|
Yaklaşık iki aydır tekel
işçilerinin direnişi sürüyor. Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda başlayan
direnişe polisin saldırısı sonrası, direnişin bu kadar gelişip
güçleneceğini kimsenin öngörmüş olduğunu sanmıyorum: AKP hükümeti,
meclisteki partiler, toplumsal muhalefet dinamikleri, Türkiye toplumu,
sendikacılar ve hatta işçiler. Buna rağmen Tekel işçilerinin direnişi
her geçen gün gelişip büyüdü; 1991 yılında Zonguldak maden işçilerinin
100 bini aşkın kişiyle Ankara yollarına düştüğü eylem sürecine benzer
bir toplumsal meşruluğa ve desteğe sahip duruma geldi.
Tekel işçilerinin
direnişini destekleyen pek çok kişi ‘tekel işçisi kazanırsa hepimiz
kazanırız, kaybederse birlikte kaybederiz’ diyor. Bu algının nedeni
önemlidir. Direnişe destek veren toplumsal kesimlerin, destekleme
gerekçeleri arasında fark vardır. Hükümet yetkilileri ve Başbakan
Erdoğan direnişçilere karşı oldukça tahammülsüzdür. Bu direnişin olası
sonuçlarını bugünden görebilmek için eylem süreci irdelenmelidir.
‘Ölmek var, dönmek yok’
sloganını sık sık atan Tekel işçileri, bu sloganla Zonguldak maden
işçilerinin 3-4 Ocak 1991 grevine ve Ankara yolunda gösterdikleri
kararlılığa gönderme yapıyorlar.
Daha şimdiden ülkemiz ve dünya işçi sınıfı mücadele tarihinde
anlamlı bir yeri hak etmiş olan bu direnişi hak ettiği sonuçla
buluşturmak; süreci bir bütün olarak doğru okumakla ve görevlerimizi
yerine getirmekle mümkün olacaktır.
Birlikte
Kaybetmeden Birlikte Kazanmaya
Kapitalist sistem dünya
ölçeğinde, özellikle 1990’lar sonrası işçilerin, emekçilerin tarihsel
mücadelelerle kazandıkları haklara saldırılarını yoğunlaştırdı. Üstelik
bu saldırıları bölük pörçük bir biçimde değil; dünyamızda insan soyunun
yaşadığı tüm coğrafyalarda ve tabî ki tüm ülkelerde eş zamanlarda yaptı.
2010’un dünyasında bu saldırılar devam etmektedir.
Kapitalist sistemi bu
kadar cesur ve acımasız kılan nedenler neydi? Bu soruya verilebilecek,
birbirini tamamlayan iki yanıt olabilir: Birincisi kapitalist sistemin
belli dönemlerde yaşadığı ve adeta parça tesirli bomba gibi etkiler
yaratan kendi dönemsel krizleridir. Diğeri ise 1980’ler itibariyle
sosyalist bloğun yaşadığı ve 1990’larda çöküşle sona eren kriziydi.
Kapitalist emperyalist
devletler yaşadıkları krizin etkisiyle saldırganlaşırken; sosyalist
bloğun sahneden çekilmesiyle birlikte saldırılarında iyiden iyiye
arsızlaştılar. Kapitalist emperyalist devletler temsil ettikleri sınıfın
çıkarları için yeni literatür bile yarattılar. Bu literatürün dolaşıma
sokulan en önemli iki kavramı ‘neoliberalizm ve yeni dünya düzeni’ oldu.
Esas itibariyle bu iki kavramın arkasına gizledikleri niyetlerini
gerçekleştirmek için her yöntemi uygulamaktan kaçınmadılar. Her ülkede
var olan işbirlikçileri sayesinde koşar adım yol aldılar.
Kamusal alanda yaratılan
değerler yoğun bir saldırıyla karşılaştı. Özelleştirmeler yolu ile
kapitalistler ve işbirlikçileri kendilerine yeni kar alanları
yarattılar. İşçilerin, emekçilerin örgütlenme ve örgütlü mücadele
olanaklarına, haklarına sınırlamalar getirdiler. Sosyal güvenlik, sağlık
ve eğitim hakları yeni yasal düzenlemelerle budandı.
Bu saldırılar
gerçekleştirilirken ‘devleti küçültme’ sözü sıkça kullanıldı; ancak
devletler küçülmedi. Devletler, kamu yararı gözetilen hizmetlerden elini
hızla çekmeye yöneldi. Sosyalist bloğun güçlü olduğu yıllarda kapitalist
devletlerin işçilere emekçilere ‘sosyal devlet’ uygulamaları ile vermek
zorunda kaldıkları haklar ve özgürlükler üçer beşer geri alındı.
