TEKEL İŞÇİSİ KAZANMAK ZORUNDA!


NURETTİN ALDEMİR


9 Şubat 2010



Yaklaşık iki aydır tekel işçilerinin direnişi sürüyor. Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda başlayan direnişe polisin saldırısı sonrası, direnişin bu kadar gelişip güçleneceğini kimsenin öngörmüş olduğunu sanmıyorum: AKP hükümeti, meclisteki partiler, toplumsal muhalefet dinamikleri, Türkiye toplumu, sendikacılar ve hatta işçiler. Buna rağmen Tekel işçilerinin direnişi her geçen gün gelişip büyüdü; 1991 yılında Zonguldak maden işçilerinin 100 bini aşkın kişiyle Ankara yollarına düştüğü eylem sürecine benzer bir toplumsal meşruluğa ve desteğe sahip duruma geldi.

Tekel işçilerinin direnişini destekleyen pek çok kişi ‘tekel işçisi kazanırsa hepimiz kazanırız, kaybederse birlikte kaybederiz’ diyor. Bu algının nedeni önemlidir. Direnişe destek veren toplumsal kesimlerin, destekleme gerekçeleri arasında fark vardır. Hükümet yetkilileri ve Başbakan Erdoğan direnişçilere karşı oldukça tahammülsüzdür. Bu direnişin olası sonuçlarını bugünden görebilmek için eylem süreci irdelenmelidir.

‘Ölmek var, dönmek yok’ sloganını sık sık atan Tekel işçileri, bu sloganla Zonguldak maden işçilerinin 3-4 Ocak 1991 grevine ve Ankara yolunda gösterdikleri kararlılığa gönderme yapıyorlar.  Daha şimdiden ülkemiz ve dünya işçi sınıfı mücadele tarihinde anlamlı bir yeri hak etmiş olan bu direnişi hak ettiği sonuçla buluşturmak; süreci bir bütün olarak doğru okumakla ve görevlerimizi yerine getirmekle mümkün olacaktır.

 

Birlikte Kaybetmeden Birlikte Kazanmaya

Kapitalist sistem dünya ölçeğinde, özellikle 1990’lar sonrası işçilerin, emekçilerin tarihsel mücadelelerle kazandıkları haklara saldırılarını yoğunlaştırdı. Üstelik bu saldırıları bölük pörçük bir biçimde değil; dünyamızda insan soyunun yaşadığı tüm coğrafyalarda ve tabî ki tüm ülkelerde eş zamanlarda yaptı. 2010’un dünyasında bu saldırılar devam etmektedir.

Kapitalist sistemi bu kadar cesur ve acımasız kılan nedenler neydi? Bu soruya verilebilecek, birbirini tamamlayan iki yanıt olabilir: Birincisi kapitalist sistemin belli dönemlerde yaşadığı ve adeta parça tesirli bomba gibi etkiler yaratan kendi dönemsel krizleridir. Diğeri ise 1980’ler itibariyle sosyalist bloğun yaşadığı ve 1990’larda çöküşle sona eren kriziydi.

Kapitalist emperyalist devletler yaşadıkları krizin etkisiyle saldırganlaşırken; sosyalist bloğun sahneden çekilmesiyle birlikte saldırılarında iyiden iyiye arsızlaştılar. Kapitalist emperyalist devletler temsil ettikleri sınıfın çıkarları için yeni literatür bile yarattılar. Bu literatürün dolaşıma sokulan en önemli iki kavramı ‘neoliberalizm ve yeni dünya düzeni’ oldu. Esas itibariyle bu iki kavramın arkasına gizledikleri niyetlerini gerçekleştirmek için her yöntemi uygulamaktan kaçınmadılar. Her ülkede var olan işbirlikçileri sayesinde koşar adım yol aldılar.

Kamusal alanda yaratılan değerler yoğun bir saldırıyla karşılaştı. Özelleştirmeler yolu ile kapitalistler ve işbirlikçileri kendilerine yeni kar alanları yarattılar. İşçilerin, emekçilerin örgütlenme ve örgütlü mücadele olanaklarına, haklarına sınırlamalar getirdiler. Sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim hakları yeni yasal düzenlemelerle budandı.

Bu saldırılar gerçekleştirilirken ‘devleti küçültme’ sözü sıkça kullanıldı; ancak devletler küçülmedi. Devletler, kamu yararı gözetilen hizmetlerden elini hızla çekmeye yöneldi. Sosyalist bloğun güçlü olduğu yıllarda kapitalist devletlerin işçilere emekçilere ‘sosyal devlet’ uygulamaları ile vermek zorunda kaldıkları haklar ve özgürlükler üçer beşer geri alındı.

