![]() |
![]() |
|
|
TEKEL DİRENİŞİ VE SDP'NİN POLİTİK ÇİZGİSİ ÜZERİNE RIDVAN
TURAN
3 Şubat 2010 |
||
|
Tekel direnişinde önemli
bir noktaya gelindi. Hükümetle sendikalar arasındaki görüşmelerden
uzlaşma çıkmadı. Buna karşılık işçiler yeniden açlık grevine başlarken,
4 Şubat’ta yapılması planlanan uyarı grevi de gündemleri işgal etmeye
başladı. Bu güne kadar işçilerin sürdürdükleri mücadelenin çok önemli
kazanımları olsa da bu, sonucun mutlak başarılı olacağı anlamına
gelmiyor. Direniş yolu bundan böyle hiç olmadığı kadar çok mayınla
döşeli olacak. Devletin ajanı, polisi bir kısım sarı sendikacı ile
birlikte direnişin sonlandırılması için çoktan canı gönülden çalışmaya
başladı. Tekel işçisi sürdürdüğü militan direniş hattı ile devlete
olduğu kadar sendikal bürokrasiye de önemli mesajlar iletmiş durumda.
Bütün cılızlığı ve parçalanmışlığına karşın sosyalist grupların
işçilerle sürdürdüğü dayanışmacı ilişkinin de son derece önemli olduğu
açık. Direnişin hemen bütün sloganlarının bizim kullandığımız sloganlar
olması durum hakkında zaten yeterli ip ucu veriyor.
Bir diğer yandan, Tekel
direnişinin farklı yerellerden gelen işçilerce oluşturulmuş olan
kozmopolit yapısı direnişin bir diğer önemli yanı. Trabzon’dan gelen
işçi ile, Bitlis’ten gelen işçinin ortak bir amaç doğrultusunda omuz
omuza burjuvazinin hükümetine karşı takındıkları tutum gerçekten son
derece önemli. Egemenlerin yıllardan bu yana şovenist söylemlerle
kışkırttıkları Türk işçinin yanı başında aynı sorunla malul olan Kürt
işçiyi görmesinden daha sağlam bir enternasyonalist eğitim herhalde
olamaz. Kürtlerin terörist olduğuna ait egemen sınıf mitosu, Tekel
direnişindeki anlamlı yan yana gelişle birlikte darmadağın olmuş
durumda. Oklar artık sınıf kardeşlerine değil ortaklaşa bir biçimde
hükümete yani burjuvaziye dönmüş durumda. Direnişin belki en orijinal,
en önemli ve burjuvaziyi en fazla korkutan yanı da bu.
Aklımda yanlış kalmamış
ise, Zonguldak maden işçilerinin “Zonguldak Botan el ele” sloganının
atıldığı 1990 yılından bu yana bu ölçüde enternasyonalist bir içeriğe
sahip bir işçi direnişiyle karşılaşmamıştık. Devlet işçilerin bu
yaklaşımlarını, ekonomik hak taleplerinden çok daha tehlikeli görmüş tüm
yol ve yöntemleri kullanarak, sendikacıları satın alarak bu büyük
direnişi sonlandırmayı başarmış ve derin bir oh çekmişti.
Bugün ise Tekel direnişi
sonucundan bağımsız haklı bir övgüyü şu an hak etmiş ve bu biçimiyle
sınıf mücadelesi tarihine de adını şimdiden yazdırmıştır.
Bir diğer yandan bu
direniş sosyalist sol açısından da önemli. Esasında Fehmi
Bayraktaroğlu’nun da isabetle tespit ettiği gibi direniş bir bütün
olarak sınıf mücadelesinin bugünkü nesnel durumuyla olduğu gibi, bizim
öznel durumlarımızla da ilgili çok kıymetli değerlendirme olanakları
sağlamakta. Yani bir biçimde kendi eksiklerimizi açık seçik aynada
görebilmemiz için ideal bir ortam yaratmış durumda.
Peki biz bu aynada kendi
suretimizi nasıl görüyoruz? Eksikliğimiz var mı? Varsa nedir?
Eksiklerimizden birisi
çok parçalı halimizdir. Bu
durum sosyalist solun ciddi bir alternatif olmasını engellemektedir.
