|
Bazı önemli istisnalar dışında sosyalist solun, AKP’ye ve sağı solu
artık birbirine geçmiş liberalizme karşı mücadelesi, uzun yıllar boyunca
esas olarak “emperyalizm-antiemperyalizm” ekseni üzerinden yürüdü. Bu,
emperyalizmle ilişkileri açısından hükümete ve onun destekçisi
liberalizme karşı mücadelenin elbette ihmal edilmemesi gereken bir
boyutuydu. Ancak mücadelenin, sol cenahın bazı kadim hastalıklarının da
etkisiyle tek boyutlu hale gelmesi ve kimi zaman “vatan elden gidiyor!”
türü bir yurtseverliğe dönüşmesi, beklenenin tam tersi sonuçlar verdi.
Bu topraklarda çoğu zaman açık veya örtülü bir sol Kemalizm biçiminde
zuhur eden sol milliyetçi bakış açısıyla başka bir yere varmak
imkânsızdı. Sonuç başarısız oldu. Nereye çekilse oraya giden, sınıfsal
içeriğinden yoksun bir “emperyalizm-antiemperyalizm” tartışması, bırakın
şoven milliyetçi bir histeriye kapılmış
kitleleri (biraz da bu ruh hallerine oynayarak) sola çekmeyi,
“genetik yatkınlığın” da etkisiyle o kitlelerin “dümen suyuna”
girilmesine neden oldu.
Trajikomik Bir Durum!
Netice olarak, ortaya sadece acıklı değil, aynı zamanda komik bir durum
çıktı.
Liberallerin
dillerinin bunca uzamasının, alaycı üsluplarının, üst perdeden
seslenişlerinin, “darbecilik-statükoculuk” suçlamalarının, hatta kimi
zaman “devrim ve devrimcilik” üzerine akıllar vermelerinin nedeni budur.
Liberallerin,
80’li yıllarda sosyalist sol üzerinde giderek güçlenmeye başlayan
nüfuzu, (sol liberalizm-sivil toplumculuk) solun edilgenliğinin,
özellikle demokrasi, Kürt sorunu, enternasyonalizm, milliyetçilik vb.
alanlardaki zaaf ve açıklarının da etkisiyle günümüzde genel bir
hegemonya mücadelesine dönüşmüş durumda.
Elbette emperyalizmin iç ve dış bütün tezahürlerine karşı mücadele
boynumuzun borcudur; buna liberal olanları da dahildir. Ancak ideolojik
mücadelenin en büyük açmazı, yaygın milliyetçi ruh halinin ve zaafların
da etkisiyle, liberallerle tartışmanın esas olarak “emperyalizm” gibi
adeta çektikçe uzayan bir konuya hapsedilmesiydi. Bu şartlarda
“emperyalizm”, solun zihninde her durumda hazır ve nazır bir kötü ruha
dönüştüğü oranda saçmalaştı. Her saçmalık fobi kıvamında birer korkuya,
her korku da liberallerin elindeki birer koza dönüştü. Bu sayede,
evrensel sömürünün kurumları (AB vb.) neredeyse siyasi demokrasi ve
barışçıl çözümlerin evrensel garantisi haline getirildi! “Sek”
liberaller, “Çanakkale’de ne oldu ki?!” diye dalga geçtiklerinde içinde
bazı sosyalistlerin de yer aldığı geniş bir sol kesimden, ciddi ciddi
“Çanakkale geçilmez!” cevabını aldılar. Liberallerin hiçbir dediğine
inanmayan sol, ulus devletin sonu geldi!’ iddiasına, nedense çok çabuk
inanıp gerçekten paniğe kapıldı; politik çizgisini bu korkunun üzerine
inşa etti, hem de kimi zaman en gerici biçimlerde.
Oysa devrimci sosyalizmin liberalizmle olan mücadelesinin temeli,
“memleket bölünüyor-vatan elden gidiyor!” korkusuna değil, onunla “sınıf
mücadelesi, devrim ve sosyalizm” konusundaki uzlaşmaz çelişkisine
dayanır ve bu uzlaşmazlığın özü tamamen sınıfsaldır. Demokrasi,
Kürt meselesi vb. diğer bütün konular bu temel çelişkiye tabidir.
Liberalizmin devrimci
sosyalizmle olan ideolojik-politik kavgasında belirleyici unsur,
emperyalizmi inkâra dayanan o mahut emperyalizm yandaşlığı değil, “sınıf
mücadelesinin inkârı ve devrim düşmanlığı”dır; emperyalizmin emperyalizm
olmadığı iddiası, liberalizmin sınıfsal karakterinin zorunlu bir
sonucudur. Sermayenin liberal kapı kollarına karşı asıl kavga bu cephede
verilmelidir.
