BU PARTİDE REKABETÇİ SİYASAL İLİŞKİLER YASAKLANMIŞTIR!


RIDVAN TURAN   ridvanturan@sosyalistdemokrasigazete.net


3 Mart 2010



Rekabet kelimesi, denetlenmesi, gözetilmesi, ekarte edilmesi gereken ötekini içeren bir sözcüktür. Arapçadan Türkçeye geçmiş olan bu kelime sözlükte kendi halinde duran gariban bir kelime değildir. İçinde çatışmaları savaşları içeren ve insanlığın başına büyük dertler açmış bir sözcüktür.

Rekabet sözcüğü, belki de kapitalist alemi en iyi tarif eden sözcüktür.

Rekabet iki rakibin arasındaki yarışmadır.

Bu yarışmanın bazı kurallara bağlı olması öngörülse de, kurallar sağlam bir rekabetin önündeki en beter engeller olarak görülür.

Aynı sektördeki şirketler birbirleriyle çok fena bir rekabetin içindedirler. Kendi kârlarını artırmak, sektörde diğerini geçmek için her türlü madrabazlığı yaparlar. Kapitalizmin gizli özünde rekabet yatar.

Şirketler arası rekabetin, ürünün kaliteli olmasına ve düşük fiyatla pazara sürülmesine neden olan bir etken olduğu iddia edilir. Aslında bu durum bir görüngüden ibarettir. Kapitalist rekabet, her ne kadar iki ya da daha fazla şirket arasında sürse de olağan gidişatı bir şirketin diğerlerini kendi bünyesine katması ile ya da diğerlerini bitirmesiyle süregiden tekelleşmedir. Tekelleşmenin anlamı ise iktisatta da siyasette de “her şey benden sorulur” noktasıdır. Yani sonuç geniş halk kitlelerinin çıkarına değildir.

Ne yazık ki yaşamlarımızın gizli özünde de rekabet yatmaktadır. Rekabet duygusu yaşamımızın hemen tüm kararlarının alınmasında ve uygulanmasında önemli bir güdüleyici faktör haline dönüşmüştür.

Yaşı kemale ermiş bir Türkiye vatandaşı sayısını kendisinin dahi bilmediği kadar çok yarışa girmiştir. Yani milyonlarca rakibe karşı mücadele vermiştir. İlk mektepten başlayan ve arkadaşından daha yüksek not almak için sürdürülen kıyasıya rekabet, tüm okul hayatı boyunca devam eder, üniversite sınavında ise tavan yapar. Her bireyin kendi okulundaki yerel rekabet denemeleri, üniversite sınavıyla beraber ulusal ölçekte bir rekabete dönüşür. Bir sınıftaki 30-40 rakibin yerine bir anda milyonlarcası gündeme gelir.

Hiç dikkatinizi çekti mi bilmem, hınca hınç dolu bir otobüs durağa yaklaştığında bekleyenler içinde bir an evvel otobüse binmek için bir kaynaşma başlar. Fiziken daha güçlü ya da daha hareketli olanlar kapının önünde sağlam bir barikat kurarak önce beklemekte olanların önemli bir kısmını ekarte ederler, kapı açıldığında da birbirlerini omuzlayarak otobüse binerler. İşin tuhafı, otobüse her binen için dışarıda bekleyen anlamını yitirmiştir. Kapıdan içeri atılan adımla beraber, “otobüs bekleyen yolcu” sıfatından hızla “otobüsteki yolcu” sıfatına dönüşüm gerçekleşmiştir. Bu o denli sağlam bir dönüşümdür ki kendisi de birkaç saniye önce dışarıdaki olduğu halde, o anda dışarıdakilerle hiçbir duygusal ortaklığa sahip değildir. Daha çok insanın binmesi için yerinden kımıldamaz, hatta kalabalıktan şikayetlenerek bir an önce otobüsün hareket etmesini ister. Gemisini yürüten ne de olsa kaptandır.

