![]() |
![]() |
|
|
YAĞMA HASAN'IN BÖREĞİ M.
ÖZLEM
7 Mart 2010 |
||
|
Medyamız sağolsun halk dilini kimseye
unutturmuyor. O varoldukça gelişkin dilimize ait deyimler ve benzetmeler
ebediyen yaşayacak gibi görünüyor. Son olarak yukarıdaki başlığı
hatırlatan haber görüntüleri televizyon ekranlarından eksik olmuyor.
Sözkonusu görüntülere vesile olansa uzak ülkeleri sarsan depremler
sonrası meydana gelen toplumsal olaylar. İnsanların büyük marketlere
yönelik yağma hareketleri ‘yağmacılar felaketi fırsata çevirdiler,
komşularının marketlerine saldırdılar’ şeklinde sunuluyor. Haiti
ardından Şili depremleri yağma kavramının güncelleşmesini de beraberinde
getirdi. Aslında söz konusu görüntülere pek yabancı değiliz. İstanbul’u
göle çeviren ve minibüs içinde kadın işçilerin ölmesiyle sonuçlanan sel
sırasında selin denize sürüklediği eşyaları almaya çalışanlara da aynı
isim takılmıştı: ‘yağmacılar’.
Söz konusu olay toplumsal bir olaysa eğer her
toplumsal olayda olduğu gibi yorum farkı da ortaya çıkıyor. Sizin
hakkınızı almak olarak tariflediğiniz şey başkaları için hırsızlık ve
yağma olabiliyor. Sınıflı toplumun doğası suç kavramının salt ezilenlere
yönelik tariflenmesini getiriyor. Taş atan Kürt çocuğu terörist, elinde
keleş insanları öldüren dükkan sahibi ‘masum vatandaş’ olabiliyor. Yağma
olgusu da benzer bir kırılmaya uğrayarak halka pazarlanıyor. Bir suç,
ayıplanması gereken bir suç olarak sunuluyor. Olayı tüm somut
koşullarından, konjonktürel konumundan ve yaşamsal boyutundan kopararak
ele aldığınızda yağma ve suç kavramı yapılanı izah edebilir. Şilili halk
ülkeyi yerle bir eden 8,5 büyüklüğündeki bir depremden sonra yolların
yarıldığı, köprülerin yıkıldığı ve evlerin yerle bir olduğu bir
depremden sonra doğal ihtiyaçları olan beslenme ihtiyaçlarını
marketlerden zorla alınca yapılan iş yağma olarak sunuluyor. Bu sunumun
altında ‘mülkiyetin kutsallığı’na dair derin burjuva ideolojik bakış
açısı yatıyor. Mülke dokunulmaz. İnsan mülkün kutsallığı karşısında
hiçbir şeydir.
Söz konusu tartışma bir yanıyla bize toplumsal
olgular ve kavramlar gibi sunulan tanımlamaların sınıfsal kökeninin
deşifre edilmesi görevini dayatırken diğer yandan deprem ve benzeri
olaylarda sosyalistlerin ne yapması gerektiğini de açıklama ve planlama
görevini onlara dayatıyor. ‘Hırsızlık karşısında burjuva psikologlar
insanlar neden çalar sorusunu sorar. Marksistler ise varolan toplumsal
düzende insanlar neden çalmıyor diye sorar.’ Bizim sorumuz az eğitimli
dar kafalı kimi spikerlerin aksine tüm Şili halkının neden bütün
marketlere ve gıda stoklarına el koymadığı olmalıdır. Diğer insanların
niye çalmadığını sormamız gerekir ve tabi ki kendimize görev olarak
yapılan işin bireysel yağmadan örgütlü bir el koymaya nasıl
dönüşebileceğini hesaplamayı önümüze koymamız gerekir. Hırsızlık
toplumsal algıda en ciddi suçlardan birisidir. Hırsızlığın kitlesel
olarak yapılması yağma kavramıyla açıklanır. Kavramı ezenler ve
ezilenler cephelerinden ayrı ayrı ele aldığımızda bize hırsızlık diye
