Rekabet kelimesi,
denetlenmesi, gözetilmesi, ekarte edilmesi gereken ötekini içeren
bir sözcüktür. Arapçadan Türkçeye geçmiş olan bu kelime sözlükte
kendi halinde duran gariban bir kelime değildir. İçinde çatışmaları
savaşları içeren ve insanlığın başına büyük dertler açmış bir
sözcüktür.
Rekabet sözcüğü,
belki de kapitalist alemi en iyi tarif eden sözcüktür.
Rekabet iki rakibin
arasındaki yarışmadır.
Bu yarışmanın bazı
kurallara bağlı olması öngörülse de, kurallar sağlam bir rekabetin
önündeki en beter engeller olarak görülür.
Aynı sektördeki
şirketler birbirleriyle çok fena bir rekabetin içindedirler. Kendi
kârlarını artırmak, sektörde diğerini geçmek için her türlü
madrabazlığı yaparlar. Kapitalizmin gizli özünde rekabet yatar.
Şirketler arası
rekabetin, ürünün kaliteli olmasına ve düşük fiyatla pazara
sürülmesine neden olan bir etken olduğu iddia edilir. Aslında bu
durum bir görüngüden ibarettir. Kapitalist rekabet, her ne kadar iki
ya da daha fazla şirket arasında sürse de olağan gidişatı bir
şirketin diğerlerini kendi bünyesine katması ile ya da diğerlerini
bitirmesiyle süregiden tekelleşmedir. Tekelleşmenin anlamı ise
iktisatta da siyasette de “her şey benden sorulur” noktasıdır. Yani
sonuç geniş halk kitlelerinin çıkarına değildir.
Ne yazık ki
yaşamlarımızın gizli özünde de rekabet yatmaktadır. Rekabet duygusu
yaşamımızın hemen tüm kararlarının alınmasında ve uygulanmasında
önemli bir güdüleyici faktör haline dönüşmüştür.
Yaşı kemale ermiş bir
Türkiye vatandaşı sayısını kendisinin dahi bilmediği kadar çok
yarışa girmiştir. Yani milyonlarca rakibe karşı mücadele vermiştir.
İlk mektepten başlayan ve arkadaşından daha yüksek not almak için
sürdürülen kıyasıya rekabet, tüm okul hayatı boyunca devam eder,
üniversite sınavında ise tavan yapar. Her bireyin kendi okulundaki
yerel rekabet denemeleri, üniversite sınavıyla beraber ulusal
ölçekte bir rekabete dönüşür. Bir sınıftaki 30-40 rakibin yerine bir
anda milyonlarcası gündeme gelir.
Hiç dikkatinizi çekti
mi bilmem, hınca hınç dolu bir otobüs durağa yaklaştığında
bekleyenler içinde bir an evvel otobüse binmek için bir kaynaşma
başlar. Fiziken daha güçlü ya da daha hareketli olanlar kapının
önünde sağlam bir barikat kurarak önce beklemekte olanların önemli
bir kısmını ekarte ederler, kapı açıldığında da birbirlerini
omuzlayarak otobüse binerler. İşin tuhafı, otobüse her binen için
dışarıda bekleyen anlamını yitirmiştir. Kapıdan içeri atılan adımla
beraber, “otobüs bekleyen yolcu” sıfatından hızla “otobüsteki yolcu”
sıfatına dönüşüm gerçekleşmiştir. Bu o denli sağlam bir dönüşümdür
ki kendisi de birkaç saniye önce dışarıdaki olduğu halde, o anda
dışarıdakilerle hiçbir duygusal ortaklığa sahip değildir. Daha çok
insanın binmesi için yerinden kımıldamaz, hatta kalabalıktan
şikayetlenerek bir an önce otobüsün hareket etmesini ister. Gemisini
yürüten ne de olsa kaptandır.