Daha çok para kazanmak, daha iyi koşullarda yaşamak, daha alımlı, daha akıllı bir sevgili bulmak ve buna benzer daha pek çok şey, içine doğduğumuz sistem tarafından hep rekabet dehlizinden geçilerek ulaşılabilir kılınmıştır. O dehlizlerle işim yok diyen bunların hiçbirine ulaşamaz. Başarının tek yolu rakipleri alt edebilmekten geçer. Yükselmenin koşulu ise başkalarının sırtına basmaktır.

Kapitalistler rekabeti insan doğasının ayrılmaz bir parçası olarak görürler. Eşitliği savunmanın anlamsızlığına vurgu yaparken, toplumumuzun eşit olmayanların bileşimi olduğunu ve bu eşit olmayanlar arasında da rekabetin olağan bir durum olduğunu söylerler.

Bu tespitler yetmez, antropolojik kanıtlar da ararlar. Rekabetin, ilkel insanın besin kaynaklarına ulaşımını sağlayan, yaradılıştan gelen bir faktör olduğunu iddia ederler. Güçlü olanın hayatta kalmasına, güçsüzün yok olmasına ilişkin doğadan örnekler verirler.

Bunların tümü palavradır, insan bugünlere rekabet ederek değil, birbiriyle dayanışarak gelmiştir. Tarih öncesi bir klanın en temel mayası birlik ve dayanışma ruhudur. Bu ruhla kendilerinden defalarca güçlü hayvanları alt edebilmiş, bentler kurarak su rejimlerini düzenleyebilmiş, daha çok ürün elde edebilmişlerdir. İlkel insan diğerini, rakibi değil kardeşi olarak görmüştür. Bu durum istisna falan değildir. İnsanlık tarihinin yüzde 99’undan fazlası bu ilişkilerle yaşamıştır. Kalan yüzde birinden azı ise özel mülkiyet, sınıflı toplum ve rekabet üçgeninde bocalamaktadır.

Tarihin görmüş olduğu en kanlı imparatorluk olan Roma İmparatorluğu kendilerinden sayıca az, daha cılız ve barbar kabilelerce yıkılmıştır. Çünkü Romalılar, uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerin yarattığı rekabetçi siyasal toplumsal yaşamları nedeniyle içi kof bir çınarı andırırken, barbar kabileler birbirlerine son derece dayanışmacı ilişkilerle bağlı sağlam komünal yapılardır. Güçlü gibi görünenin rekabet nedeniyle zayıf, zayıf gibi görünenin dayanışmacılığı nedeniyle güçlü olduğu bir kez daha bu pratikle ispatlanmaktadır.

Kapitalist rekabetin doğurduğu küresel ve bölgesel savaşların insanlığa ne gibi bir katkısından bahsedilebilir?

Kapitalistlerin neden böyle söyledikleri, dayanışmayı aşağılayıp rekabeti neden göklere çıkardıkları anlaşılabilir. Rekabetin olduğu yerde onlar için sömürü vardır.

Peki sosyalistler neden rekabetçilik yaparlar? Neden biri diğerinin başarısını çekemez? Neden kendini ötekini karalamak üzerine kurar?

Sosyalistler sistemin rekabet üzerine kurulu olduğunu, aslolanın ise dayanışma olduğunu bilmektedirler elbette. Ancak kendi içlerinde en yaman rekabeti sürdürmekten bir türlü geri kalmazlar.

Rekabet yan yana gelmeyi ve yoldaşlaşmayı engeller. Ötekinden daha başarılı olmak için devrimci bir çaba olarak ortaya çıksa da, kısa zaman içinde bu “sosyalist yarışma” özelliğini yitirir ve diğerinin başarısız olması için çabaya ve kıskançlığa dönüşür. Egemenlere yönelmesi gereken güçler giderek içe döner, birbirini nötralize eder. Ardı arkası gelmez tartışmalar ve gerekçelerle taraftar kazanılır ve ardından bölünmeler ve parçalanmalar gelir.