Daha güçlü bir sosyalist hareket daha iyi sonuçların daha kısa sürede
alınmasını sağlayabilirdi. Bu tespiti ilk ziyaret ettiğimiz çadırdaki
sohbetimiz sırasında bir kadın işçi yapıvermişti. Bize, bu haklı tespit
karşısında söylenecek bir söz kalmadı. Bir diğer eksiğimiz sistemli ve
süreğen bir işçi sınıfı çalışması yapmak noktasındaki
eksikliklerimizdir. Önemli işçi çalışmalarımıza karşın süreğenlik
sağlamak noktasında eksikliklerimizle yüzleşmemiz gerekmektedir. 4 yıl
önce Socotab direnişinin ardından 1 Mayıs kortejimizin çoğunluğunu
oluşturan işçi kadınların belki pek azı bizimledir. Buna benzer
azımsanmaz örnekten bahsedebiliriz. Buna karşın Tekel direnişi yeni ve
daha gerçekçi bir sınıf çalışması yapmak için saflarımızda hem önemli
bir bilinç ve hem de önemli bir motivasyon oluşturdu.
Sınıf mücadelesinin
bütünlüklü bir süreç olduğuna ilişkin sahip olduğumuz politik
tespitleri, Tekel direnişi sayesinde geliştirdiğimiz pratik eylemlerle
sınama olanakları elde ettik. Kürt ulusal mücadelesi ile işçi sınıfı
mücadelesi arasındaki, bizim için kısmen varsayımsal olan diyalektik
ilişkiyi, pratiğimizle hayata geçirmek için adımlar attık.
Tekel direnişi nedeniyle yaptığımız dayanışma eylemlerindeki
ajitasyon ve propagandamızı “işçi sınıfının birliği ve hakların
kardeşliği” ekseninde antişovenist birleşik bir işçi sınıfı mücadelesi
perspektifiyle ele aldık. Bu yaklaşımın işçilerden azımsanmaz bir destek
gördüğüne tanık olduk. Bu yaptıklarımızı daha önce yapmamış olmamızı da
geçmiş dönemin bakiye defterine bir eksi hesap olarak kaydettik.
SDP içinde Kürt meselesi
mi sınıf meselesi mi diye tuhaf bir tartışma, geçtiğimiz zaman diliminde
bir kısım eski arkadaşlarımızca yapıldı. Bu eklektik ve sonuçsuz
tartışmayı bugün hem düşünsel açıdan hem de pratik açıdan geride
bıraktık. Tekel direnişi düşünsel olarak geride bırakmış olduğumuz
anlayışın pratik olarak da geride kaldığını kanıtlayacak deneyler
yapmamıza olanak sağladı.
Tekel direnişine destek
babından yaptığımız bazı eylemlere ilişkin sağdan soldan bazı “derin
analizler” kulağımıza geliyor tabi. Tekel direnişi ışığında bu “derin
analizlere” yakından bakmanın bize teorik politik katkılar sağlayacağını
düşünüyorum. Bu “derin analizler” “SDP’nin Kürt meselesini bir kanara
bıraktığı ve işçici olduğuna” dair bir tespite dayanıyor. Zavallı ve
sınıf mücadelesi denilen o devasa süreçten bihaber bir yaklaşım bu.
Kanımca böyle bir tespit
ya karalamak için yapılır ya da cahillikten yapılır. Karalamak için
yapılmışsa, Kürtler nezdinde SDP’nin güvenilirliğini zayıflatmak ve
deyim yerindeyse Kürtlere “bakın görüyor musunuz SDP de sizi sattı,
sizin gerçek dostlarınız biziz” demek istenmektedir. Eğer bu yaklaşım
yalnızca karalama amaçlıysa bunun çok çirkin ve devrimcilikle alakası
olmayan bir yaklaşım olduğunu söylemeye gerek yoktur. Yok, eğer SDP’nin
Kürt meselesini bir kanara bıraktığı ve işçici olduğu, propagandif
amacından öte gerçekten inanılan bir fikir ise, Kürt meselesinde
mütevazi de olsa bedel ödemekten çekinmeyen bir hareket için böyle bir
şey söyleyebilmek en az diğeri kadar vahim ve siyasal seviyesi de en az
onun kadar düşüktür.
İşçi eylemlerini
ekonomizm diye yaftalayanları, ulusalcılar var diye 1 Mayıs’a çıkmamayı
önerenleri görmüştük ama bu denli pespayesini ilk kez görüyoruz.
Kürt sorununun çözümü ile
işçi sınıfı iktidarı arasındaki diyalektik ilişkiyi göremeyenler ne
yazık ki bu iki meseleyi birbirinin karşısına koyarak tartışıyorlar.
Oradan da kalkarak, SDP’nin Kürt meselesine ilişkin politik hattının
değiştiğine ait fetvalar veriyorlar. Değişen bir şey elbette vardır.
Ancak değişen SDP’nin Kürt sorunundaki politik çizgisi değildir. SDP’nin
kuruluşundan bu yana var olan politik çizgisinin gerektirdikleri tam
anlamıyla yapılmaya çalışılmaktadır. Değişen bir şey varsa o da geçmişte
olmayan bu yaklaşımdır. Dün yalnızca söylenmek ve yazılmakla yetinilen,
bugün yapılmak istenmektedir.