Devletler söylendiği gibi
küçülmedi. Tam tersine büyüdü: Asker ve polis teşkilatları genişledi.
Devletlerin, uygulamalardan şikayetçi olan, uygulamalara direnen,
kitleleri bastırmak için her dönemde kullandığı şiddet katmerlendi.
Silaha ayırdıkları bütçeler arttı. Tüm bu giderleri karşılamak için yeni
vergiler kondu veya var olan vergilerin oranları yükseltildi. Çalışma
ücretleri reel ve sistematik olarak düşürüldü. Önemli ölçüde iş
güvencesi yok edildi. Gelir dağılımı zenginler lehine iyice bozuldu.
Türkiye’ye bu süreç daha
vahşice yaşatıldı. ‘24 Ocak Kararları (1980)’ olarak bilinen program o
günün Türkiye’sinde uygulanamazdı. Toplumsal muhalefet dinamikleri
niceliği ve mücadele azmi ile buna izin vermezdi. Kapitalist emperyalist
devletlerin ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları için yapılan 12 Eylül
darbesi, böylesi bir programın uygulanması için dikensiz gül bahçesi
yarattı.
12
Eylül 1980 darbesinden sonra ülkemizde işçilerin emekçilerin neler
kaybettiğine bir bütün olarak baktığımızda acı gerçekler anlaşılacaktır.
Birkaçını birlikte anımsayalım: 12 Eylül Anayasası ve diğer yasalar ile
örgütlenme, çalışma hakkı, iş güvencesi, iş güvenliği,
sınıfsal dayanışma hakları geri alınmıştır.
Maaş ve ücretler geçmişle
kıyaslanamayacak oranda düşürülmüştür. Türkiye, maaş ve ücretlerden
başlanarak en temel tüketim maddelerinden en temel hizmetlere kadar;
işçiler, emekçiler ve yoksullar için vergi cehennemine dönüştürülmüştür.
Vergide ve gelir dağılımında dengesizlik hali hüküm sürmektedir.
Özelleştirmelerle kamusal birikimler özel sermayeye yağmalatılmıştır.
Sosyal güvenlik hakkı sosyal güvensizliğe, eğitim hakkı parası olana
eğitim hakkına, sağlık hakkı zengin hakkına dönüştürülmüştür.
Son otuz yılda dünyada ve
ülkemizde olan her şey ‘yeni dünya düzeni’ programına uygun olmuştur. Bu
programın büyüsüne kapılanlar, kafası karışanlar, bu programdan işçiler
emekçiler lehine sonuçlar bekleme yanılgısına düşenler efendilerin
ekmeğine yağ sürmüştür. Son yıllarda efendiler ‘neoliberalizm, yenidünya
düzeni’ kavramlarını kullanmıyorlar. Çünkü programın acı meyveleri artık
tartışma götürmeyecek kadar açıkça görülmüştür.
Son otuz yıldır dayatılan
Türkiye’de birlikte kaybettirme uygulamaları, Tekel işçilerine dayatılan
4-C uygulaması ile sürdürülmek isteniyor. Türkiyeli işçiler ve işsizler
adı, süslemesi nasıl olursa olsun her özelleştirme uygulamasından
zararlı çıkmışlardır. Artık her sokakta, her apartmanda, neredeyse her
ailede bir özelleştirme mağduru bulunmaktadır. İşçiler ve işsizler, kim
ne anlatırsa anlatsın, özelleştirmenin kendilerine kazanılmış haklarını
ve hatta işlerini kaybettirdiğini iyi biliyorlar.
4-C uygulandığında
öncelikle Tekel işçileri iş güvencelerini kaybetmiş olacaklar. Hükümet
kararname düzenleyerek şartları rakamsal düzeyde iyileştirse de bu
gerçek değişmeyecek.
İşçiler, 4-C’yi kabul
ettiklerinde her on bir aylık çalışma sonrasında işsiz kalacak ve
yeniden çalışma hakkı kazanabilmek için Bakanlar Kurulu’nun kararı
gerekecek. Bakanlar Kurulu her yıl çalışmanın devamı yönünde bir karar
almayabilir. Çalışmanın devamı yönünde bir karar alınsa bile çalışma
koşulları, süreleri ve yerleri sürekli değişebilir. Ücretlerden daha
önemli olanı budur. Ayrıca ücretlerde de ciddi düşüşler olacak.
