IŞIK VAR MI?


M. AZRA


17 Kasım 2010


Adapazarı depreminin en dramatik belki de en çok tekrarlanan görüntülerinden birisi başlığa yazdığımız soruyla başlayıp aynı soruyla bitiyordu. ‘Işık var mı?’ yıkıntının başında dikilenler için bu soru bir yanıyla yaşam umudunu diğer yanı ile ise umutsuzluğun kendisini ifade ediyordu. Yıkıntıların, molozların, beton ve demir cesetlerinin altında umutla yaşamı birleştiren incecik bir ışık sızıntısı ve bu sızıntıyı arayan malum soru…

Ekonomik krizin şatafatlı günlerinde Merkez Bankası başkanı ışık sızıntısıyla ilgili daha orijinal bir açıklama yapıyordu. ‘Tünelin ucunda incecik bir ışık göründü. Fakat görünen tünelden üstümüze gelen bir kamyonun farı olabilir’ mealinde yapılan açıklama ucu görünen umudun bir felaketle sonuçlanma ihtimalini işaret ediyordu. Işık insanın hayata bağlandığı yer, hücrede, madende, yerin dibinde, yıkıntıda molozun altında umudun işareti. Işık çözümsüzlüğün, kaosun, krizin ortasında, çözümün imkanlarının ifadelendirilmesini sağlayan sihirli kavram.

Taksim’de düzenlenen canlı bomba saldırısının ardından PKK tarafından ilan edilen ve seçimlere kadar sürdürüleceği açıklanan eylemsizlik kararı ışığın yukarda tariflemeye çalıştığımız yorumlamalarının neredeyse tamamını kapsayan bir durumu izah ediyor. Orta yoğunlukta savaş, kanlı etnik bir iç savaş, çözümsüzlük kurgularının ortasında bu kadar uzun soluklu ve tek taraflı ateşkes ilanı umudun yanı sıra pek çok soruyu da gündeme getirdi. Ateşkesin neye karşılık, hangi talepler ya da beklentiler ekseninde şekillendiği henüz net değil. Ancak gerek Taksim saldırısına hükümetin ve hükümet yanlısı basının yaklaşımı ve gerekse İmralı’da gündeme gelen görüşme trafiği üzerine sorulan sorulara başbakanın yaklaşımı Kürt sorununda yeni bir döneme işaret edecek önemli işaretleri barındırıyor. Medyanın geçmişte defalarca gündeme gelen savaş yanlısı tarafgir politikası yani araştırmadan soruşturmadan polis kaynaklı hedef gösteren ve düşmanlığı ve kini ayağa kaldırıp linç tezgahlarına yol taşları döşeyen yayın tarzı bu sefer sergilenmedi. Saldırının faili hakkında doğrudan özgürlük hareketini hedef alan izahların ve kanlı görüntülerin yerini bu sefer anlamaya çalışan ve hedef göstermeyen bir yayın politikası gündeme girerken bu politikayı hükümetin ve emniyetin PKK’yi saldırı gündeminden uzak tutmaya çalışan demeçleri destekledi. Bu yöntem canlı bomba eylemini gerçekleştiren kişinin kimliği açıklandıktan sonra da devam etti. Geçmişin aksine ilk kez mantığın devreye girdiği ve politikanın yayın siyasetinin kendi kurallarına uygun yapılmaya çalışıldığı görüldü.

Seçime kadar süren ateşkes uzatmasında Taksim’deki saldırının etkisi nedir tam bilemiyoruz. Ancak basına yansıyan görüşme trafiğinden bu uzatmada eylemin belli bir etkisi olduğu görülmektedir. Ateşkesin doğrudan ilk sonucu devletin PKK ve Abdullah Öcalan’la resmi diyaloga girdiği ve başbakanın ağzından bu diyalogun kabul edildiğidir. Tayyip Erdoğan’ın ‘ devlet görüşür’ mealindeki havaalanı açıklaması beraberinde muhataplık sorununda yeni bir merhaleye evrildiğinin de itirafıdır. Ateşkesin uzatılması karşılığında devletin ilk elden verdiği taviz Abdullah Öcalan ve PKK’nin resmen muhatap kabul edilmesidir. Başkaca nelerin vaat edildiğini muhtemelen KCK davası sonucunda göreceğiz.