SDP Türkiye devriminin
organik bir parçasıdır. Amacı işçi sınıfının egemen bir sınıf olarak
örgütlenmesi yani sosyalizmdir. Peki, bu ülkede bu denli derin sınıfsal
çelişkiler yaşandığı halde neden işçi sınıfının ağırlıklı kesimi sınıf
bilince sahip değildir. Neden sosyalist yapıların ağırlıklı olarak
dayandıkları taban işçi değildir. Çünkü, işçi sınıfını bir müfreze
olarak oligarşinin karşısına dikecek olan temel çelişkiler, şovenizm
tarafından üretilen kalın ve boğucu bir sis perdesiyle örtülmüştür.
Milliyetçilik edebiyatı işçilerin yaşadığı sınıfsal çelişkiyi gözden
ırak tutmaktadır. Asgari ücretle yaşamaya çalışan 5 nüfuslu Türk bir
ailenin işçi olan reisi, kendisini ezen patrondan ve devletten
yakınmakta, ama söz konusu olan bir diğer ezilenin, bir Kürdün hakları
olduğunda bir anda mazlum gömleğini çıkarıp askeri üniformasını giyerek
devletinin yanında yerini mağrur bir biçimde alabilmektedir. Oysa her
ikisini de ezen, insan yerine koymayan aynı devlettir. Ezilenler
cephesinin iki neferinin ortak düşmana karşı aynı cephede ve birlikte
vermeleri gereken mücadele daha başlamadan devletin ürettiği
milliyetçilik duyguları tarafından yerinde yok edilmektedir. Şovenizmle
beslenmiş ortalama bir Türk işçi, televizyonda dillerini özgürce
konuşmak için mücadele veren Kürtlere karşı öfke ve kin duymaktadır ama
kendisi ile aynı işi yapan Kürt işçiden de pek hazetmemekte, en azından
kendisiyle eşit olduğunu düşünmemektedir. Durumun vehametinin daha net
anlaşılması için söylüyorum: Kürdün ezildiğini kabul eden sol kültüre
sahip bir işçi bile, Kürde karşı kendi devletiyle bir dereceye kadar
işbirliği içinde olduğunu kabul etmez. Peki bu sorun nasıl çözülebilir?
Ulusalcı solcular,
devletin ürettiği şovenizmden pek muzdarip değillerdir. Şovenizm sınıfı
bölüyormuş, onları pek ilgilendirmez. Hatta işçi örgütlerken Kürt
meselesini hemen hemen hiç bahis konusu yapmazlar, yapsalar da Kürtlerin
verdikleri mücadeleye olumsuz anlamlar yükleyerek yaparlar. İşçi
sınıfının ekonomik hakları temelinde bir ajitasyona sıkı sıkı sarılır ve
ne kadar vahşice sömürüldüklerini anlatırken, ezilen Kürdün
yaşadıklarını anlatma gereği duymazlar. Neden biliyor musunuz? Çünkü
Kürtlerden bahsederlerse verili durumda işçileri örgütleyemeyeceklerini
bilirler. Burjuvazinin iktidarını yıkma eylemine, burjuvazinin mamulatı
şovenizmin önünde secde ederek başlarlar. Bir gün devrim yaptıklarında
Kürtlere de “üç beş hak” verip Kürt sorununu çözeceklerini düşünürler.
Kürtlerin eşitlenme talebini görmeyen bu ulusalcı sol anlayışların,
eşitlik temelinde bir sistem kurması olanaksızdır. Kürtleri onların
devrimini beklemeye teorik düzeyde olsa da mecbur kılmak en aşağılık
ezen ulus şovenizminden başka bir şey değildir. Son noktada da
enternasyonalizm okulundan mezun olmamış bir işçi sınıfının yapacağı
devrimden bir şey çıkmayacağı ve Kürtlerin o sistemde de demokrasi
mücadelelerini devam ettirecekleri beklenmelidir.
SDP’nin politika
değiştirdiğini düşünenler bu çerçeve üzerine anlattıklarımızı iyi
dinlemeli, yaptıklarımızı da iyi izlemelidirler. Peki SDP meseleyi nasıl
koymaktadır? SDP işçi sınıfının egemen bir sınıf olarak örgütlenmesi
için mücadele etmektedir. Ancak verili koşullarda işçi sınıfını bölen ve
Kürt olmayan işçileri Kürtlere düşman eden şoven yaklaşımlarla
hesaplaşmanın gerekliliğini görmeden, hayali bir işçi örgütlenmesi
yapmanın siyasal anlamının olmadığını düşünmektedir. Bize göre
demokratik bir hak olarak Kürt halkının eşitlenme talebine aldırış
etmeyen ve kendi sorunu olarak görmeyen bir işçi sınıfının demokratik
bir sistem kurma olanağı yoktur. Bu nedenle SDP mızrağın sivri ucunu
militarizme ve şovenizme çevirmektedir.