Toplusözleşmelerle kazanılmış olan tüm sosyal haklar yok sayılacak. 4-C
işçileri, bir işçi sendikasının üyesi olabilme ve yeniden toplusözleşme
görebilme haklarını da yitirmiş olacaklar. Son yargı kararı ile kamu
emekçileri sendikalarından birisine üye olabilmeleri mümkün olsa da
bunun yaşamda ciddiye alınacak bir hak kazandırmayacağı taraflarca
bilinmektedir.
İşçiler ne
kaybedeceklerinin bilincindedirler. İşsizler işlerini nasıl
kaybettiklerini bilmektedirler. Diğer işkollarındaki işçileri de
bekleyen 4-C tehlikesi aslında sadece Tekel işçilerini değil; Tekel
işçilerinin peşi sıra değişik işkollarındaki yaklaşık 160 bin işçiyi de
tehdit etmektedir.
Hükümetin
dayattığı 4-C kısa vadede ailelerle beraber yaklaşık bir milyon insanın
geleceğine yönelmiş bir tehdittir. Özelleştirme uygulaması mağduru olmuş
milyonları da dikkate aldığımızda; hangi biçimiyle karşımıza çıkarsa
çıksın her özelleştirme uygulaması ve sonuçları emeğiyle geçinen herkese
kaybettiriyor. Ülkemizde yaşayan işçiler, işsizler ve tüm emekçiler
tartışmasız bunun farkına varmıştır. Bu farkındalık birlikte kaybetme
yerine birlikte kazanma bilincini açığa çıkarmıştır.
Direnişe Desteğin
Niteliği
İşçiler, işsizler
yaşamlarından yola çıkarak; bir başka deyişle doğaçlama olarak
öğrendiklerinin sonucu direnişi haklı buluyor ve destekliyor. Bu destek
söylemlere yansıdığı kadar eylemlere yansımıyor. Bunun en önemli ölçütü
4 Şubat tarihinde gerçekleştirilen iş bırakma eylemine ve sokak
gösterilerine katılımdır. Gerek iş bırakanların sayısı, gerekse sokak
gösterilerine katılım, Tekel işçilerinin şimdiye kadar sürdürdüğü
direnişin şanına uygun değildir.
Görüntünün böyle
oluşmasında konfederasyon ve sendika yöneticilerinin etkisi
belirleyicidir. Memur Sen ve Hak İş yöneticileri açıktan eylem
kırıcılığı yapmıştır. Eylemdeki duruşları, şimdiye kadarki destek
ifadelerinin eğretiliğini de açığa çıkarmıştır. Türkiye Kamu Sen ağız
dolusu destek ifadesine rağmen hem iş bırakma hem de sokak gösterileri
konusunda isteksiz davranmıştır. DİSK, özel işyerlerinde örgütlü
olmasının zorlukları nedeniyle; KESK ise yeterli çalışma yapamadığı için
iş bırakma ve sokak eylemlerine beklenen desteği verememiştir. Ancak en
büyük zaaf Türk İş’te yaşanmıştır. Türk İş Başkanı Mustafa Kumlu’nun
‘evimde oturacağım’ mesajı Türk İş yöneticilerinin de bu eylemin
gereğine direnişteki işçiler gibi inanmadığını açığa çıkarmıştır.
Tekel işçilerine verilen
desteğin üç değişik niteliğe sahip olduğunu görmek gerekiyor: bunlardan
birincisi vicdani destektir. Bu destek türü hiçbir politik öngörüye ve
hesaba dayanmadan; ‘özelleştirme kötüdür’ anlayışından beslenmektedir.
Bu destek örgütsüz bir destektir. Direnişe meşruluk kazandırmaya
yaramaktadır. Ancak direnişin kırılması için yapılacak fiili bir
saldırıda, fiili direnişe ne katacağı belirsizdir.
İkinci destek türü sınıf
mücadelesi bilincinden beslenmektedir. Bu bilince sahip olanlar sınıf
bilinci almış işçiler, sosyalist grup ve partilerdir. Sınıf bilincine
sahip olan kesimin desteği direnişin tüm safhalarında kendini
hissettirmektedir. Buna rağmen bu kesimin güçsüzlüğü desteğin kitle
boyutunu sıkıntıya sokmaktadır.
