AYNI KAVGANIN PARÇASI


İSMAİL ŞENGÜL


8 Mart 2010



AKP hükümetinin Kürt sorununda demokratik açılım adı altında başlattığı süreç yeni baskılar, gözaltılar ve tutuklamalarla sürüyor. Bugüne kadar taş atan çocuklara verilen onyıllarca hapis cezaları, DTP’nin kapatılması, seçilmişlerin kelepçelenmesi ve daha birçok uygulamayla içi boş olduğu anlaşılan sözde açılım sürecindeki antidemokratik uygulamalara bir yenisi eklendi. Türk devletinin Kürt halkını örgütsüzleştirme ve politik temsilcilerini tasfiye etme projesi çerçevesinde Avrupa'da eş zamanlı olarak operasyonlar başlatıldı. Belçika'da Roj tv stüdyolarına yapılan baskınlarla ve Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal ile Zübeyir Aydar başta olmak üzere çok sayıda Kürt siyasetçinin gözaltına alınmalarıyla sonuçlanan operasyonların ABD-AB ve Türk devletinin ortak yapımı olduğu kısa sürede ortaya çıktı. ABD tarafından başlatılan ve AB ülkeleri tarafından uygulanan operasyona Türk polisinin de katıldığı bizzat dışişleri bakanı Davutoğlu tarafından doğrulandı.

Kış aylarında sürdürülen askeri operasyonlar, seçilmişlerin kelepçelenmesi ve Avrupa'da yapılan bu baskınlar Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi konusunda AKP hükümeti ile statükocu güçlerin diğer devletlerle bir konsensus halinde olduklarını göstermektedir. Bölgedeki İran, Irak, Suriye devletleriyle ABD-AB ve Türk devleti Kürt hareketini boğma stratejisini farklı zamanlarda da olsa ortak olarak hayata geçirmektedirler.

Çok açık ki ABD emperyalizminin Ortadoğuda kurmaya çalıştığı yeni düzende KCK bir engel olarak görülmektedir. Irak işgalinin ardından bugün bölgeden yavaş yavaş çekilmeye ve savaşın merkezini Afganistan'a kaydırmaya çalışan ABD emperyalizminin bölgede çatışmasız bir ortam yaratma çabası bilinmektedir. Bu “Amerikan barışının” ancak kendisiyle uyumlu hareket eden güçlerin konsensusuyla hayat bulabileceğini çok iyi bilen ABD açısından PKK’nin mevcut gücüyle bölgede bir aktör olarak kalması kabul edilemezdir. Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin etkisizleştirilmesi bugün için artık ABD emperyalizminin ve bölge devletlerinin başlıca politik enstrümanı haline gelmiştir. Öyle ki aralarında birçok çelişki bulunan ülkelerin Kürt özgürlük mücadelesinin karşısına hep birlikte dikilmesinin, derhal anlaşmalarının başka bir izahı yoktur.

Türkiye açısından ise Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi zaten geleneksel devlet politikası olarak her dönem yürürlükte olmuştur.

Bu tasfiye sürecinde en kritik rolü ise AKP oynuyor. Demokratik açılım adı altında bir süreç başlatan AKP, Öcalan'ın da açıklamalarında ifade ettiği gibi sinsice ve kurnazca hareket etmektedir. AKP diğer statükocu güçlerle Kürt özgürlük hareketinin etkisizleştirilmesi ve tasfiyesi konusunda bir uzlaşı içerisinde hareket ediyor. Yaptığı hamlelerle birçok toplumsal kesimi paralize eden AKP'nin gerçek niyeti son dönemde daha iyi anlaşılıyor. AKP, CHP ve MHP’nin aksine kullandığı dil ve üslupla farklı bir görünüme bürünmüş özellikle liberal kesimleri etkileyerek gerçek yüzünü düne kadar maskelemeyi başarmıştır. Ancak kral artık çıplaktır. 29 Mart yerel seçimlerinin ardından önce DTP yöneticilerini KCK operasyonu adı altında tutuklayan, DTP'nin kapatılması için elinden geleni yapan, yetmediği yerde seçilmiş belediye başkanlarını kelepçeleyerek cezaevlerine gönderen AKP seçimlere giden süreçte öncelikle Kürt illerinde kendisi için dikensiz gül bahçesi yaratmayı hedeflemiştir. Aldıkları seçim yenilgisini hazmedemeyen AKP kurmayları bugün tutuklamaları “kelepçelendiklerine dua etsinler” biçimindeki açıklamalarıyla meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Bugün Kürt illerinde dağıttığı yardımlar oya dönüşmeyen, tarikatlarıyla Kürtlerin politik yönelimlerini etkilemeyi bir türlü başaramayan AKP’nin böyle bir yöntemi benimsemesi hiç de şaşırtıcı değil kuşkusuz. Özü itibarıyla bir sermaye partisi olan ve statükocu devlet geleneğini birçok alanda benimsediği açık olan AKP'nin demokratikleşme söylemlerinin kendisiyle ilgili konularla sınırlı olduğu Anayasa değişikliği sürecinde bir kez daha ortaya çıkmıştır. Seçim barajını düşürmeyerek parlamento kapılarını ezilenlerin, emekçilerin meşru temsilcilerine kapatan, Terörle Mücadele Yasasını aynen muhafaza ederek başta çocuklar olmak üzere binlerce insanımızı cezaevlerinde tutan, ifade özgürlüğünün önündeki hiçbir engeli temizlemeyen, emekçilerin, kadınların, gençlerin demokratik taleplerini görmezden gelen AKP'nin demokratik anayasa konusundaki samimiyetsizliği de apaçık ortadadır.