Bizi işçicilik yapmakla
ve Kürt meselesindeki politik hattan sapmakla eleştirenlerle bu noktada
köklü bir ayrılığa sahibiz. Onlar militarizm ve şovenizm yenilene kadar
hep bu meselelerle ilgilenmek gereklidir der ve buradan hareketle
kendileri gibi tutum almayanları işçicilikle, giderek sosyal şovenist
olmakla eleştirirler. Peki işçi sınıfı ve ittifak güçlerinden oluşan en
geniş emekçi kitleleri, şovenizme ve militarizme karşı mücadele etmezse
batıda bu dedikleriniz nasıl geriletilecek? Bunun olanağı var mı? Bence
böyle bir olanak yoktur.
SDP'liler bugün işçileri
örgütlemek, partinin üye profilini işçileştirmek için çaba sarfediyor.
Ancak işçi örgütlemeyi birilerinin anladığı gibi, Kürt halkının haklı
mücadelesi ve eşitlenme talebini pas geçerek yapmıyor, parti böyle bir
perspektife başından beri sahip olmadı. SDPli militanların işçi sınıfına
taşıdığı bilinç, Kürt halkının demokrasi mücadelesinden bağışık
değildir, onunla iç içedir. Bir SDP'li, herhangi bir işçi ile temas
ettiğinde ona emek ve sermaye çelişkisinden başka çelişkinin olmadığı
hayali bir ülke anlatmaz. Verili durumda işçilere, emek sermaye
çelişkisi ile birlikte, bu çelişkiyi açık seçik görmesinin önündeki en
büyük engel olan, Kürt sorununda çözümsüzlükten kaynak alan şovenizmi ve
militarizmi anlatır. Onlarla mücadele edilmeden ve dahası onlar
yenilgiye uğratılmadan işçi sınıfının nihai başarıya ulaşamayacağını
anlatır. Bu nedenle Kürt meselesini başkalarının değil, kendi meselesi
olarak görmesi gerektiğini anlatır. Kürt ve Türk işçinin işçi sınıfı
müfrezesinin eşit üyeleri olduğunu bu nedenle devletin bölücülüğüne
karşı sınıfın birliğinin sağlanmasının önemini anlatır. Dahası verili
durumda devrim yolundaki engellerin Kürt ve Türk halkının mücadele
birliği ile aşılacağını söyler. Yani SDP’ye üye yapılan işçi ancak
şovenizmle o ya da bu düzeyde hesaplaşarak parti üyesi olabilir. Bu
tüzüksel gereklilik nedeniyle değil, programatik gereklilik nedeniyle
böyledir. Evet böyle bir çalışma kabul etmek gerekir ki zordur. Tüm
hayatı şovenist propagandanın altında geçen bir insanı şovenizmden
arındırmak ve “ulussuz” hale getirmek kolay değildir. ama devrim denen
şey de zaten bu gibi nedenlerle zordur.
SDP bugün daha önce
olmadığı bazı işçi sendikalarında yer almaya başlamıştır hem de tam da
anlatılan perspektifle. Son aylarda artan sayıda işçi ilişkilere
ulaşmıştır, onların eğitim çalışmalarında Kürt sorunu ilk sıralardadır.
Örgütlenmeye çalışan Dev-İşçi'nin manifestosu yukardaki perspektife
sahiptir.
Tekel direnişine destek
olmak için SDP 15 günlük sürede 10 kadar militan eylem yapmıştır.
Onlarca üyesi göz altına alınmıştır. O eylemlerde en çok atılan
sloganlar “Tekel işçisi yalnız değildir” sloganının yanında “yaşasın
işçilerin birliği halkların kardeşliği” sloganıdır. Bu slogan durumu
sanırım yeterli ölçüde özetlemektedir.
Kürt sorunundaki özgün
tutumundan kaynaklı olarak geliştirdiği eylemlerle yoldaşlarını
cezaevine gönderen SDP, Tekel direnişine destek olmak için özgün
kavrayışının gerektirdiği şekilde eylemler geliştirmiş işgaller yapmış
ve onlarca üyesini gözaltılara vermiştir. Ve bu hattın doğru olduğunu
düşünmektedir.
Sözün özü SDP tüm temel
tezlerini ve temel politik hattını dün olduğu gibi bugün de savunmakta
ve bu hattın denemesini ve sınamasını her gün pratikte yapmaktadır.
Tekel direnişi bu konuda da bizim açımızdan son derece öğretici
olmuştur.
|
||