Ateşkes ve Taksim saldırısının üstlenilmemesi herkesi rahatlatan ve çözüme yönelik umut kırıntılarının oluşmasını sağlayan bir atmosfer yarattı. Hükümetin Taksim’i PKK’ ye yıkmak isteyenlere yönelik imalı, aynı zamanda bu yönelimin önünü kesen açıklamaları ve görüşmelerin resmen deklare edilmesi bu atmosferi besledi. Türkiye yakasında önemli bir gelişme de savaş sürecinin sonlandırılmasına yönelik devletin adım atmasının istenmesidir. Düne kadar Barış Meclisi dahil sol ve demokratik kurumlar bile savaşın sonlandırılması talebini PKK’nın silah bırakması isteğiyle dile getirirken şimdi ilk kez devletin adımlar atması beklentisi dillendirilir olmuştur. Bu önemli bir yönelimdir. Ateşkesin seçime kadar tek taraflı uzatılması ile bu yönelim birleştiğinde adım atma sırası devlete geçmiştir, top hükümete verilmiştir. Bundan sonra ateşkesin bozulmasından sorumlu olacak olan hükümettir. Tabii ki hükümetle beraber Türk kamuoyu, sol sosyalist çevreler, demokrasi güçleri aynı sorumluluğun altına girmiştir. Zalimin zulmünü mazlumun sırtına yıkmaya çalışan bu yolla sorumluluktan kaçınan zihniyet şimdi ağır bir görevle yüzyüzedir. Denilebilir ki Kürt özgürlük hareketi beklentileri aşan uzun soluklu ateşkes kararıyla bu ateşkesin sürdürülmesi ve derinleştirilmesi için gerekli adımların atılması, bu adımların takip edilmesi, devletin zorlanması görevini barış güçlerine bırakmıştır. Sıra bizimdir. Görev bizimdir.

Ateşkes sürecinin seçime kadar uzatılması en başta AKP’nin yararınadır. Özgürlük hareketinin Kürdistan’da AKP’nin çalışmasını neredeyse yasaklayan kararı, AKP’nin seçim çalışmasına önemli oranda ket vuran bir karardı. Ateşkes ilanı ile bu karar da askıya alınmış oldu. Referandum sonrası bütün projeleri seçime kilitleyen AKP için Kürdistan’daki seçim çalışmaları hayati bir durum arz etmektedir. Denilebilir ki, ateşkes AKP için mecbur kalınan bir talep haline gelmiştir. Operasyonların referandum sürecinde boykot cephesini güçlendirdiği düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte askeri operasyonların minimize edileceğini beklemek gerekir.

Uzun zamana yayılan tek taraflı ateşkes ilanı esas olarak Kürt halkı üzerinde de önemli beklentilerin oluşmasına yol açacaktır. Hükümetin verdiği olası sözlerin altında durup durmamasının ilk sınanacağı yer KCK davalarıdır. Ateşkesin erken ilanı bu davalarda alınacak olumsuz kararların, hem devlete hem barış sürecine hem de özgürlük hareketine negatif sonuçlar olarak geri döneceğini beklemek gerekir. Seçim sadece AKP için değil bir bütün olarak boykot cephesi altında toplanan, Türkiye sosyalist hareketi ve Kürt özgürlük hareketi için de önemlidir. Devletin uygulamaya koyduğu liberal asimilasyon politikalarının beraberinde içi boş vaatlerle kitleleri oyalama ve ulusal talepleri sulandırma yönelimlerini taşıdığını görmek gerekir. AKP’nin bütün ateşkes ilanlarına yeni operasyonlarla cevap verdiği hatırlandığında benzer bir yönelimin ateşkes ve barış kavramlarını tamamen ortadan kaldıracak, tehlikeli bir sürecin oluşmasını sağlayacağını görmek gerekir. Süreci belirleyecek olan bir yanıyla hükümetin atacağı adımlar iken, diğer yanıyla demokrasi ve barış güçlerinin ortaya koyacağı performans olacaktır.

Tünelin ucunda ışık görülmüştür. Bu ışığın aydınlığa açılan bir kapı olması ya da üstümüze tam hız gelen bir tren olması tamamen bizim ortaya koyacağımız irade ile alakalıdır. ‘Işık var mı?’ sorusuna Botan’dan, Hakkari’den, Diyarbakır’dan ses verilmesi için sorunun İstanbul’dan, İzmir’den ve Ankara’dan yüksek sesle seslendirilmesi gerekir. Şimdi barış için yüksek sesle ışığı isteme zamanıdır.



 
Loading