Bu nedenle sosyalistlerin bu kadar çok parçalı olması yalnızca ideolojik politik farklılıklarla açıklanamaz. Kimse kabul etmez ama yapılan bal gibi su katılmamış bir rekabettir.

“Solcu solcunun kurdudur” sözünün adeta sol içi ilişkileri tarif eden bir atasözüne dönüşmüş olması ilginç değil midir?

Sosyalistler, aynı devlete karşı mücadele eden düşman kardeşler durumundadırlar. Aynı devlete karşı mücadele etmek avantaj, kendi aralarındaki düşmanlık ise bir dezavantajdır.

Geniş emekçi yığınları nezdinde durum, bir yanda devasa bir devlet mekanizması, onun karşısında ise bir avuç ve sürekli kendi içlerinde bölünen sürekli bir kızgınlık ve reaksiyoner ruh hali içinde olan, birbirini düşman gören solcular biçimindedir. Böyle bir tablonun emekçi yığınlara güven vermesi olanaklı mıdır? Sol bir bütün olarak dayanışma duygularıyla beraber iktidar perspektifini de kaybetmiştir.

Ne yazık ki tam tersi olması gerekirken solda dayanışma istisnai, rekabet olağan hale dönüşmüştür.

Üniversite yaşamından hatırlıyorum, üniversitede bir öğrenci kantininde faşistlerin baskınına hazırlıksız yakalanmıştık. 8-9 siyasi gençlik örgütüne mensup toplam 15 kişi, 200 kadar faşistle karşı karşıya gelmiştik. Faşistler büyük olasılıkla silahlıydılar. Bizim birkaç boş kola şişesinden başka silahımız yoktu. Çatışma başladığında reisi indirecektik önce, sonra ne olacaksa olacaktı. Azdan az çoktan çok gidecekti. Uzun süren laf dalaşı sonrası, birbirimizle sağlam dayanışmacı tutumumuzdan ve rahatlığımızdan tedirgin olan faşistler olasılıkla bizde de silah olduğundan endişe ettiler ve çatışmayı göze alamadan çıkıp gittiler. Üniversitede tüm solcuların sayısının 20-30’a düştüğü ve faşist, jandarma, özel güvenlik saldırılarını yoğun yaşadığımız günlerde, sayımızın binlerle ölçüldüğü günlerden çok daha sağlam dayanışma ilişkilerimiz vardı. Belki binlerle ölçüldüğümüz günlerde bu dayanışmacı ilişkilerimiz olsaydı sayımız 20-30’a düşmeyecekti.

Cezaevlerinde de bu durum üç aşağı beş yukarı böyle yaşandı. Jandarmanın sopası altında kol kola direniş gösterenler, dışarıda birbirlerinin en büyük rakipleri haline dönüştüler.

Biz bu rekabetçi ilişkilerden çok çektik. Rekabetin hem üreticisi hem de mağduru olduk.

ÖDP rekabetçi ilişkilerin doruk noktası oldu. Birçok açıdan sorunlu olan ÖDP pratiği, en sert savaşımın verildiği gladyatör arenalarına dönüşmüştü. O arenada biz de çok savaş verdik. O zamanlarda gençlik çalışmalarında diğer gençlik yapılarıyla rekabet üzerine kurulmuş tuhaf bir ilişkiye sahiptik. Partinin sahip olduğu binlerce gencin gençliğe ilişkin tek faaliyeti birbiriyle didişmekti. Teorik politik tartışmalar dahi bir yenme-yenilme ikileminde ele alınıyordu. O günleri yaşayanlar futbol maçı kıvamındaki gençlik konferanslarını hatırlayacaklardır. Bu tarzın ne ÖDP’ye ne de sınıf mücadelesine faydası oldu. Arenanın tozu dumanı dağıldığında geride kalanlar gladyatörlerin cesetleri ve bu büyük aptallığa alkış tutan devletin güçleriydi.

