|
AKP hükümetinin Kürt
sorununda demokratik açılım adı altında başlattığı süreç yeni baskılar,
gözaltılar ve tutuklamalarla sürüyor. Bugüne kadar taş atan çocuklara
verilen onyıllarca hapis cezaları, DTP’nin kapatılması, seçilmişlerin
kelepçelenmesi ve daha birçok uygulamayla içi boş olduğu anlaşılan sözde
açılım sürecindeki antidemokratik uygulamalara bir yenisi eklendi. Türk
devletinin Kürt halkını örgütsüzleştirme ve politik temsilcilerini
tasfiye etme projesi çerçevesinde Avrupa'da eş zamanlı olarak
operasyonlar başlatıldı. Belçika'da Roj tv stüdyolarına yapılan
baskınlarla ve Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal ile Zübeyir Aydar başta
olmak üzere çok sayıda Kürt siyasetçinin gözaltına alınmalarıyla
sonuçlanan operasyonların ABD-AB ve Türk devletinin ortak yapımı olduğu
kısa sürede ortaya çıktı. ABD tarafından başlatılan ve AB ülkeleri
tarafından uygulanan operasyona Türk polisinin de katıldığı bizzat
dışişleri bakanı Davutoğlu tarafından doğrulandı.
Kış aylarında
sürdürülen askeri operasyonlar, seçilmişlerin kelepçelenmesi ve
Avrupa'da yapılan bu baskınlar Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi
konusunda AKP hükümeti ile statükocu güçlerin diğer devletlerle bir
konsensus halinde olduklarını göstermektedir. Bölgedeki İran, Irak,
Suriye devletleriyle ABD-AB ve Türk devleti Kürt hareketini boğma
stratejisini farklı zamanlarda da olsa ortak olarak hayata
geçirmektedirler.
Çok açık ki ABD
emperyalizminin Ortadoğuda kurmaya çalıştığı yeni düzende KCK bir engel
olarak görülmektedir. Irak işgalinin ardından bugün bölgeden yavaş yavaş
çekilmeye ve savaşın merkezini Afganistan'a kaydırmaya çalışan ABD
emperyalizminin bölgede çatışmasız bir ortam yaratma çabası
bilinmektedir. Bu “Amerikan barışının” ancak kendisiyle uyumlu hareket
eden güçlerin konsensusuyla hayat bulabileceğini çok iyi bilen ABD
açısından PKK’nin mevcut gücüyle bölgede bir aktör olarak kalması kabul
edilemezdir. Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin etkisizleştirilmesi
bugün için artık ABD emperyalizminin ve bölge devletlerinin başlıca
politik enstrümanı haline gelmiştir. Öyle ki aralarında birçok çelişki
bulunan ülkelerin Kürt özgürlük mücadelesinin karşısına hep birlikte
dikilmesinin, derhal anlaşmalarının başka bir izahı yoktur.
Türkiye açısından ise
Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi zaten geleneksel devlet politikası
olarak her dönem yürürlükte olmuştur.
Bu tasfiye sürecinde
en kritik rolü ise AKP oynuyor. Demokratik açılım adı altında bir süreç
başlatan AKP, Öcalan'ın da açıklamalarında ifade ettiği gibi sinsice ve
kurnazca hareket etmektedir. AKP diğer statükocu güçlerle Kürt özgürlük
hareketinin etkisizleştirilmesi ve tasfiyesi konusunda bir uzlaşı
içerisinde hareket ediyor. Yaptığı hamlelerle birçok toplumsal kesimi
paralize eden AKP'nin gerçek niyeti son dönemde daha iyi anlaşılıyor.
