|
Tekel işçileri bir aydır Ankara’da Türk-İş genel merkezinin önündeki
direnişlerini kararlılıkla sürdürüyor.15 Aralık günü Ankara’da AKP genel
merkezi önünde başlayan eylem hatırlanacağı üzere önce Abdi İpekçi
parkına taşınmak zorunda bırakılmıştı. Parkta direnişlerine devam eden
işçilere polis tazyikli suyla, gaz bombalarıyla müdahalede bulunmuş,
işçiler gözaltına alınmış ve ardından bulundukları alandan zorla
çıkartılmışlardı.
Bu saldırılarla Ankara’yı terk edeceklerini düşünenlere inat işçiler
direnişi sürdürdüler. Soğuk Ankara gecelerinde kalacak yer bulmakta,
karınlarını doyurmakta zorlanan işçiler bütün zorluklara rağmen
Ankara’da kalmakta ve direnişleri zaferle sonuçlanasıya kadar
ayrılmamakta kararlılar. Evet, bugüne kadar Tekel işçisi ne yıldı ne de baş eğdi.
Tekelin özelleştirilmesi sürecine baktığımızda aslında
sadece çalışanları değil doğrudan Türkiye tarım politikalarını da
etkilediğini görürüz. Bu etkileşim kaçınılmaz önemli toplumsal
kırılmalara da yol açan bir süreçtir. Bugüne kadar izlenen tütün
politikalarına bağlı olarak işçi sayısı 45 binden 13 bine, 600 bin olan
üretici aile sayısı 21O bine, üretim ise 300 bin tondan 90 bin tona
düştü. Üreticilere kota uygulaması konuldu ve üreticiler sözleşme
yapmaya zorlanarak tüccarların insafına terk edildi. Tütün
üreticilerinin tarihsel sürecine baktığımızda mevcut durumun Osmanlı
döneminin tütün politikalarıyla benzeşmeye başladığını görüyoruz.
Neydi Osmanlı politikası? Tarihsel belgelere göre ilk
olarak 17. yy’ın başlarında Avrupa’dan coğrafyamıza taşınan tütün hızla
yaygınlık kazanarak Osmanlının en çok gelir getiren tarım ürünlerinden
birisi haline geldi. Bunun üzerine 1841’de ilk tütün fabrikası yani
Tekel kuruldu. Ancak daha sonra devletin borçlarını halktan kesilen
vergilerle ödeme amacı ile kurulan Duyunu Umumi’den çokuluslu Tekel Reji
Şirketine devredilen tütün işletmeleri tam 42 yıl boyunca bu kurumun
denetiminde kaldı. Reji şirketinin faaliyete başlaması, ciddi toplumsal
dönüşümlere neden olmuştur. Çünkü Reji şirketi alımlarda tütünün
değerinin çok altında fiyatlar vererek üretici köylünün emeğini gasp
ediyordu. Tütün üretmek için şirketten izin alınması gerekliydi aksi
halde üretim yapılamıyordu. Reji çokuluslu bir tekel olarak ağır
sömürü koşullarını dayatmış, Osmanlı Devletinin verdiği imtiyazlarla
tütün üreticileri üzerinde adeta terör estirmiştir. Tekelci sermayenin
devlet desteğiyle giriştiği bu saldırıya karşı üreticilerin de çeşitli
mücadele yöntemleri geliştirerek direnmeye çalıştıkları tarihsel
belgelerde yer almıştır. Bu direnişin Osmanlı devletinin Reji’ye verdiği
destekle şirket tarafından örgütlenen silahlı “Kolcular”ın jandarmayla
birlikte katlettiği tütün emekçisi sayısının toplam 20 bini bulduğu
bilinmektedir.1912 yılında ise Reji süreci üreticilerin kararlı
direnişleri sayesinde sona erdirildi.