Daha çok para
kazanmak, daha iyi koşullarda yaşamak, daha alımlı, daha akıllı bir
sevgili bulmak ve buna benzer daha pek çok şey, içine doğduğumuz
sistem tarafından hep rekabet dehlizinden geçilerek ulaşılabilir
kılınmıştır. O dehlizlerle işim yok diyen bunların hiçbirine
ulaşamaz. Başarının tek yolu rakipleri alt edebilmekten geçer.
Yükselmenin koşulu ise başkalarının sırtına basmaktır.
Kapitalistler
rekabeti insan doğasının ayrılmaz bir parçası olarak görürler.
Eşitliği savunmanın anlamsızlığına vurgu yaparken, toplumumuzun eşit
olmayanların bileşimi olduğunu ve bu eşit olmayanlar arasında da
rekabetin olağan bir durum olduğunu söylerler.
Bu tespitler yetmez,
antropolojik kanıtlar da ararlar. Rekabetin, ilkel insanın besin
kaynaklarına ulaşımını sağlayan, yaradılıştan gelen bir faktör
olduğunu iddia ederler. Güçlü olanın hayatta kalmasına, güçsüzün yok
olmasına ilişkin doğadan örnekler verirler.
Bunların tümü
palavradır, insan bugünlere rekabet ederek değil, birbiriyle
dayanışarak gelmiştir. Tarih öncesi bir klanın en temel mayası
birlik ve dayanışma ruhudur. Bu ruhla kendilerinden defalarca güçlü
hayvanları alt edebilmiş, bentler kurarak su rejimlerini
düzenleyebilmiş, daha çok ürün elde edebilmişlerdir. İlkel insan
diğerini, rakibi değil kardeşi olarak görmüştür. Bu durum istisna
falan değildir. İnsanlık tarihinin yüzde 99’undan fazlası bu
ilişkilerle yaşamıştır. Kalan yüzde birinden azı ise özel mülkiyet,
sınıflı toplum ve rekabet üçgeninde bocalamaktadır.
Tarihin görmüş olduğu
en kanlı imparatorluk olan Roma İmparatorluğu kendilerinden sayıca
az, daha cılız ve barbar kabilelerce yıkılmıştır. Çünkü Romalılar,
uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerin yarattığı rekabetçi siyasal toplumsal
yaşamları nedeniyle içi kof bir çınarı andırırken, barbar kabileler
birbirlerine son derece dayanışmacı ilişkilerle bağlı sağlam komünal
yapılardır. Güçlü gibi görünenin rekabet nedeniyle zayıf, zayıf gibi
görünenin dayanışmacılığı nedeniyle güçlü olduğu bir kez daha bu
pratikle ispatlanmaktadır.
Kapitalist rekabetin
doğurduğu küresel ve bölgesel savaşların insanlığa ne gibi bir
katkısından bahsedilebilir?
Kapitalistlerin neden
böyle söyledikleri, dayanışmayı aşağılayıp rekabeti neden göklere
çıkardıkları anlaşılabilir. Rekabetin olduğu yerde onlar için sömürü
vardır.
Peki sosyalistler
neden rekabetçilik yaparlar? Neden biri diğerinin başarısını
çekemez? Neden kendini ötekini karalamak üzerine kurar?
Sosyalistler sistemin
rekabet üzerine kurulu olduğunu, aslolanın ise dayanışma olduğunu
bilmektedirler elbette. Ancak kendi içlerinde en yaman rekabeti
sürdürmekten bir türlü geri kalmazlar.
Rekabet yan yana
gelmeyi ve yoldaşlaşmayı engeller. Ötekinden daha başarılı olmak
için devrimci bir çaba olarak ortaya çıksa da, kısa zaman içinde bu
“sosyalist yarışma” özelliğini yitirir ve diğerinin başarısız olması
için çabaya ve kıskançlığa dönüşür. Egemenlere yönelmesi gereken
güçler giderek içe döner, birbirini nötralize eder. Ardı arkası
gelmez tartışmalar ve gerekçelerle taraftar kazanılır ve ardından
bölünmeler ve parçalanmalar gelir.