Devletler söylendiği gibi küçülmedi. Tam tersine büyüdü: Asker ve polis teşkilatları genişledi. Devletlerin, uygulamalardan şikayetçi olan, uygulamalara direnen, kitleleri bastırmak için her dönemde kullandığı şiddet katmerlendi. Silaha ayırdıkları bütçeler arttı. Tüm bu giderleri karşılamak için yeni vergiler kondu veya var olan vergilerin oranları yükseltildi. Çalışma ücretleri reel ve sistematik olarak düşürüldü. Önemli ölçüde iş güvencesi yok edildi. Gelir dağılımı zenginler lehine iyice bozuldu.

Türkiye’ye bu süreç daha vahşice yaşatıldı. ‘24 Ocak Kararları (1980)’ olarak bilinen program o günün Türkiye’sinde uygulanamazdı. Toplumsal muhalefet dinamikleri niceliği ve mücadele azmi ile buna izin vermezdi. Kapitalist emperyalist devletlerin ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları için yapılan 12 Eylül darbesi, böylesi bir programın uygulanması için dikensiz gül bahçesi yarattı.

 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ülkemizde işçilerin emekçilerin neler kaybettiğine bir bütün olarak baktığımızda acı gerçekler anlaşılacaktır. Birkaçını birlikte anımsayalım: 12 Eylül Anayasası ve diğer yasalar ile örgütlenme, çalışma hakkı, iş güvencesi, iş güvenliği,  sınıfsal dayanışma hakları geri alınmıştır.

Maaş ve ücretler geçmişle kıyaslanamayacak oranda düşürülmüştür. Türkiye, maaş ve ücretlerden başlanarak en temel tüketim maddelerinden en temel hizmetlere kadar; işçiler, emekçiler ve yoksullar için vergi cehennemine dönüştürülmüştür. Vergide ve gelir dağılımında dengesizlik hali hüküm sürmektedir. Özelleştirmelerle kamusal birikimler özel sermayeye yağmalatılmıştır. Sosyal güvenlik hakkı sosyal güvensizliğe, eğitim hakkı parası olana eğitim hakkına, sağlık hakkı zengin hakkına dönüştürülmüştür.

Son otuz yılda dünyada ve ülkemizde olan her şey ‘yeni dünya düzeni’ programına uygun olmuştur. Bu programın büyüsüne kapılanlar, kafası karışanlar, bu programdan işçiler emekçiler lehine sonuçlar bekleme yanılgısına düşenler efendilerin ekmeğine yağ sürmüştür. Son yıllarda efendiler ‘neoliberalizm, yenidünya düzeni’ kavramlarını kullanmıyorlar. Çünkü programın acı meyveleri artık tartışma götürmeyecek kadar açıkça görülmüştür.

Son otuz yıldır dayatılan Türkiye’de birlikte kaybettirme uygulamaları, Tekel işçilerine dayatılan 4-C uygulaması ile sürdürülmek isteniyor. Türkiyeli işçiler ve işsizler adı, süslemesi nasıl olursa olsun her özelleştirme uygulamasından zararlı çıkmışlardır. Artık her sokakta, her apartmanda, neredeyse her ailede bir özelleştirme mağduru bulunmaktadır. İşçiler ve işsizler, kim ne anlatırsa anlatsın, özelleştirmenin kendilerine kazanılmış haklarını ve hatta işlerini kaybettirdiğini iyi biliyorlar.

4-C uygulandığında öncelikle Tekel işçileri iş güvencelerini kaybetmiş olacaklar. Hükümet kararname düzenleyerek şartları rakamsal düzeyde iyileştirse de bu gerçek değişmeyecek.

İşçiler, 4-C’yi kabul ettiklerinde her on bir aylık çalışma sonrasında işsiz kalacak ve yeniden çalışma hakkı kazanabilmek için Bakanlar Kurulu’nun kararı gerekecek. Bakanlar Kurulu her yıl çalışmanın devamı yönünde bir karar almayabilir. Çalışmanın devamı yönünde bir karar alınsa bile çalışma koşulları, süreleri ve yerleri sürekli değişebilir. Ücretlerden daha önemli olanı budur. Ayrıca ücretlerde de ciddi düşüşler olacak. Toplusözleşmelerle kazanılmış olan tüm sosyal haklar yok sayılacak. 4-C işçileri, bir işçi sendikasının üyesi olabilme ve yeniden toplusözleşme görebilme haklarını da yitirmiş olacaklar. Son yargı kararı ile kamu emekçileri sendikalarından birisine üye olabilmeleri mümkün olsa da bunun yaşamda ciddiye alınacak bir hak kazandırmayacağı taraflarca bilinmektedir.

