durduracak olan, AKP ve CHP kandırmacasını bozacak olan, sol görünümlü liberal ve milliyetçilerin ikiyüzlülüğünü ortaya koyacak olan ancak ve ancak devrimci sosyalist, enternasyonalist bir odağın yaratılmasıdır.
Kavgamızın hedefi bu olmalıdır ve bu hedef mutlak ve mutlak suretle kaznılmalıdır. Bu hedefe ulaşabilmek açısından elimizde bulunan tüm olanakları seferber etmek, tüm enerjiyi kullanmak boynumuzun borcu olmalıdır.
İşte SDP kongresini böyle bir politik süreçte, böyle bir amaç ekseninde gerçekleştirmektedir. Hedefimiz kendi örgütsel ve politik eksikliklerimizin tamamlanması ve devrimci sosyalist enternasyonalist bir odağın yaratılması olacaktır.
SDP’NİN ÖZGÜNLÜĞÜ VE 4. KONGREMİZ
SDP böyle bir odağın yaratılması için önemli tecrübeler elde etmiş bir parti olmanın yanında, tezleri ve politik duruşu itibarıyla sosyalist solda özgün bir yere sahiptir. Bu özgünlüğün önemli bir nedeni savunageldiği tezleridir. SDP’yi özgün bir yere oturtan tezler, “sosyalist demokrasi temelinde sosyalistlerin birliği”ni ve “devrimci enternasyonalizm temelinde Türk-Kürt kardeşleşmesi”ni savunmasından kaynaklanmaktadır. Bu tezlerin doğal ve görünür sonucu sosyalistlerin birliğinin sağlanması vesilesiyle ve sosyalist bir yeniden yapılanma hamlesinin gerçekleştirilmesiyle devrimci bir öznenin yaratılmasıdır. Enternasyonalizm ise SDP’nin savunduğu sosyalizmin niteliğini belirliyor olmasının yanında öngördüğü demokratik devrim sürecinin de bir olmazsa olmazdır. Her iki teze rengini veren esas SDP’nin demokrasi anlayışıdır. Her iki tezin vektörel bileşkesi demokratik devrimi işaret etmektedir. SDP’nin demokrasi anlayışının devrimci bir içeriği ve ondan öte de hedefi vardır. SDP kuruluşundan bu güne hemen hiçbir zaman bu tezlerin pasif bir savunucusu olmadı. Bu tezleri aktif olarak savundu, aynı zamanda bu tezlerin şekil verdiği politikalar için sokakta dövüşmekten geri durmadı. SDP’nin sokak pratiği sosyalist soldaki birçok platforma ya da gruba yasal bir partinin devrimcilik yapmanın önünde engel olmadığını kanıtladı. SDP militan mücadeleyi esas alan hiçbir gruptan geri kalmadı, aksine önüne geçti. NATO’dan IMF protestolarına kadar, Tekel’den canlı kalkanlara kadar pek çok örnek vermek mümkündür. SDP’nin bu meşru militan sokak pratiğine hiçbir yasal parti ulaşamadı. SDP özgün tezlerini savunduğu militan pratikle kuşatarak geliştirdi, kendini bu üçlü sacayağı üzerine kurdu.
SDP’ye rengini veren bir diğer özellik partinin genç bir taban üzerine kurulmuş olmasıdır. Kuruluşundan bu güne dek partili gençlik sayıca ve politik etki açısından baskın oldu. Kimi zaman dezavantaj gibi görülen bu özellik çoğunlukla önemli bir avantaj oldu. Parti her zaman gençliğin ilgi odağı oldu. Lise hareketinde tartışmasız en büyük güç olan Dev-Lis’i var etti, geliştirdi.
Partimiz kısacası birçok açıdan sosyalist solda ezber bozan bir parti oldu.
İşte bu parti bugün kongresi vasıtasıyla sosyalist solda yeni ve güçlü bir odağın yaratılabilmesi için kendi politik birikimini ortaya koymaya çalışmakta ve tüm enternasyonalist sosyalist birey ya da kesimlere açık çağrıda bulunmaktadır.
Bununla beraber sınıf mücadeleleri tarihinde pek çok özgün yanı olan partilerin siyasal ve toplumsal bir devrimi başaramadığının, devrim için başka şeylerin gerekli olduğunun bilincinde olmalıyız. O şeylerin başında süreğen ve sistemli bir siyasal faaliyet ve sınıf ve kitleler içinde kitleselleşme başarısı geliyor. Meseleye buradan yaklaştığımızda bütün özgünlüklerimize karşın hâlâ çok önemli eksiklikler taşıdığımızı tespit etmek zorunda kalıyoruz.
İşte kongre vasıtasıyla geçecek olduğumuz düzey bu başaramadıklarımızı başarmak olmalıdır. Bu başarı devrimci bir birliğin de yolunu kısaltacaktır.
Bu zamana kadar olumlulukları ve olumsuzluklarıyla geride bıraktığımız uzun yıllara dönüp bakmanın zamanı geldi. Devrimci bir muhasebe yapmanın tam zamanı. Mücadelemizi bir düzey daha ilerletmenin zamanı.
Ben bu kongreyi birliğin yanında, örgüt ve siyasal mücadele anlayışında derinleşme ve sınıf ve kitlelerle buluşma kongresi olarak görüyorum. Kongremizde bu hedeflere ilişkin somut kararlar alacağız ve ileriye dönük planlamalar yapacağız. Tüm bu hedeflere ulaşırken, sol kamuoyu zihninde ayrılmalar ve bölünmelerle malul olmuş olan, ilkeleriyle kavga halinde olan parti imajımızı değiştireceğiz, ilkeleri ve özgün yanlarıyla en önemlisi iddialarıyla var olan bir SDP’yi tüm dost ve düşmanlara göstereceğiz.
Bu açıdan bu denli tarihsel öneme sahip bir toplantının her açıdan örgütlenmesi büyük öneme sahiptir. Kitlesel, coşkulu bir kongre için gerekenleri yapmalıyız.
Kongremize yerellerden bu hafta itibarıyla başlamalıyız. Yerellerimizin teknik çalışmaları bu hafta içinde sonlanmalı ve Ankara’ya gerçek manada bir kilitlenme yaşamalıyız. Kongremiz yerellerden başlayarak miting havasında geçmeli. Yaptığımız işin taşıdığı tarihsel önemin farkında olarak çalışmalarımızı sürdürmeliyiz. Hiçbir yerelimiz taahhütlerinin gerisinde kalmamalı, ilerisini planlamalı.
Kongremizle birlikte yaklaşık 1 yıldır sürdürdüğümüz yeniden yapılanma sürecimiz bir başka düzeye sıçrayacak.
Kendi eksikliklerini tamamlayan, mücadele azmini bileyen partimiz aynı zamanda devrimci sosyalist enternasyonalist bir odağın yaratılmasında önemli bir güç kaynağı olacaktır. Meselemizin özü budur.
Tüm örgütlerimiz soruna bu eksenden yaklaşmalıdır, kongre sürecimizi böyle ele almalı ve bu duruma uygun konumlanmalıdır. Hepimiz yeni ve eskisinden daha görkemi bir yapıtı el birliğiyle yarattığımızın bilincinde olmalıyız.