Kurtuluş’un ÖDP’deki bölünmesi de su katılmamış bir rekabetçiliğin ürünüydü. Bu rekabetçilik önseçim sonucuna bir grup arkadaşın itiraz etmesi ve kendilerini bir başka örgüt olarak ilan etmeleriyle sonuçlandı.

SDP kurulduğundan bu yana ve EHP, Odak ayrılıkları ve son olarak da SP ayrılığında da sorunun ortaya çıkmasında ve boyutlanmasında rekabetçi ilişkilerin çok esastan rolü oldu. Tüm bu süreçlerde kazanan olmadı. Herkes kaybetti.

Bu satırların yazarı kendileri dışında soyut bir rekabetten bahsetmiyor, kendisinin de oluşumunda ve gelişiminde bizzat rol aldığı somut bir rekabetten bahsediyor.

Mücadelemizde dayanışma her zaman kazandırdı, rekabet ise her zaman kaybettirdi.

Eğer özünde rekabetçi ilişkilerin olduğu bu kadar çok bölünme ve parçalanma yaşamamış olsa idik her halde şu anki siyasal güç ve etkimiz bir başka olurdu.

Kurtuluş hareketi birlikçi bir harekettir, Kurtuluşçular birliğin önemini iyi bilirler, Kurtuluşçuların bilemedikleri birliğin nasıl devam ettirilebileceğidir. Hem bu kadar birlikçi olmak hem de su katılmamış bir rekabet duygusuna sahip olmak, bin bir emekle kurduğumuz birliklerin kağıttan kuleler gibi birbiri ardına yıkılmasını sağlamıştır.

Sosyalist harekette ve genelde de kamuoyunda birliğe olan inançsızlığın geri planında rekabetçiliğin ortadan kaldırılamayacağına olan sarsılmaz inanç yatmaktadır.

Artık bu sarsılmaz inançla birlikte birleşme ve ayrışma kısır döngüsünü bir yerinden kırmamız gerekiyor. Öncelikle SDP içinde her türlü rekabetçi ilişki biçimlerine karşı şiddetli ve uzlaşmaz bir savaş başlatılmalı. Rekabet ve dayanışma ikilisi her düzeyde bir eğitim meselesi haline dönüştürülmeli. Rekabetçi dil ve söyleme karşı uyanık olunmalı. Gençlerimiz SDP üyesi ya da değil tüm mücadele eden sol sosyalist güçleri kendi yoldaşı olarak görmeli. Bir başka sol grubun attığı ileri bir adımı kendi başarısı olarak görmeli.

Kendi içimizdeki rekabetin yerine dayanışma ikame edilmeli ve en sert rekabet egemenlerle sürdürülmeli.

Birkaç yıllık pratiğimiz rekabet ve dayanışmanın nelere kadir olduğunu gösterdi. Rekabetçi ilişkilerin en sert ve amansız yaşandığı süreçte parti dışa dönük hiçbir şey yapamadı. İçe bloke olan güçler devletle mücadele alanından çekildiler. Ne zaman ki dayanışmacı yeni bir ilişki biçimi tarif edilmeye ve hayata geçirilmeye başlandı parti tekrar dışa döndü, kendinden bahsettirmeye başladı. Kendi içimizdeki rekabet, “devletle rekabetimizi” engelledi, devletle rekabet etmeyen bir yapı ise kendi içinde rekabet üretmekte zorluk çekmedi.

Yaşadığımız bu tarihsel kesit bizim açımızdan bilince çıkarılması gereken son derece öğretici deneylerle doludur.

Sonuç olarak bu sorun bir yazıyla çözümlenemeyecek denli derin toplumsal ve siyasal köklere sahiptir. Rekabetçi siyasal ilişki ve tarzlarla mücadelemizi başlatmalıyız ama bu toplum toptan değişmedikçe tam manasıyla sonuç alamayabileceğimizi göz önünde tutmalıyız. Olsun, topal karınca misali yola koyulmak da önemlidir.