Adapazarı depreminin en dramatik belki de en çok
tekrarlanan görüntülerinden birisi başlığa yazdığımız soruyla başlayıp
aynı soruyla bitiyordu. ‘Işık var mı?’ yıkıntının başında dikilenler
için bu soru bir yanıyla yaşam umudunu diğer yanı ile ise umutsuzluğun
kendisini ifade ediyordu. Yıkıntıların, molozların, beton ve demir
cesetlerinin altında umutla yaşamı birleştiren incecik bir ışık
sızıntısı ve bu sızıntıyı arayan malum soru…
Ekonomik krizin şatafatlı günlerinde Merkez Bankası
başkanı ışık sızıntısıyla ilgili daha orijinal bir açıklama yapıyordu.
‘Tünelin ucunda incecik bir ışık göründü. Fakat görünen tünelden
üstümüze gelen bir kamyonun farı olabilir’ mealinde yapılan açıklama ucu
görünen umudun bir felaketle sonuçlanma ihtimalini işaret ediyordu. Işık
insanın hayata bağlandığı yer, hücrede, madende, yerin dibinde,
yıkıntıda molozun altında umudun işareti. Işık çözümsüzlüğün, kaosun,
krizin ortasında, çözümün imkanlarının ifadelendirilmesini sağlayan
sihirli kavram.
Taksim’de düzenlenen canlı bomba saldırısının
ardından PKK tarafından ilan edilen ve seçimlere kadar sürdürüleceği
açıklanan eylemsizlik kararı ışığın yukarda tariflemeye çalıştığımız
yorumlamalarının neredeyse tamamını kapsayan bir durumu izah ediyor.
Orta yoğunlukta savaş, kanlı etnik bir iç savaş, çözümsüzlük
kurgularının ortasında bu kadar uzun soluklu ve tek taraflı ateşkes
ilanı umudun yanı sıra pek çok soruyu da gündeme getirdi. Ateşkesin neye
karşılık, hangi talepler ya da beklentiler ekseninde şekillendiği henüz
net değil. Ancak gerek Taksim saldırısına hükümetin ve hükümet yanlısı
basının yaklaşımı ve gerekse İmralı’da gündeme gelen görüşme trafiği
üzerine sorulan sorulara başbakanın yaklaşımı Kürt sorununda yeni bir
döneme işaret edecek önemli işaretleri barındırıyor. Medyanın geçmişte
defalarca gündeme gelen savaş yanlısı tarafgir politikası yani
araştırmadan soruşturmadan polis kaynaklı hedef gösteren ve düşmanlığı
ve kini ayağa kaldırıp linç tezgahlarına yol taşları döşeyen yayın tarzı
bu sefer sergilenmedi. Saldırının faili hakkında doğrudan özgürlük
hareketini hedef alan izahların ve kanlı görüntülerin yerini bu sefer
anlamaya çalışan ve hedef göstermeyen bir yayın politikası gündeme
girerken bu politikayı hükümetin ve emniyetin PKK’yi saldırı gündeminden
uzak tutmaya çalışan demeçleri destekledi. Bu yöntem canlı bomba
eylemini gerçekleştiren kişinin kimliği açıklandıktan sonra da devam
etti. Geçmişin aksine ilk kez mantığın devreye girdiği ve politikanın
yayın siyasetinin kendi kurallarına uygun yapılmaya çalışıldığı görüldü.
Seçime kadar süren ateşkes uzatmasında Taksim’deki
saldırının etkisi nedir tam bilemiyoruz. Ancak basına yansıyan görüşme
trafiğinden bu uzatmada eylemin belli bir etkisi olduğu görülmektedir.
Ateşkesin doğrudan ilk sonucu devletin PKK ve Abdullah Öcalan’la resmi
diyaloga girdiği ve başbakanın ağzından bu diyalogun kabul edildiğidir.
Tayyip Erdoğan’ın ‘ devlet görüşür’ mealindeki havaalanı açıklaması
beraberinde muhataplık sorununda yeni bir merhaleye evrildiğinin de
itirafıdır. Ateşkesin uzatılması karşılığında devletin ilk elden verdiği
taviz Abdullah Öcalan ve PKK’nin resmen muhatap kabul edilmesidir.
Başkaca nelerin vaat edildiğini muhtemelen KCK davası sonucunda
göreceğiz.