İşçiler ne kaybedeceklerinin bilincindedirler. İşsizler işlerini nasıl kaybettiklerini bilmektedirler. Diğer işkollarındaki işçileri de bekleyen 4-C tehlikesi aslında sadece Tekel işçilerini değil; Tekel işçilerinin peşi sıra değişik işkollarındaki yaklaşık 160 bin işçiyi de tehdit etmektedir.

 Hükümetin dayattığı 4-C kısa vadede ailelerle beraber yaklaşık bir milyon insanın geleceğine yönelmiş bir tehdittir. Özelleştirme uygulaması mağduru olmuş milyonları da dikkate aldığımızda; hangi biçimiyle karşımıza çıkarsa çıksın her özelleştirme uygulaması ve sonuçları emeğiyle geçinen herkese kaybettiriyor. Ülkemizde yaşayan işçiler, işsizler ve tüm emekçiler tartışmasız bunun farkına varmıştır. Bu farkındalık birlikte kaybetme yerine birlikte kazanma bilincini açığa çıkarmıştır.

 

Direnişe Desteğin Niteliği 

İşçiler, işsizler yaşamlarından yola çıkarak; bir başka deyişle doğaçlama olarak öğrendiklerinin sonucu direnişi haklı buluyor ve destekliyor. Bu destek söylemlere yansıdığı kadar eylemlere yansımıyor. Bunun en önemli ölçütü 4 Şubat tarihinde gerçekleştirilen iş bırakma eylemine ve sokak gösterilerine katılımdır. Gerek iş bırakanların sayısı, gerekse sokak gösterilerine katılım, Tekel işçilerinin şimdiye kadar sürdürdüğü direnişin şanına uygun değildir.

Görüntünün böyle oluşmasında konfederasyon ve sendika yöneticilerinin etkisi belirleyicidir. Memur Sen ve Hak İş yöneticileri açıktan eylem kırıcılığı yapmıştır. Eylemdeki duruşları, şimdiye kadarki destek ifadelerinin eğretiliğini de açığa çıkarmıştır. Türkiye Kamu Sen ağız dolusu destek ifadesine rağmen hem iş bırakma hem de sokak gösterileri konusunda isteksiz davranmıştır. DİSK, özel işyerlerinde örgütlü olmasının zorlukları nedeniyle; KESK ise yeterli çalışma yapamadığı için iş bırakma ve sokak eylemlerine beklenen desteği verememiştir. Ancak en büyük zaaf Türk İş’te yaşanmıştır. Türk İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun ‘evimde oturacağım’ mesajı Türk İş yöneticilerinin de bu eylemin gereğine direnişteki işçiler gibi inanmadığını açığa çıkarmıştır.

Tekel işçilerine verilen desteğin üç değişik niteliğe sahip olduğunu görmek gerekiyor: bunlardan birincisi vicdani destektir. Bu destek türü hiçbir politik öngörüye ve hesaba dayanmadan; ‘özelleştirme kötüdür’ anlayışından beslenmektedir. Bu destek örgütsüz bir destektir. Direnişe meşruluk kazandırmaya yaramaktadır. Ancak direnişin kırılması için yapılacak fiili bir saldırıda, fiili direnişe ne katacağı belirsizdir.

İkinci destek türü sınıf mücadelesi bilincinden beslenmektedir. Bu bilince sahip olanlar sınıf bilinci almış işçiler, sosyalist grup ve partilerdir. Sınıf bilincine sahip olan kesimin desteği direnişin tüm safhalarında kendini hissettirmektedir. Buna rağmen bu kesimin güçsüzlüğü desteğin kitle boyutunu sıkıntıya sokmaktadır.