Tekel Reji Şirketinden devir alındıktan sonra bir kamu
işletmesi olarak günümüze kadar varlığını sürdürdü. 12 Eylül askeri
darbesinin ardından hızlanan ve 90’lı yıllarla birlikte yaygınlaşan KİT’lerin
özelleştirilmesi sürecine dahil edildi. Sürecin ilk kritik adımı
DSP-MHP-ANAP tarafından oluşturulan 57. hükümet döneminde çıkarılan
Tütün Yasasıyla atıldı. Bu yasa tütün üreticisi köylüler tarafından
yeniden Reji sistemine dönüş olarak adlandırıldı. Dönemin ekonomi bakanı
ve daha sonrasında CHP milletvekili olan Kemal Derviş tarafından IMF
direktifleriyle hazırlanan bu yasayla Tekel’in özelleştirilmesinin de
startı verildi. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun 2002 yılında aldığı
kararla başlayan süreç, 2003 yılında özelleştirme ilanlarının
gazetelerde yayınlanmasıyla somut hale geldi. İlk olarak Alkollü
İçkiler İşletmeleri 292 milyon dolar bedelle Mey içki şirketine satıldı.
Tekel’in sigara bölümü ise 2008 yılında 1,72 milyar dolara British
American Tabacco şirketine satıldı.
2008 yılında yapılan satışın ardından dönemin hükümet yetkilileri
işçilerin mevcut statüleriyle çalışmaya devam edeceklerini söylemişlerdi?
Ancak bugün işçileri 4-C statüsüne geçirmeye çalışırken yapılmak istenen
işçinin bugüne kadar kazanılmış haklarının gasp etmektir. Tüm bunlarla
işçilere düşük ücretle, iş güvencesiz ve sendikasız çalışma
dayatılmaktadır.
4-C ya da işçilerin deyimiyle C-4 (patlayıcı madde) statüsü işçiler
açısından tam bir felaket anlamına gelmektedir. Yani işçilerin 4-C ye
C-4 demeleri boşuna değil. Geçici personel olarak adlandırılan bu
statüde işçilere sadece 10 ay maaş ödenirken, ödenen ücretler 600 ila
800 lira arasında değişiyor. Bu ücret yıllık olarak hesaplandığında
asgari ücretin altında. 4-C statüsündeki işçiler sendikaya üye
olamıyorlar ve hiçbir sosyal yardımdan faydalanamıyorlar. Yıllık
izinleri ise çalıştıkları her ay için sadece bir gün ve fazla mesai
yapsalar bile bu ücretlerine yansımıyor. Sözleşmeli çalıştırılan
işçilere sözleşmelerinin feshi halinde hiçbir tazminat da ödenmiyor.
Aynı zamanda gelir getirecek başka işte çalışmaları da yasak.
Bugün 4-C statüsü hızla yaygınlık kazanıyor. Türkiye’de özellikle 80’lı
yılların sonundan itibaren yapılan özelleştirmeler sonucu bir çok işçi
mağdur oldu, olmaya devam ediyor. Madencilik alanında Zonguldak kömür
havzalarının özelleştimesiyle başlayan süreç Demir Çelik İşletmeleri,
Süt Endüstrisi Kurumu, Et Balık, Orman Ürünleri Kurumu, Cam Sanayii,
Çimento Fabrikaları, Sümerbank, Petkim, Telekom, Seka, Tüpraş, Bedaş,
Kamu Bankaları gibi bir çok kamu kurumunun parça parça satılmasıyla
devam etti.Tekel’in ardından ise sırada Şeker Fabrikaları, Demiryolları
ve Elektrik üretim tesisleri var. Bugün Tekel işçisinde somutlan
neoliberal saldırıların eğitim, sağlık, enerji, haberleşme, ulaşım gibi
kamu hizmetlerini de kapsayacağı biliniyor.