Ateşkes ve Taksim saldırısının üstlenilmemesi
herkesi rahatlatan ve çözüme yönelik umut kırıntılarının oluşmasını
sağlayan bir atmosfer yarattı. Hükümetin Taksim’i PKK’ ye yıkmak
isteyenlere yönelik imalı, aynı zamanda bu yönelimin önünü kesen
açıklamaları ve görüşmelerin resmen deklare edilmesi bu atmosferi
besledi. Türkiye yakasında önemli bir gelişme de savaş sürecinin
sonlandırılmasına yönelik devletin adım atmasının istenmesidir. Düne
kadar Barış Meclisi dahil sol ve demokratik kurumlar bile savaşın
sonlandırılması talebini PKK’nın silah bırakması isteğiyle dile
getirirken şimdi ilk kez devletin adımlar atması beklentisi
dillendirilir olmuştur. Bu önemli bir yönelimdir. Ateşkesin seçime kadar
tek taraflı uzatılması ile bu yönelim birleştiğinde adım atma sırası
devlete geçmiştir, top hükümete verilmiştir. Bundan sonra ateşkesin
bozulmasından sorumlu olacak olan hükümettir. Tabii ki hükümetle beraber
Türk kamuoyu, sol sosyalist çevreler, demokrasi güçleri aynı
sorumluluğun altına girmiştir. Zalimin zulmünü mazlumun sırtına yıkmaya
çalışan bu yolla sorumluluktan kaçınan zihniyet şimdi ağır bir görevle
yüzyüzedir. Denilebilir ki Kürt özgürlük hareketi beklentileri aşan uzun
soluklu ateşkes kararıyla bu ateşkesin sürdürülmesi ve derinleştirilmesi
için gerekli adımların atılması, bu adımların takip edilmesi, devletin
zorlanması görevini barış güçlerine bırakmıştır. Sıra bizimdir. Görev
bizimdir.
Ateşkes sürecinin seçime kadar uzatılması en başta
AKP’nin yararınadır. Özgürlük hareketinin Kürdistan’da AKP’nin
çalışmasını neredeyse yasaklayan kararı, AKP’nin seçim çalışmasına
önemli oranda ket vuran bir karardı. Ateşkes ilanı ile bu karar da
askıya alınmış oldu. Referandum sonrası bütün projeleri seçime
kilitleyen AKP için Kürdistan’daki seçim çalışmaları hayati bir durum
arz etmektedir. Denilebilir ki, ateşkes AKP için mecbur kalınan bir
talep haline gelmiştir. Operasyonların referandum sürecinde boykot
cephesini güçlendirdiği düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte askeri
operasyonların minimize edileceğini beklemek gerekir.
Uzun zamana yayılan tek taraflı ateşkes ilanı esas
olarak Kürt halkı üzerinde de önemli beklentilerin oluşmasına yol
açacaktır. Hükümetin verdiği olası sözlerin altında durup durmamasının
ilk sınanacağı yer KCK davalarıdır. Ateşkesin erken ilanı bu davalarda
alınacak olumsuz kararların, hem devlete hem barış sürecine hem de
özgürlük hareketine negatif sonuçlar olarak geri döneceğini beklemek
gerekir. Seçim sadece AKP için değil bir bütün olarak boykot cephesi
altında toplanan, Türkiye sosyalist hareketi ve Kürt özgürlük hareketi
için de önemlidir. Devletin uygulamaya koyduğu liberal asimilasyon
politikalarının beraberinde içi boş vaatlerle kitleleri oyalama ve
ulusal talepleri sulandırma yönelimlerini taşıdığını görmek gerekir.
AKP’nin bütün ateşkes ilanlarına yeni operasyonlarla cevap verdiği
hatırlandığında benzer bir yönelimin ateşkes ve barış kavramlarını
tamamen ortadan kaldıracak, tehlikeli bir sürecin oluşmasını
sağlayacağını görmek gerekir. Süreci belirleyecek olan bir yanıyla
hükümetin atacağı adımlar iken, diğer yanıyla demokrasi ve barış
güçlerinin ortaya koyacağı performans olacaktır.
Tünelin ucunda ışık görülmüştür. Bu ışığın
aydınlığa açılan bir kapı olması ya da üstümüze tam hız gelen bir tren
olması tamamen bizim ortaya koyacağımız irade ile alakalıdır. ‘Işık var
mı?’ sorusuna Botan’dan, Hakkari’den, Diyarbakır’dan ses verilmesi için
sorunun İstanbul’dan, İzmir’den ve Ankara’dan yüksek sesle
seslendirilmesi gerekir. Şimdi barış için yüksek sesle ışığı isteme
zamanıdır.