Diğer bir destek türü ise AKP karşıtlığından beslenmektedir. Bu gruba giren destekçiler, dönem itibari ile AKP’ye yönelen; onu yıpratabilecek her girişime kendi beklentileri nedeniyle destek verme eğilimindedirler. CHP, MHP başta olmak üzere bazı partiler bu türe dahildir. Bu türden destek sahipleri, geçmiş dönemlerde özelleştirme yapanlar veya tüm zamanlarda özelleştirmeleri savunanlardır. Hatta MHP ve türündeki siyasi partilerin işçi sınıfının eylemlerine saldırdıkları; işçi sınıfının önderlerini öldürmekten sanık oldukları bilinmektedir. Bu gruptakilerin ne Tekel işçileri ne özelleştirme mağdurları umurlarında değildir. Onlar tekel işçisinin direnişinden yararlanmak istemektedirler.

Farklı kalkış noktaları olsa da çeşitli kesimler ve farklı örgütler Tekel işçileri etrafında buluşmuş görüntüsü vermektedir. Görüntü doğru algılanmalıdır. Direnişin geleceği ve başarısı için bu bir zorunluluktur.

 

Direnişin Olası Sonuçları

Direnişin sonucunda öngörüldüğü gibi ya birlikte kazanacağız ya birlikte kaybedeceğiz. Birlikte kazanmak için hem Tekel işçisi hem vicdani ve sınıf perspektifli destekçiler artık tek bir sendikanın, tek bir örgütün üyesi gibi karar alabilmeyi ve yeni direnme yöntemleri kararlaştırıp; yeri geldiğinde uygulayabilecek hazırlıkları yapmalıdır. Bu direniş tekel işçileriyle başlamış olmasına rağmen Tekel işçilerini aşan kolektif bir sınıfsal ittifakla sürdürülme aşamasına gelmiştir. Yaşanan gelişmeler ve beklenebilecek gelişmeler bunu zorunlu kılmaktadır.

Başbakan Erdoğan ve AKP Hükümeti direnişi kırmak için şimdiye kadar değişik yöntemler denediler. Gazlı panzerli saldırıyla başlayan direnişi kırma çabaları yeni bir evreye girmiştir. Hükümet öncelikle direnişin meşruluğunu ve toplumsal desteğini zayıflatmak istemektedir. Bunun için bazı planlamalar yapıp uygulamaktadır. ‘Yetim hakkı yedirmem’ sözü etrafında söylenenler bu amaçla sarf edilmektedir. İşçilerin 4-C’yi kabul etme sürelerinin sona erdiği günlerde ‘düşünelim, yeni hesaplamalar yapalım’ yaklaşımları ve yeni bir kararname ile kısmi iyileştirme yapmaları; direnişi çözmeye yönelik taktiklerdir. Maalesef Hükümetin, direnişi kırma taktiğine sendika ve konfederasyon yöneticileri temelsiz beklenti yaratarak hizmet etmiştir.

Bugünlerdeki yeni taktik, işçilerin tazminatlarını aldığı ve bu dolayımla direnmekten vazgeçtikleri yalanını yaymaktır. Oysa bilinmektedir ki artık direnişteki işçiler işsizdir ve her türlü tazminatlarını da alabilirler. Onların en temel hakkıdır bu. Sendikalı olarak başlanan direnişte işçiler Ocak sonu itibariyle sendika üyesi de değildirler. 

Direniş, en gerilimli ve en riskli döneme girmiştir. Hükümet artık havuç yerine açıktan sopa göstermektedir. Şubat sonuna kadar direniş sona erdirilmezse işçi çadırlarına ve direnenlere fiili saldırı yapılacağı alenen ilan edilmiştir. Şubat ayı boyunca saflar sıklaştırılmalı; her türlü fiili saldırı ihtimaline karşı anlayış ve teknik hazırlıklar yapılmalıdır. Bu konuda işçi sınıfının yeterli tarihsel deneyimi vardır. 15-16 Haziran direnişi yeterli örnekler sunmaktadır.

Yapılacak her türlü saldırıya makul karşılıklar verilemediğinde; fiili bir saldırı karşısında Ankara’nın ve Türkiye’nin her alanı; her iş yeri ve her fabrika eylem alanı haline getirilemediğinde birlikte kaybetmeye devam edeceğiz. Saldırılar savuşturulduğunda ve işçilerin talepleri kabul edildiğinde ise İMF patentli AKP uygulamalı özelleştirme saldırıların durdurulmasını sağlayabileceğiz. Bu ise son otuz yılda işçi sınıfının ve emekçilerin kaybettiklerini yeniden geri alma dönemine girmeleri için iyi bir başlangıç olanağı sunabilir. İşte bu yüzden Tekel işçileri kazanmak zorundadır.