TEKEL İŞÇİLERİNİN ÖĞRETTİKLERİ


NURŞEN YILDIRIM


7 Şubat 2010



Ankara’da 50 gündür grev çadırları kurulu. Kim ne derse desin 50 gündür grev davulları çalıyor, Meclis’in iki adım berisinde. Grev dayanışması gerçekleştiriyor Ankaralılar. Gençler çok şaşkın çünkü 18-20 yıllık hayatlarında grev görmemişler. Belki işçi bile görmemişler. Çünkü 80 darbesi bırakın grevleri, grev sözünü ağzımıza almamızı bile yasakladı. Hatta öyle ki Türk İş yönetimi “genel grev” yerine “iş bırakma” “bir günlük uyarı eylemi” demeyi tercih etti.

Son 50 gündür onlarla konuşmalarımızda, yaptığımız röportajlarda, kahvaltıdaki sohbetimizde gördüm ki kadınlar çok dirençli. Buradan çıkacak sonuç ne olursa olsun bu direnişten herkes bir şeyler öğrendi. Çok kişi yazdı öğrenilenlere ilişkin. Ama herkesin öğrendiği başka. Sanırım en çok da kadınlar öğrendi. Neyi mi? Kendi güçlerini. Bu yüzden çok rahatlar; herkesle hemen konuşabiliyorlar. Bu yüzden hiç çekinmeden Meclis’e girip, hiç çekinmeden Türk İş’i basabiliyorlar; kadın kadına sokağa bile çıkamazken, Ankara sokaklarını biliyorlar. Aynı çadırda uyuyabiliyorlar. Bu yüzden çok rahat “ölmek var, dönmek yok” diyebiliyorlar. Şaşıyorsunuz bu kararlılıklarına; tereddütsüzlüklerine. Kocalarına ve çocuklarına rest çekip, çadırlarda kalmaya devam etmelerine.

Direnişteki kadınlar öğrendi de biz öğrenmedik mi? Hem de nasıl? Bizler de dayanışmanın nasıl olacağını öğrendik. Hiç bilmediğimiz bir şeydi, ilk günlerdeki acemiliklerimizi atıp, daha yakın olduk. Kahvaltılar düzenledik, yemekler ikram ettik. Ama bunları yaparken bir yandan da “yanlış mı yapıyoruz”u da düşünmedik değil. Çünkü sendika yıllardır maaşlarından yüklü kesintiler yaptı; bugüne kadarsa karşılığını hiç almadı işçi. Şimdiyse grevdeler. Hani grev fonları. Hani birikenler. Şimdi yapmayacaksın da ne zaman vereceksin bunların karşılığını. Zaten artık üyen de olmayacak, kesinti de yapamayacaksın. Ama yoktu. İşçiler evlerine gidip gelirken (özellikle de kadınlar çocukları için) bir kere karşılamıştı yol paralarını. İzmir’li işçinin dediği gibi “çadır paralarını bile işçiler kendileri vermişlerdi”

Kadınlar buradan gittiklerinde nasıl yaşayacaklar. Günlerdir bunu düşünüyorum. Buradan kazandıkları “iktidara karşı gelme ve birlikte direnme, direndikçe güçlenme”yi devam ettirebilecekler mi? Yoksa evlerine, eski düzenlerine döndüklerinde hele de işsiz kalmışlarsa –çünkü işsizlik onlar için ekonomik özgürlüğünü ve dolayısıyla da evdeki özgürlüğünü kaybetme anlamına da geliyor- kafalarında burada yaşadıkları ile orada yaşayacakları arasındaki zıtlık onları daha da mutsuz etmeyecek mi? Bu soruyla birlikte yıllar önceki bir anımı hatırladım. Kadın hareketiyle ilk temaslarımdı. Feminist kadınlarla örgütlenme tartışıyorduk. Bir arkadaş kafamı çok karıştıracak bir söz söyledi: “Gecekondudaki kadına bilinç götürmem, onun kocası tarafından ezildiğini, erkeğin iktidar olmadığını ona anlatmamın hiçbir faydası olmayacak; tam tersine eskisinden daha mutsuz olacak. Önceden bilmiyordu ve küçük dünyasında doğrunun o olduğunu düşünüyordu ama şimdi biliyor ve işin içinden çıkamıyor. Çünkü biz ona gideceği bir yer gösteremiyoruz.”

Evet biz de başta kadınlar olmak üzere, direnişteki işçilere gidecekleri bir yer gösteremezsek, eskisinden çok daha mutsuz olacaklar. Sonuç ne olursa olsun, sosyalistler olarak, sendikalılar olarak bu dayanışmayı devam ettirmezsek, bu tüm işçi sınıfının mutsuzluğu olacak.