Bu nedenle
sosyalistlerin bu kadar çok parçalı olması yalnızca ideolojik
politik farklılıklarla açıklanamaz. Kimse kabul etmez ama yapılan
bal gibi su katılmamış bir rekabettir.
“Solcu solcunun
kurdudur” sözünün adeta sol içi ilişkileri tarif eden bir atasözüne
dönüşmüş olması ilginç değil midir?
Sosyalistler, aynı
devlete karşı mücadele eden düşman kardeşler durumundadırlar. Aynı
devlete karşı mücadele etmek avantaj, kendi aralarındaki düşmanlık
ise bir dezavantajdır.
Geniş emekçi
yığınları nezdinde durum, bir yanda devasa bir devlet mekanizması,
onun karşısında ise bir avuç ve sürekli kendi içlerinde bölünen
sürekli bir kızgınlık ve reaksiyoner ruh hali içinde olan, birbirini
düşman gören solcular biçimindedir. Böyle bir tablonun emekçi
yığınlara güven vermesi olanaklı mıdır? Sol bir bütün olarak
dayanışma duygularıyla beraber iktidar perspektifini de
kaybetmiştir.
Ne yazık ki tam tersi
olması gerekirken solda dayanışma istisnai, rekabet olağan hale
dönüşmüştür.
Üniversite yaşamından
hatırlıyorum, üniversitede bir öğrenci kantininde faşistlerin
baskınına hazırlıksız yakalanmıştık. 8-9 siyasi gençlik örgütüne
mensup toplam 15 kişi, 200 kadar faşistle karşı karşıya gelmiştik.
Faşistler büyük olasılıkla silahlıydılar. Bizim birkaç boş kola
şişesinden başka silahımız yoktu. Çatışma başladığında reisi
indirecektik önce, sonra ne olacaksa olacaktı. Azdan az çoktan çok
gidecekti. Uzun süren laf dalaşı sonrası, birbirimizle sağlam
dayanışmacı tutumumuzdan ve rahatlığımızdan tedirgin olan faşistler
olasılıkla bizde de silah olduğundan endişe ettiler ve çatışmayı
göze alamadan çıkıp gittiler. Üniversitede tüm solcuların sayısının
20-30’a düştüğü ve faşist, jandarma, özel güvenlik saldırılarını
yoğun yaşadığımız günlerde, sayımızın binlerle ölçüldüğü günlerden
çok daha sağlam dayanışma ilişkilerimiz vardı. Belki binlerle
ölçüldüğümüz günlerde bu dayanışmacı ilişkilerimiz olsaydı sayımız
20-30’a düşmeyecekti.
Cezaevlerinde de bu
durum üç aşağı beş yukarı böyle yaşandı. Jandarmanın sopası altında
kol kola direniş gösterenler, dışarıda birbirlerinin en büyük
rakipleri haline dönüştüler.
Biz bu rekabetçi
ilişkilerden çok çektik. Rekabetin hem üreticisi hem de mağduru
olduk.
ÖDP rekabetçi
ilişkilerin doruk noktası oldu. Birçok açıdan sorunlu olan ÖDP
pratiği, en sert savaşımın verildiği gladyatör arenalarına
dönüşmüştü. O arenada biz de çok savaş verdik. O zamanlarda gençlik
çalışmalarında diğer gençlik yapılarıyla rekabet üzerine kurulmuş
tuhaf bir ilişkiye sahiptik. Partinin sahip olduğu binlerce gencin
gençliğe ilişkin tek faaliyeti birbiriyle didişmekti. Teorik politik
tartışmalar dahi bir yenme-yenilme ikileminde ele alınıyordu. O
günleri yaşayanlar futbol maçı kıvamındaki gençlik konferanslarını
hatırlayacaklardır. Bu tarzın ne ÖDP’ye ne de sınıf mücadelesine
faydası oldu. Arenanın tozu dumanı dağıldığında geride kalanlar
gladyatörlerin cesetleri ve bu büyük aptallığa alkış tutan devletin
güçleriydi.