Özallı yıllarla başlayan, bir devlet politikası olarak bütün
hükümetlerce sürdürülen ve bugün AKP hükümeti eliyle belki de hiç
olmadığı kadar pervasızca uygulanan neoliberal saldırılar önümüzdeki
dönemlerde artarak sürecektir. Bu politikaların temelini esasında
devletin kendisi tarafından kamu kurumlarının hantallaştırılması,
kurumun önce zarar ettirilmesi ve hemen ardından da sermayeye yok
pahasına peşkeş çekilmesi oluşturur. 2002 krizinin hemen ardından
iktidar olan AKP hükümeti 2003 yılında ekonomideki büyümeden söz
ediyordu. Bu sanal büyümenin nedeni ise kuşkusuz arka arkaya yapılan bu
özelleştirmelerdi. Bu süreçlerde kamu kurumları komik rakamlarla yok
pahasına pazardaki tekellere peşkeş çekildi. Bugüne kadar yapılan
özelleştirmelerle nerdeyse sömürülmedik kamu kaynağı bırakılmadı.
Devletin küçülmesi adı altında dayatılan bu soygun ve peşkeş
ekonomisinin bedelini de her zaman oılduğu gibi işçi ve emekçiler ödemek
zorunda kalıyorlar.Her özelleştirmeden sonra çalışan sayıları azaltılmış,
çalışan işçilerin özlük hakları tırpanlanarak ortadan kaldırılmıştır.
Özal politikalarının devamı olarak nitelendirilecek bu sürecin yarattığı
yıkımlar bugün açığa çıkmaya başladı.
Evet Tekel işçileri de bugün bu ağır koşullarla çalışmaya zorlanıyor. Bu
sefalet koşullarında dahi ne kadar zaman çalışabilecekleri belli
olmayan işçilerin direnişinin artarak sürmesi kadar doğal bir süreç yok
aslında. Bu direnişin başarıya ulaşması ise Türkiye işçi sınıfı ve
emekçiler açısından oldukça önemli. Çünkü Tekel özelleştirmesi ne ilktir ne
de son olacaktır. Kent AŞ, Kamu emekçilerinin bir günlük uyarı grevi,
demiryolu emekçilerinin süren eylemleri, Sinter Metal, Tekel ve İtfaiye
işçilerinin direnişleri önümüzdeki dönemlerde sınıf mücadelesinin
artarak süreceği yolunda umut verse de ne yazık ki dün olduğu gibi bugün
de sıranın kendisine geleceğini göremeyen ya da görmeleri engellenen
işçiler, emekçiler direnişte ve mücadelede değiller.
Sistemin tarihi boyunca karşısındaki en küçük örgütlü güce bile tahammül
edemediği ortadadır. Bu durum yani örgütlenmiş ezilen ve emekçi egemen
güçlerin iktidarlarını sürdürmelerini zorlaştırır, bazen de
imkansızlaştırır. Paris Komününden Ekim Devrimine kadar tarihin bunun
birçok örneğiyle dolu olduğunu bilmekteyiz.Bu nedenle sistem çıkarlarını
korumak için her türlü yol ve yöntemi kullanmaktan bir adım bile geri
durmamıştır. Sistemin politikası önce bölme parçalama, o da yetmezse
baskı, zor ve şiddet olmuştur. Sisteme karşı yürütülen mücadeleler bir
evrede mutlaka bu gerçeklikle yüzleşir.Bu yüzleşmede yenilmemenin ise
ancak kendisiyle aynı süreçleri yaşayan veya yaşayacak olanlarla
birlikte mücadele etmekle mümkün olduğunu bilerek hareket etmek gerekir.
Bunun günümüz konjonktüründe ise mutlak anlamı emekçiler ve Kürt
özgürlük hareketi başta olmak üzere tüm ezilenlerle birleşmeyen sınıf
mücadelelerinin kalıcı bir zafer elde etme şansının olmamasıdır.
Bugün Tekel işçilerinin mücadelesine de projeksiyonu buradan tutarak bir
kez daha bakmak zorundayız.
Tekel işçisinin mücadelesi aslında bir bütün olarak işçi ve emekçilerin
özelleştirmelere, iş güvencesizliğine, sendikasızlaştırmaya karşı artan
mücadelesinin günümüzdeki somut halidir. Yakın tarihte yaşanan benzer
süreçler çoğu zaman olumsuzlukla sonuçlanmış, direnişler gerçek
kazanımlar olmaksızın sona ermişti. Tekel işçisinin mücadelesi de aynı
akıbete uğrar mı? Yoksa zafer her zamankinden yakın mı? Bu soruya yanıt
vermek için bir süre daha beklemek zorundayız. Ancak sonu ne olursa
olsun Tekel direnişi şimdiden işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadele
tarihinde yer edecek bir niteliğe büründü.