AKP, CHP ve MHP’nin aksine kullandığı dil ve üslupla farklı bir görünüme
bürünmüş özellikle liberal kesimleri etkileyerek gerçek yüzünü düne
kadar maskelemeyi başarmıştır. Ancak kral artık çıplaktır. 29 Mart yerel
seçimlerinin ardından önce DTP yöneticilerini KCK operasyonu adı altında
tutuklayan, DTP'nin kapatılması için elinden geleni yapan, yetmediği
yerde seçilmiş belediye başkanlarını kelepçeleyerek cezaevlerine
gönderen AKP seçimlere giden süreçte öncelikle Kürt illerinde kendisi
için dikensiz gül bahçesi yaratmayı hedeflemiştir. Aldıkları seçim
yenilgisini hazmedemeyen AKP kurmayları bugün tutuklamaları
“kelepçelendiklerine dua etsinler” biçimindeki açıklamalarıyla
meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Bugün Kürt illerinde
dağıttığı yardımlar oya dönüşmeyen, tarikatlarıyla Kürtlerin politik
yönelimlerini etkilemeyi bir türlü başaramayan AKP’nin böyle bir yöntemi
benimsemesi hiç de şaşırtıcı değil kuşkusuz. Özü itibarıyla bir sermaye
partisi olan ve statükocu devlet geleneğini birçok alanda benimsediği
açık olan AKP'nin demokratikleşme söylemlerinin kendisiyle ilgili
konularla sınırlı olduğu Anayasa değişikliği sürecinde bir kez daha
ortaya çıkmıştır. Seçim barajını düşürmeyerek parlamento kapılarını
ezilenlerin, emekçilerin meşru temsilcilerine kapatan, Terörle Mücadele
Yasasını aynen muhafaza ederek başta çocuklar olmak üzere binlerce
insanımızı cezaevlerinde tutan, ifade özgürlüğünün önündeki hiçbir
engeli temizlemeyen, emekçilerin, kadınların, gençlerin demokratik
taleplerini görmezden gelen AKP'nin demokratik anayasa konusundaki
samimiyetsizliği de apaçık ortadadır.
Bugün AKP, ABD
emperyalizminin desteğiyle mevcut sistemi yeniden dizayn ediyor. Bu
dizaynda anlaşılan o ki başta Kürt halkına, ezilen bütün toplumsal
kesimlere ve emekçilere eşit ve özgür bir gelecek yok. Üzerinden yarım
limon çıktı diye başka hiçbir kanıt olmaksızın Kürt gencine 9 yıl 9 ay
ceza verilmesi, Hakkari’de basın açıklamasına katıldı diye 7 yaşındaki
kız çocuğunun evine baskın düzenlenip gözaltına alınması Kürt halkına
yönelik saldırıların bugün geldiği aşamanın boyutunu ve pervasızlığını
yeteri kadar gözler önüne sermektedir. Bu saldırılarının önümüzdeki
dönemde artarak süreceği açıktır. Önümüzdeki bahar bu açıdan oldukça
kritiktir. Avrupa'da yapılan baskınlar güneye dönük kara harekatının
somut göstergesi olarak da değerlendirilmelidir.
Havaların ısınmasıyla
birlikte Kandil'e yapılacak olası bir müdahalenin sonuçları her
zamankinden ağır olabilir. Bu Newroz barışın mı yoksa artık geri dönüşü
olmayan bir savaşın mı habercisi olacak hep birlikte göreceğiz. Ancak
şurası açık ki yıllardır süren bu kirli savaşta çocuklarını,
kardeşlerini, eşlerini yitirmiş milyonlar artık kanın durmasını istiyor.
Akacak kanın halkın
meşru temsilcilerini cezaevine göndererek, dağlara bombalar yağdırarak,
çocukları cezaevlerine göndererek durmayacağını AKP de kuşkusuz çok iyi
biliyor. Ancak AKP hükümeti bugün ısrarla Kürt halkına dönük
antidemokratik uygulamalara her gün bir yenisini ekleyerek Kürt
sorununda çözümsüzlüğü derinleştiriyor.
Bu anlamda başta AKP
hükümeti olmak üzere Kürt sorununda çözümsüzlüğü derinleştiren tüm
statükocu güçlere karşı derhal harekete geçilmesi gerekiyor. İki halkın
mücadele birliğini sağlayarak ezilenlerin ve emekçilerin somut talepleri
etrafında yürütülecek bir çatı hareketinin hızla inşa edilmesi her
zamankinden daha acil bir görev olarak önümüzde duruyor. Emek ve
demokrasi güçleri bu süreçte aralarındaki farklılıkları bir yana
bırakmalı Tekel işçisinin özlük hakkı talebiyle yürüttüğü mücadeleyle
Kürdün anadilde eğitim hakkı talebiyle yürüttüğü mücadelenin aynı
kavganın parçası olduğunu görmeli ve buna uygun davranmalıdırlar.
Güzel günlere zorlu
duraklardan geçilerek ulaşılır. Bu anlamda Tekel işçisinin direnişinde
hiçbir sorun yaşamadan yan yana durabilen toplumsal güçler Kürt
sorununda gelinen noktada da aynı duruşu sergilemelidir. Gerçek barış
tüm ezilenlerin ve emekçilerin birlikte mücadelesiyle gelecektir. Ve
ancak bu topraklara barış geldiğinde anaların gözyaşları duracak ve
gönülleri ferah olacaktır.
|