Bugün AKP, ABD emperyalizminin desteğiyle mevcut sistemi yeniden dizayn ediyor. Bu dizaynda anlaşılan o ki başta Kürt halkına, ezilen bütün toplumsal kesimlere ve emekçilere eşit ve özgür bir gelecek yok. Üzerinden yarım limon çıktı diye başka hiçbir kanıt olmaksızın Kürt gencine 9 yıl 9 ay ceza verilmesi, Hakkari’de basın açıklamasına katıldı diye 7 yaşındaki kız çocuğunun evine baskın düzenlenip gözaltına alınması Kürt halkına yönelik saldırıların bugün geldiği aşamanın boyutunu ve pervasızlığını yeteri kadar gözler önüne sermektedir. Bu saldırılarının önümüzdeki dönemde artarak süreceği açıktır. Önümüzdeki bahar bu açıdan oldukça kritiktir. Avrupa'da yapılan baskınlar güneye dönük kara harekatının somut göstergesi olarak da değerlendirilmelidir.

Havaların ısınmasıyla birlikte Kandil'e yapılacak olası bir müdahalenin sonuçları her zamankinden ağır olabilir. Bu Newroz barışın mı yoksa artık geri dönüşü olmayan bir savaşın mı habercisi olacak hep birlikte göreceğiz. Ancak şurası açık ki yıllardır süren bu kirli savaşta çocuklarını, kardeşlerini, eşlerini yitirmiş milyonlar artık kanın durmasını istiyor.

Akacak kanın halkın meşru temsilcilerini cezaevine göndererek, dağlara bombalar yağdırarak, çocukları cezaevlerine göndererek durmayacağını AKP de kuşkusuz çok iyi biliyor. Ancak AKP hükümeti bugün ısrarla Kürt halkına dönük antidemokratik uygulamalara her gün bir yenisini ekleyerek Kürt sorununda çözümsüzlüğü derinleştiriyor.

Bu anlamda başta AKP hükümeti olmak üzere Kürt sorununda çözümsüzlüğü derinleştiren tüm statükocu güçlere karşı derhal harekete geçilmesi gerekiyor. İki halkın mücadele birliğini sağlayarak ezilenlerin ve emekçilerin somut talepleri etrafında yürütülecek bir çatı hareketinin hızla inşa edilmesi her zamankinden daha acil bir görev olarak önümüzde duruyor. Emek ve demokrasi güçleri bu süreçte aralarındaki farklılıkları bir yana bırakmalı Tekel işçisinin özlük hakkı talebiyle yürüttüğü mücadeleyle Kürdün anadilde eğitim hakkı talebiyle yürüttüğü mücadelenin aynı kavganın parçası olduğunu görmeli ve buna uygun davranmalıdırlar.

Güzel günlere zorlu duraklardan geçilerek ulaşılır. Bu anlamda Tekel işçisinin direnişinde hiçbir sorun yaşamadan yan yana durabilen toplumsal güçler Kürt sorununda gelinen noktada da aynı duruşu sergilemelidir. Gerçek barış tüm ezilenlerin ve emekçilerin birlikte mücadelesiyle gelecektir. Ve ancak bu topraklara barış geldiğinde anaların gözyaşları duracak ve gönülleri ferah olacaktır.