Tekel işçileri daha Ankara’ya ayak bastıklarında tanıştılar devletin
şiddetiyle. Önce AKP Genel merkezi önünde, sonra da Abdi İpekçi parkında
biber gazıyla, tazyikli suyla ve copla yaralandılar, yerlerde
sürüklendiler, gözaltına alındılar. Sürüldükleri Türk-İş genel merkezi
önünde sendika yönetiminin tüm uzlaşmacı ve olumsuz tavırlarına rağmen
yerlerinden bir milim kımıldamayarak direnişi aynı kararlılıkla
sürdürmeye devam ediyorlar. Şimdi 3
günlük
oturma eylemi için Türkiye’nin dörtbir yanından binlerce Tekel işçisi
Ankara’ya akıyor. Haftasonu tüm emek ve demokrasi güçlerinin
desteklediği bir miting
yapılacak.
Olmazsa sırada açlık grevi var.
Adıyaman, Muş, Diyarbakır gibi Kürt illerinden gelen çok sayıda Kürt
işçinin olması da Tekel direnişinin ayırt edici yönlerinden biri
kuşkusuz. Otobüslerinin Ankara’ya girişi sırasında bölgeden gelen
işçilerin ayrıştırılarak Ankara’ya sokulmamaya çalışılmasına verilen
tepki ve herkesin birlikte girmesi de önemli noktalardan biri olarak
görülmelidir. Ayrıca işçilerin Türk-İş genel merkezine astıkları “açılımı
biz burada yaptık” yazılı pankartları, egemenlere karşı yürüttükleri
mücadelelerinin şovenizmle manipule edilmesinin bu kez öyle kolay
olmayacağını gösteriyor.
Bugün işçiler AKP’ye oy verdikleri için bir kez daha pişman oluyorlar,
her gün ‘biz domuz değiliz’ diye haykırıyorlar. Kendilerine Kent AŞ
işçilerini işten atarak sınıf düşmanlığı yapan CHP’nin gerçekten
yanlarında olup olmadıkları sorusunu soruyorlar. Hükümette olduğu
dönemde MHP’nin yaptığı özelleştirmeleri hatırlamaya başlıyorlar. CHP ve
MHP’nin ırkçı şoven söylemlerinden hâlâ etkilenmelerine karşın
yanıbaşındaki Kürt kardeşinin terörist; sol, sosyalist güçlerin
provokatör olmadığını öğreniyorlar gün geçtikçe. Gerçek mücadele
yoldaşlarını tanımaya başlıyorlar. Türk ve Kürt emekçilerinin aynı ezen
ve sömüren güce karşı birlikte mücadelesinin bir ayağını
gerçekleştiriyorlar. Ancak bugün Tekel direnişinde yan yana gelen Türk
ve Kürt emekçilerinin konu ezilen ulus sorunu olduğunda yan yana gelmesi
için sanırım daha çok yolumuz var.
Emek ve demokrasi güçleri ise dağınık ve parçalı görüntüleriyle sürece
müdahale etmekte zorlanıyorlar. Anti-şovenist ilkeden yoksun, AKP
karşıtlığı üzerinden sürece yapılan müdahalelerin işçi sınıfının
mücadelesini bir adım öteye götüremeyeceği de açıktır. Çünkü işçi sınıfı
sistemin bütününü algılayamadığı sürece egemenlerin onu bölmesi ve
parçalaması daha kolay olacaktır.
Bugün emek ve demokrasi güçlerinin yapması gereken işçi sınıfının gerçek
kurtuluşunun ezilenlerin topyekun kurtuluşuyla mümkün olduğunu bir kez
daha ve bir kez daha anlatmaktır. Yükselen şovenizme karşı halkların
kardeşliğini savunmak, emeğin kurtuluşu için ezilenlerin ve emekçilerin
bütün mücadele süreçlerini birleştirmeye çalışmaktır.
|