Diğer bir destek türü ise
AKP karşıtlığından beslenmektedir. Bu gruba giren destekçiler, dönem
itibari ile AKP’ye yönelen; onu yıpratabilecek her girişime kendi
beklentileri nedeniyle destek verme eğilimindedirler. CHP, MHP başta
olmak üzere bazı partiler bu türe dahildir. Bu türden destek sahipleri,
geçmiş dönemlerde özelleştirme yapanlar veya tüm zamanlarda
özelleştirmeleri savunanlardır. Hatta MHP ve türündeki siyasi partilerin
işçi sınıfının eylemlerine saldırdıkları; işçi sınıfının önderlerini
öldürmekten sanık oldukları bilinmektedir. Bu gruptakilerin ne Tekel
işçileri ne özelleştirme mağdurları umurlarında değildir. Onlar tekel
işçisinin direnişinden yararlanmak istemektedirler.
Farklı kalkış noktaları
olsa da çeşitli kesimler ve farklı örgütler Tekel işçileri etrafında
buluşmuş görüntüsü vermektedir. Görüntü doğru algılanmalıdır. Direnişin
geleceği ve başarısı için bu bir zorunluluktur.
Direnişin Olası
Sonuçları
Direnişin sonucunda
öngörüldüğü gibi ya birlikte kazanacağız ya birlikte kaybedeceğiz.
Birlikte kazanmak için hem Tekel işçisi hem vicdani ve sınıf
perspektifli destekçiler artık tek bir sendikanın, tek bir örgütün üyesi
gibi karar alabilmeyi ve yeni direnme yöntemleri kararlaştırıp; yeri
geldiğinde uygulayabilecek hazırlıkları yapmalıdır. Bu direniş tekel
işçileriyle başlamış olmasına rağmen Tekel işçilerini aşan kolektif bir
sınıfsal ittifakla sürdürülme aşamasına gelmiştir. Yaşanan gelişmeler ve
beklenebilecek gelişmeler bunu zorunlu kılmaktadır.
Başbakan Erdoğan ve AKP
Hükümeti direnişi kırmak için şimdiye kadar değişik yöntemler denediler.
Gazlı panzerli saldırıyla başlayan direnişi kırma çabaları yeni bir
evreye girmiştir. Hükümet öncelikle direnişin meşruluğunu ve toplumsal
desteğini zayıflatmak istemektedir. Bunun için bazı planlamalar yapıp
uygulamaktadır. ‘Yetim hakkı yedirmem’ sözü etrafında söylenenler bu
amaçla sarf edilmektedir. İşçilerin 4-C’yi kabul etme sürelerinin sona
erdiği günlerde ‘düşünelim, yeni hesaplamalar yapalım’ yaklaşımları ve
yeni bir kararname ile kısmi iyileştirme yapmaları; direnişi çözmeye
yönelik taktiklerdir. Maalesef Hükümetin, direnişi kırma taktiğine
sendika ve konfederasyon yöneticileri temelsiz beklenti yaratarak hizmet
etmiştir.
Bugünlerdeki yeni taktik,
işçilerin tazminatlarını aldığı ve bu dolayımla direnmekten
vazgeçtikleri yalanını yaymaktır. Oysa bilinmektedir ki artık
direnişteki işçiler işsizdir ve her türlü tazminatlarını da alabilirler.
Onların en temel hakkıdır bu. Sendikalı olarak başlanan direnişte
işçiler Ocak sonu itibariyle sendika üyesi de değildirler.
Direniş, en gerilimli ve
en riskli döneme girmiştir. Hükümet artık havuç yerine açıktan sopa
göstermektedir. Şubat sonuna kadar direniş sona erdirilmezse işçi
çadırlarına ve direnenlere fiili saldırı yapılacağı alenen ilan
edilmiştir. Şubat ayı boyunca saflar sıklaştırılmalı; her türlü fiili
saldırı ihtimaline karşı anlayış ve teknik hazırlıklar yapılmalıdır. Bu
konuda işçi sınıfının yeterli tarihsel deneyimi vardır. 15-16 Haziran
direnişi yeterli örnekler sunmaktadır.
Yapılacak her türlü
saldırıya makul karşılıklar verilemediğinde; fiili bir saldırı
karşısında Ankara’nın ve Türkiye’nin her alanı; her iş yeri ve her
fabrika eylem alanı haline getirilemediğinde birlikte kaybetmeye devam
edeceğiz. Saldırılar savuşturulduğunda ve işçilerin talepleri kabul
edildiğinde ise İMF patentli AKP uygulamalı özelleştirme saldırıların
durdurulmasını sağlayabileceğiz. Bu ise son otuz yılda işçi sınıfının ve
emekçilerin kaybettiklerini yeniden geri alma dönemine girmeleri için
iyi bir başlangıç olanağı sunabilir. İşte bu yüzden Tekel işçileri
kazanmak zorundadır.
|