30 YILDIR 12 EYLÜL DARBESİNİN KARANLIĞI


İLKAY TANYER


Sosyalist Demokrasi, 27 Ağustos 2010


Askeri otorite yürütme, yargı ve siyasetin üstünde konumlandırılarak militarizm perçinlendi. Kutsal devlet, kutsal ordu ideolojisiyle herkes devlet için, herkes ordu için zihniyeti yerleştirildi. Yurttaşların hakları ve özgürlükleri devlet için feda edilmeli anlayışı hayata geçirildi. Her türlü örgütlenme yasaklandı. Halkları değil, tek din, tek dil ve tek millet unsurlu devleti koruma altına alan ve sermayeden ve militarizmden yana, Türk, Sünni ve erkek 82 anayasası tıpkı bugün olduğu gibi halkları Evet-Hayır cenderesine sokan bir referandumla yürürlüğe giriyordu.

 

Bugün 12 Eylül’ün 30. yıldönümü. Genelkurmay Kenan Evren başkanlığında yürütülen 12 Eylül 1980 darbesi genel olarak tüm muhalifleri, emekten yana olanları, demokratik kitle örgütlerini, dernekleri, sosyalist parti ve kurumları, sendikal örgütleri ve bunların içinde yer alan kitleleri derinden etkilemiş ve etkileri günümüze kadar süregelmiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde bir cuma günü saat 03.59’da Türkiye radyoları (TRT) İstiklal Marşının çalınmasıyla birlikte yayına geçer ve ardından marşın bitiminde Kenan Evren, ‘’Yüce Türk Milleti’’ diye başlayıp ‘’Aziz Türk milleti’’ diye devam eden ve halka ‘’Sukunet’’i emrederek sonlandıran muhtırayı okumaya başlar. Ve darbe bu şekilde önüne şu anda geldiğimiz 30 yılı da katarak Türkiye halklarını karanlığa sürükler.

Bugün bu toplum hala darbe tehdidiyle yaşıyor, milli siyaset güvenlik belgesiyle yönetiliyor, gizli savaş aygıtının müdahaleleriyle karşı karşıya, siyaset üzerindeki askeri vesayet sürüyor, militarist ve şovenist politikaların tehdidi altında. Peki günümüze kadar etkilerini sürdüren, hala toplumsal yaşamımızı belirleyen 12 Eylül darbesi hangi koşullarda yapıldı, darbenin bilançosu neydi, darbe sosyal, siyasal ve ekonomik açıdan neleri değiştirdi?

Darbe öncesi

Kapitalizmin 70’lerin başında yaşadığı küresel boyutlu ekonomik krizin sonrasında özelleştirmelerin artış gösterdiği, sosyal devlet politikaların git gide terk edildiği sermayenin uluslar arası serbestçe dolaşımının hedeflendiği bir ekonomik dönem yaşanmaktaydı. Neoliberal politikaların uygulamaya konduğu 70’lerin ikinci yarısından sonraki dönemde başta İngiltere olmak üzere Avrupa’da ve Amerika’da katı politikalar uygulayabilecek hükümetlerin iktidara geldiği, işçi sınıfının baskılandığı, sendikal örgütlenmelerin engellendiği, özelleştirmelerin tüm hızıyla uygulamaya geçtiği, sermayenin uluslar arası akışının yaygınlaştığı artık prekapitalist dönemin vahşi kapitalist yüzünü gösterdiği bir dönemde; Türkiye’de de ithal ikamecilik modelinin çökmesiyle birlikte 77’de derinleşen bir ekonomik krizle beraber, dış pazara açılma ve dünya kapitalizmine eklemlenme ihtiyacını doğurarak kendini göstermişti. 24 Ocak kararları bu sürecin bir sonucuydu. Yine o dönem Türkiye’de sınıf hareketinin, sendikal örgütlenmenin ve sosyalist hareketin güç kazandığı, işçi sınıfının sendikal ve politik mücadelesinin yükseldiği bir dönem yaşanıyordu.

Darbe yaklaşıyor

Çiğli iplik fabrikası işçileriyle Çimentepe, Gültepe halkının direnişinde olduğu gibi Sendikal örgütlerle mahalle örgütlenmelerinin ortaklaşan direnişlerinin görüldüğü, Fatsa örneğinde olduğu gibi taban örgütlenmelerinin hayata geçirildiği, Yer altı Maden-iş’in Yeni Çeltek direnişi, Tariş direnişi gibi grev ve eylemliliklerin giderek dalga dalga yayıldığı bir atmosfer söz konusuydu.

Öte yandan sosyalist hareketin anti faşist mücadele yürüttüğü ve sokakların sağ hareketle sol hareket arasında çatışmalara sahne olduğu, siyasi cinayetlerin işlendiği, aynı zamanda bir Alevi Sünni geriliminin tırmandırıldığı ve Maraş’ta olduğu gibi kitlesel katliamların yaşandığı gerilim ve iç çatışma gündemdeydi. Böyle bir ekonomik ve siyasal kriz ortamı yaşanırken, ordudan hükümete muhtıra niteliğinde gelen uyarılarla, genelkurmay hükümeti krizi yönetememekle suçlayarak meclise müdahale edebileceği sinyallerini dile getiriyordu. Cumhurbaşkanına TSK komuta kademesince yazılan “muhtıra” niteliğindeki mektupla terörün bitirilmesi uyarısında bulunarak aksi halde darbe yapabilecekleri ima ediliyordu. Toplumda meclisin krizi yönetemediği ordunun müdahalesinin ihtiyaç olduğu ve kaçınılmaz olduğu imajı yaratılmaya başlanıyordu. 12 Eylül’ün hemen öncesinde hali hazırda 19 ilde sıkıyönetim uygulanıyordu. Tüm bu gelişmeler, darbenin adım adım yaklaştığının birer habercisiydiler.

