|
Hayati Yazıcı diye biri
var.
Hem başbakan yardımcısı
ve hem de devlet bakanı.
Anlaşılacağı üzere gayet
etkili ve de yetkili bir adam.
Muhterem, Tekel ile
ilgili buyurmuş ki: “İşe şeytan karıştı, Türkiye'de ne varsa, buna PKK
da dahil bu işe fitne sokmaya başladı”.
Ardından Tekel işçilerine
çok para verdiklerinden bahsetmiş, ancak tam sorunu çözmeye başlarken
terör odaklarının işe karıştığını söylemiş.
Söyleyene değil söyletene
bakmak lazım derler.
Başbakan da Tekel
işçileriyle ilgili kadın kolları toplantısında son nutkunu söylerken
Tekel işçilerinin kullanıldıklarını ve esas amacın hak aramak
olmadığını, hükümeti düşürmek olduğunu söylemişti. Belli ki bu zatın
söyleteni başbakanı.
Tekel işçilerini
destekleyenlerin arasında PKK olsa ne olur? Bunda ne sorun var?
Bu zat kamuoyunun
belleğinde Tekel direnişini PKK damgası altında gayri meşru ilan etmeye
çalışırken, ilan ettiği şey bu denli meşru bir eyleme destek vermesi
dolayımıyla PKK’nin Türk kitleler nezdinde meşruluğunun ilanı olmuştur.
Yani bakan Tekel
direnişini yere batırmak isterken, PKK’yi Türkiye’deki kitlelerle
buluşturmuş ve kendini de “meşru” alanın dışına taşımıştır.
Onun bu akıldan uzak
manevrasına ilk cevabı bir işçi verdi ve dedi ki: Hak aramak
pekeke’lilik midir? Demek istediği şey ise şuydu: Eğer öyle ise biz
pekeke’liyiz.
Bu manevrasıyla bakan
bizim yıllardır yapabilemediğimiz bir şeyi yaptı ve işçi sınıfı
mücadelesiyle Kürt özgürlük mücadelesini bir hak arama mücadelesinde
birleştirerek telaffuz etti.
Yaptığı gafı fark eden
bakan ‘eğer öyle anlaşıldıysa işçilerden özür dilerim’ dedi. Bu tarzda
özür dilemesi bizim aklımıza CHP’li Onur Öymen’in Dersim vakası
nedeniyle dilediği özrü getirdi.
Söyleyen böyle söyledi.
Söyleten ise geçenlerde
işçilerin amacının bir hak arama mücadelesi olmadığını, işçilerin bazı
odakların etkisi altında sonuçsuz bir hükümeti düşürme yöneliminin
piyonları olduğunu söyledi. O da yaveri gibi işçi direnişini gayri meşru
ilan etmeye çalıştı.
Başbakanın bu kolaycı
tutumu yalnızca geniş kitleler nezdinde mahkum edilmekle kalmadı, kendi
seçmen tabanında da, türban eylemine katılanlara devletlu kesimlerin
“onların amacı türbana özgürlük değil, laik düzeni yıkmaktır” sözlerini
hatırlattı. İnsanlar bir analoji yaptı ve vicdanları sızladı.
Hükümet Tekel direnişi
karşısına çuvallamaya başladı.
Çok köklü ve bitirici
hatalar yapmaya başladı.
Bu hataların en tepe
noktasını başbakan belirledi ve Şubatın sonuna kadar izin verdikleri
işçilerin direnişinin polis zoruyla bozguna uğratılacağını söyledi.
Hodri meydan, bozgunu
kimin yaşayacağını hep birlikte göreceğiz…
Bu lafları ederken Tekel
işçilerine karşı bir 28 Şubat darbesi tehdidinde mi bulundu bilinmez.
Ancak bilinen şey hükümet
her ne yaparsa yapsın, isterse barakaların olduğu bölgeyi uçaklarına
bombalatsın sorun artık hükümetin çözebileceğinden daha da fazladır.
Direniş bitebilir, hatta
yenilebilir de. Artık mesele, basit bir günlük yenme yenilme ikileminin
dışına taşmış ve tarihsel bir hal almıştır. Tekel direnişi yenilmiş olsa
da tarihsel olarak kazanan bu andan itibaren işçi sınıfı olacaktır.
Kaybeden ise egemen sınıflar.
Kıraç bozkırları bir
kıvılcımın tutuşturduğuna tarih tanıklık etmiştir demişti Mao.
Bugün, kıraç Türkiye
bozkırındaki kıvılcımın adı Tekel direnişidir. Bozkırların tutuşması
yalnız kıvılcımı çakanın başarısına ait değildir aynı zamanda söndürmeyi
beceremeyenlerin başarısızlığına aittir.
Başbakan bu andan
itibaren bu yangını söndürebilme olanağına sahip değildir.
Başbakanın başarısızlığı
da anlık değil, temsilcisi oldukları egemen sınıflar adına
tarihsel bir başarısızlıktır.
|