Kurtuluş’un ÖDP’deki
bölünmesi de su katılmamış bir rekabetçiliğin ürünüydü. Bu
rekabetçilik önseçim sonucuna bir grup arkadaşın itiraz etmesi ve
kendilerini bir başka örgüt olarak ilan etmeleriyle sonuçlandı.
SDP kurulduğundan bu
yana ve EHP, Odak ayrılıkları ve son olarak da SP ayrılığında da
sorunun ortaya çıkmasında ve boyutlanmasında rekabetçi ilişkilerin
çok esastan rolü oldu. Tüm bu süreçlerde kazanan olmadı. Herkes
kaybetti.
Bu satırların yazarı
kendileri dışında soyut bir rekabetten bahsetmiyor, kendisinin de
oluşumunda ve gelişiminde bizzat rol aldığı somut bir rekabetten
bahsediyor.
Mücadelemizde
dayanışma her zaman kazandırdı, rekabet ise her zaman kaybettirdi.
Eğer özünde rekabetçi
ilişkilerin olduğu bu kadar çok bölünme ve parçalanma yaşamamış olsa
idik her halde şu anki siyasal güç ve etkimiz bir başka olurdu.
Kurtuluş hareketi
birlikçi bir harekettir, Kurtuluşçular birliğin önemini iyi
bilirler, Kurtuluşçuların bilemedikleri birliğin nasıl devam
ettirilebileceğidir. Hem bu kadar birlikçi olmak hem de su
katılmamış bir rekabet duygusuna sahip olmak, bin bir emekle
kurduğumuz birliklerin kağıttan kuleler gibi birbiri ardına
yıkılmasını sağlamıştır.
Sosyalist harekette
ve genelde de kamuoyunda birliğe olan inançsızlığın geri planında
rekabetçiliğin ortadan kaldırılamayacağına olan sarsılmaz inanç
yatmaktadır.
Artık bu sarsılmaz
inançla birlikte birleşme ve ayrışma kısır döngüsünü bir yerinden
kırmamız gerekiyor. Öncelikle SDP içinde her türlü rekabetçi ilişki
biçimlerine karşı şiddetli ve uzlaşmaz bir savaş başlatılmalı.
Rekabet ve dayanışma ikilisi her düzeyde bir eğitim meselesi haline
dönüştürülmeli. Rekabetçi dil ve söyleme karşı uyanık olunmalı.
Gençlerimiz SDP üyesi ya da değil tüm mücadele eden sol sosyalist
güçleri kendi yoldaşı olarak görmeli. Bir başka sol grubun attığı
ileri bir adımı kendi başarısı olarak görmeli.
Kendi içimizdeki
rekabetin yerine dayanışma ikame edilmeli ve en sert rekabet
egemenlerle sürdürülmeli.
Birkaç yıllık
pratiğimiz rekabet ve dayanışmanın nelere kadir olduğunu gösterdi.
Rekabetçi ilişkilerin en sert ve amansız yaşandığı süreçte parti
dışa dönük hiçbir şey yapamadı. İçe bloke olan güçler devletle
mücadele alanından çekildiler. Ne zaman ki dayanışmacı yeni bir
ilişki biçimi tarif edilmeye ve hayata geçirilmeye başlandı parti
tekrar dışa döndü, kendinden bahsettirmeye başladı. Kendi içimizdeki
rekabet, “devletle rekabetimizi” engelledi, devletle rekabet etmeyen
bir yapı ise kendi içinde rekabet üretmekte zorluk çekmedi.
Yaşadığımız bu
tarihsel kesit bizim açımızdan bilince çıkarılması gereken son
derece öğretici deneylerle doludur.
Sonuç olarak bu sorun
bir yazıyla çözümlenemeyecek denli derin toplumsal ve siyasal
köklere sahiptir. Rekabetçi siyasal ilişki ve tarzlarla mücadelemizi
başlatmalıyız ama bu toplum toptan değişmedikçe tam manasıyla sonuç
alamayabileceğimizi göz önünde tutmalıyız. Olsun, topal karınca
misali yola koyulmak da önemlidir.