Ve 12 Eylül 1980 günü

Genelkurmay başkanı Kenan Evren başkanlığındaki kuvvet komutanlarınca darbe ilan edildi. Hükümet görevden alındı, TBMM lağvedildi. Siyasi partilerin ve sendikaların kapısına kilit vuruldu. Partilerin ve sendikaların mali varlıklarına el konuldu, yöneticileri tutuklandı ve yargılandılar. Askeri darbenin ardından dört yıl içinde 50 kişi idam edildi. İdamların çoğunda mahkumiyet için gerekli delil bile yoktu; Mahkumiyetler ve infaz kararları hızla verildi ve uygulandı. Gözaltı ve tutuklamalarda istatistiklere vurulamayacak derecede işkenceler uygulandı. 12 Eylül’ün yasakçı ve inkarcı kafası Kürt sorununu asayiş sorununa indirgedi, anadili yasak ilan etti ve onbinlerce insanın ölümüne yol açan süreci başlattı. Bugün hala süren şovenizmin temelleri atıldı. Kürt kimliği yasaklandı. Türkiye Türk-İslam senteziyle yeniden yapılandırılmaya başlandı. Milliyetçilik körüklendi. Çok sayıda imam hatip lisesi ve Kuran kursları 12 Eylül döneminde açıldı. Üniversitelerin özerkliği kaldırıldı, muhalefetin önemli bir gövdesi olan üniversite kampüsleri şehrin çeperlerine itildi, YÖK kuruldu, bilimsel, eşitlikçi ve özgürlükçü eğitim engellenerek üniversiteler paralı ve yasakçı hale getirildi. Askeri otorite yürütme, yargı ve siyasetin üstünde konumlandırılarak militarizm perçinlendi. Kutsal devlet, kutsal ordu ideolojisiyle herkes devlet için, herkes ordu için zihniyeti yerleştirildi. Yurttaşların hakları ve özgürlükleri devlet için feda edilmeli anlayışı hayata geçirildi. Her türlü örgütlenme yasaklandı. Böylelikle devletin izlediği yol, darbe anayasası hedefine doğru yol alıyordu. Halkları değil, tek din, tek dil ve tek millet unsurlu devleti koruma altına alan ve sermayeden ve militarizmden yana, Türk, Sünni ve erkek 82 anayasası tıpkı bugün olduğu gibi halkları Evet-Hayır cenderesine sokan bir referandumla yürürlüğe giriyordu.

Darbe Sürüyor

Darbenin yıl dönümlerinde tekrarladığımız 650 bin kişi gözaltına alındı diye başlayan istatistiki verilerin dökümanlarının olduğu darbe bilançosuna aslında yıllar boyunca sayfalarca rakamlar eklendi. Devlet, kayıt dışı gözaltılarla, faili meçhul cinayetlerle istatistiklerle kurnazca bir oyuna girişti. Bölgede ilan ettiği OHAL’lerle, darbenin taşıdığı zihniyeti halklara zorla baskıyla kabul ettirmeye, inkar ettiği kimlik ve kültürlerin halklar tarafından da inkar edilmesine çalıştı. Askeri darbeden beslenen bazı siyasetçiler hâlâ daha OHAL önerilerinde bulunmakta, devlet 12 Eylül 1980’den beri farklı iktidar biçimleriyle ama hep aynı yüzüyle kendini göstermeye devam etmekte.

Fırat’ın doğusunda 30 yıldır süren savaşın bitmesi için atılan barış adımlarına karşılık devletin hiçbir adım atmadan bu kirli savaşı devam ettirmesi, sendikal örgütlenmelerin engellenmesi, sarı sendikacılığın beslenmesi, F tipi cezaevlerinin koşullarına yönelik hâlâ herhangi bir düzenlemede bulunulmaması, mahkumların cezaevi koşullarının iyileştirilmemesi, Terörle Mücadele Kanunun mağdur ettiği binlerce çocuk mahkuma her gün bir yenisinin daha ekleniyor olması, üniversiteler de dahil olmak eğitimin hala tek dil, tek din, tek millet anlayışının yansıması olan resmi ideolojinin sınırlarını aşamaması, eğitimin, sağlığın paralı olması… ve daha sayamayacağımız yığınla antidemokratik uygulamaların hepsi birer birer 12 Eylül darbesinin uzantıları değil midir?

Bugün…

Her yıl 12 Eylül’de demokratik kitle örgütlerinin, sosyalist parti ve kurumların askeri darbeye karşı yürüttüğü eylemlilikler, bu yıl referandum yasağıyla engellenecek. Bir ucu evet diğer ucu ise hayır olan iki ucu kirli sopayı tutmamız istenecek. Sopa yine aynı sopadır. Halklardan evet veya hayır oyu isteyen hükümet ve muhalefet darbeden nemalanan, 12 Eylül’den kazanım sağlayan siyasetçiler aynı cephededir.12 Eylül darbesi insanlık suçu ilan edilmeden, darbeciler yargılanmadan ve bugün hâlâ hayatımızın her alanın belirleyicisi olan darbe anayasası ortadan kaldırılıp, kökten bir değişime tabii tutulmadan, ezilenlerin ve işçi sınıfının taleplerini içermeyen bir anayasa, Türkiye’de demokratikleşmeyi sağlayamaz. Bugün, 30 yıl öncesinden günümüze kadar uygulanan militarist ve şovenist politikalara verilen en iyi yanıt ezilenlerin ve emekçilerin boykot cevabıdır.

 

 


İlkay Tanyer
Loading