TEKEL DİRENİŞİ VE TARİHSEL BAŞARISIZLIK


N. ZAFER


10 Şubat 2010



Hayati Yazıcı diye biri var.

Hem başbakan yardımcısı ve hem de devlet bakanı.

Anlaşılacağı üzere gayet etkili ve de yetkili bir adam.

Muhterem, Tekel ile ilgili buyurmuş ki: “İşe şeytan karıştı, Türkiye'de ne varsa, buna PKK da dahil bu işe fitne sokmaya başladı”.

Ardından Tekel işçilerine çok para verdiklerinden bahsetmiş, ancak tam sorunu çözmeye başlarken terör odaklarının işe karıştığını söylemiş.

Söyleyene değil söyletene bakmak lazım derler.

Başbakan da Tekel işçileriyle ilgili kadın kolları toplantısında son nutkunu söylerken Tekel işçilerinin kullanıldıklarını ve esas amacın hak aramak olmadığını, hükümeti düşürmek olduğunu söylemişti. Belli ki bu zatın söyleteni başbakanı.

Tekel işçilerini destekleyenlerin arasında PKK olsa ne olur? Bunda ne sorun var?

Bu zat kamuoyunun belleğinde Tekel direnişini PKK damgası altında gayri meşru ilan etmeye çalışırken, ilan ettiği şey bu denli meşru bir eyleme destek vermesi dolayımıyla PKK’nin Türk kitleler nezdinde meşruluğunun ilanı olmuştur.

Yani bakan Tekel direnişini yere batırmak isterken, PKK’yi Türkiye’deki kitlelerle buluşturmuş ve kendini de “meşru” alanın dışına taşımıştır.

Onun bu akıldan uzak manevrasına ilk cevabı bir işçi verdi ve dedi ki: Hak aramak pekeke’lilik midir? Demek istediği şey ise şuydu: Eğer öyle ise biz pekeke’liyiz.

Bu manevrasıyla bakan bizim yıllardır yapabilemediğimiz bir şeyi yaptı ve işçi sınıfı mücadelesiyle Kürt özgürlük mücadelesini bir hak arama mücadelesinde birleştirerek telaffuz etti.

Yaptığı gafı fark eden bakan ‘eğer öyle anlaşıldıysa işçilerden özür dilerim’ dedi. Bu tarzda özür dilemesi bizim aklımıza CHP’li Onur Öymen’in Dersim vakası nedeniyle dilediği özrü getirdi.

Söyleyen böyle söyledi.

Söyleten ise geçenlerde işçilerin amacının bir hak arama mücadelesi olmadığını, işçilerin bazı odakların etkisi altında sonuçsuz bir hükümeti düşürme yöneliminin piyonları olduğunu söyledi. O da yaveri gibi işçi direnişini gayri meşru ilan etmeye çalıştı.

Başbakanın bu kolaycı tutumu yalnızca geniş kitleler nezdinde mahkum edilmekle kalmadı, kendi seçmen tabanında da, türban eylemine katılanlara devletlu kesimlerin “onların amacı türbana özgürlük değil, laik düzeni yıkmaktır” sözlerini hatırlattı. İnsanlar bir analoji yaptı ve vicdanları sızladı.

Hükümet Tekel direnişi karşısına çuvallamaya başladı.

Çok köklü ve bitirici hatalar yapmaya başladı.

Bu hataların en tepe noktasını başbakan belirledi ve Şubatın sonuna kadar izin verdikleri işçilerin direnişinin polis zoruyla bozguna uğratılacağını söyledi.

Hodri meydan, bozgunu kimin yaşayacağını hep birlikte göreceğiz…

Bu lafları ederken Tekel işçilerine karşı bir 28 Şubat darbesi tehdidinde mi bulundu bilinmez.

Ancak bilinen şey hükümet her ne yaparsa yapsın, isterse barakaların olduğu bölgeyi uçaklarına bombalatsın sorun artık hükümetin çözebileceğinden daha da fazladır.

Direniş bitebilir, hatta yenilebilir de. Artık mesele, basit bir günlük yenme yenilme ikileminin dışına taşmış ve tarihsel bir hal almıştır. Tekel direnişi yenilmiş olsa da tarihsel olarak kazanan bu andan itibaren işçi sınıfı olacaktır. Kaybeden ise egemen sınıflar.

Kıraç bozkırları bir kıvılcımın tutuşturduğuna tarih tanıklık etmiştir demişti Mao.

Bugün, kıraç Türkiye bozkırındaki kıvılcımın adı Tekel direnişidir. Bozkırların tutuşması yalnız kıvılcımı çakanın başarısına ait değildir aynı zamanda söndürmeyi beceremeyenlerin başarısızlığına aittir.

Başbakan bu andan itibaren bu yangını söndürebilme olanağına sahip değildir.

Başbakanın başarısızlığı  da anlık değil, temsilcisi oldukları egemen sınıflar adına tarihsel bir başarısızlıktır.