sunulan şeyin aslında bizim haklarımıza yönelen gasp eylemine son verme
etkinliğinden başka bir şey olmadığını görebiliriz. Sermaye sahipleri
varolan servetleri işçilerin ve yoksulların haklarını çalarak
biriktirirler. Bu çalma eğilimi yasalar tarafından hukuka uygun hale
getirilir ve onların gözünde suç olmaktan çıkarılır. Birilerinin
açlıktan öldüğü birilerininse sefahat içinde yüzdüğü bir dünya hırsızlık
ve zorla el koyma kavramları olmaksızın izah edilemez. Bu noktada
Şili’de yapılanlar zorla kendilerinden alınmış olanı geri alma
etkinliğinden başka bir şey değildir. Bu durumu en iyi izah eden örnek
Venezüella’da yaşananlardır. Parası olmadığı için ekmek yiyecek ya da
ilaç çalmak suç olmaktan çıkarılmıştır. Bu aslında toplumsal üretimin
toplum tarafından paylaşılmasına yönelik bir adımdır. Bizim son tahlilde
yapacağımız iş eğer üretimin eşit paylaşımı olacaksa varolan mülkiyet
ilişkilerinin haksızlık temeli üzerine kurulduğunu açıkça söyleyerek
bugünden yarına kendimizi hazırlamamız gerekir. Bizim yağma
görüntülerinde kınayacağımız iş insanların bunu tekil bireyler olarak
yapıyor olmasıdır. Benzer bir durum söz konusu olduğunda devrimciler
örgütlü güçlerle zorla el koyma hareketlerini örgütlemelidir. Yağma
toplumsal ve örgütlü bir eyleme dönüştürülmelidir ve doğal olarak
dağıtım da aynı oranda örgütlü ve adilane planlanmalıdır.
Mülkiyetin kitleler tarafından gasp edilmesi
karşısında feryat içerisinde isyan eden medya kalemşörleri, iyi giyimli
ve dar kafalı spikerler benzer bir tepkiyi insan hayatının yağmalanması
karşısında göstermezler. 19 Aralıkta onlarca tutsağın öldürülmesine ve
daha fazlasının yaralanmasına, ölüm oruçlarında sakat kalmasına yol açan
devlet terörü karsısında sessiz kalmayı hatta saldırıyı onaylamayı ve
insanlara saldırının iyi yönlerini duyurmayı görev bilmiş, bu insanlık
dışı tavırdan hiç sakınmamışlardır. Aynı şekilde egemenler binlerce
işçinin iş haklarının gasp edilerek işten atılmasını da hukuksal
bulmuşlardır. İnsanlar niye aç kalır? Niye açlık yüzünden çalar?
soruları onların lügatında yoktur. Son açıklanan en zengin yüz kişinin
kontrol ettiği seksen küsur milyar doların kaç işçinin emeğinin
çalınması ve hayatı pahasına biriktirildiğini sormazlar. Madenlerde
asgari ücrete, göçük altında ölüme yolladıkları işçilerin hayatlarının
yağmalanması onlar için yağma eylemine girmez.
Biz bizden çaldıklarınızı zorla alacağız.
Sizin kavramlarınızla ve tanımlamalarınızla konuşmayacağız. Sizin gibi
düşünmeyeceğiz. Deprem, sel ya da sizin hayatınızı yerle bir edecek
devrimci kalkışmalarda insanlara niye yağmalıyorsunuz diye kızmayacağız.
Tam tersine biz yağmayı örgütleyip örgütlü bir eyleme çevireceğiz.
Devrimciler bu gibi durumlarda kitleleri örgütlü bir şekilde marketlere
ve stoklara el koymaya çağıracak. Bizim için yağma o zaman
halkın malına el koymak olacak. Ve biz ancak işçinin ve yoksulun
hakkı olanı elinden alanlara yağmacı deriz. Yağma bizim için ancak o
zaman suç olacak.
|
||