Tekrar edeyim; liberalizmin sosyalist harekete yönelik tasallut ve
hegemonya girişimine karşı mücadele, artık ‘vatan-millet’ söylemi
derecesine düşmüş pespaye bir “emperyalizm-antiemperyalizm” teorisi
üzerinden değil, açık bir sınıf mücadelesi ve devrimin güncelliği
anlayışı üzerinden verilebilir. Emperyalizmin esasında “tekelci
kapitalizm”den başka bir şey olmadığı gerçeğinin geniş sol-sosyalist
kesimler açısından kavranması ancak bu yolla mümkün olacaktır.
Sırası mı?
Devrim meselesinin “şimdilik” (veya ebediyyen!) güncelliğinin olmadığını
söyleyerek tartışmaları daha “güncel” bir gerçekliğin sınırlarına çekmek
isteyenler olabilir. Öyle ya, en azından uzunca bir süredir (neredeyse
20-30 yıldır!) öngörülebilir bir zaman dilimi içinde gündeme gelmesi
mümkün görünmeyen bir konuda tartışmak, uzak geçmişin (birçokları için
artık geçersiz) örneklerinin sıkça tekrarlandığı soyut bir tartışmadan
başka bir şey değildi; haliyle de aşırı ölçüde ‘teorik’, ‘ilkesel’,
hatta ‘ahlâki’ kalmaya mahkûmdu. 90’lı yıllardan itibaren özellikle
Latin Amerika emekçilerinin zaman zaman iktidar değişikliklerine yol
açan ayaklanmalarına, (Ekvador, Bolivya, Arjantin…) büyük çaplı kitlesel
eylemlerine rağmen böyle düşünülüyordu. Malûm, artık hiçbir şey
eskisi gibi değildi ve de dünya değişmekteydi… (Sanki “geçmişte” her şey
aynı kalmakta veya dünya hiç kıpırdamadan durmaktaymış gibi!) Bu şartlar
altında, daha en baştan “alternatifsiz” ilan edilmiş bir sisteme karşı
direnmek anlamsız, hatta gerici bir tavırdan başka bir şey olamazdı!
Aksini iddia eden “devrimci dinozorlar,” müstehzi bakışlı sağ ve sol
liberallerin azar ve alaylarına maruz kalmaktaydı…
Değişen Dünya!
Gerçekten de dünya değişmektedir. Ancak sadece sosyalistler için değil,
liberaller için de! Mesela liberallerin kapitalizmin büyük krizlerinin
son bulduğunu, sınıf mücadelelerinin bittiğini, tarihin ve ulus
devletlerin sonunun geldiğini ilan ederek “nihai zaferlerinin” tadını
çıkardıkları dönem artık sona ermiş bulunuyor. Son büyük kriz, uzun
zamandır aşınmaya devam eden liberal hurafelere öldürücü bir darbe
indirdi. Neoliberalizmin önde gelen teolog ve tetikçilerinden eski FED
(ABD Merkez Bankası) Başkanı Greenspean, 2008 krizinin başlangıcında,
son nefesini vermek üzere olan insanların içtenliğiyle adeta günah
çıkartarak “Kırk yıl boyunca inandığı her şeyin yıkıldığını” itiraf
etmişti. Gerçekten de (neo)liberallerin, uzun bir dönem boyunca birçok
solcuyu-sosyalisti de ikna etmeyi başardıkları tezler, tarihsel manada
çok kısa sayılabilecek bir zaman süresi içinde çöktü; hem de ikinci
defa. (Daha eskilerini saymazsak ilk iflas 1929 krizinde yaşandı;
liberalizm, Keynesçiliğin iflasına kadar ‘yeraltına’ geçti!) “Küresel”
kapitalizm, tarihinin en büyük ve doğal olarak en yaygın krizlerinden
birini yaşıyor. Üstelik “ulus devlet” de sönüp gitmek veya yıkılmak bir
yana, kimi zaman en ulusal haliyle ve de bildiğimiz tüm ekonomik ve
siyasi fonksiyonları ile kapitalizmi bir kez daha kurtarma işine
girişmiş durumda! Bu nedenle liberal teori bazı yönleriyle “sümen altı”
edilmiştir! Yaklaşık son otuz yıldır neredeyse hiç kapanmayan o liberal
ağızlardan, temel tezlerinin mantığına uygun olarak “Bırakınız
yapsınlar, bırakınız çöksünler!” türü tutarlı bir ifadeye şahit
olmuyoruz! (Zaten, ABD’deki trilyon dolarlık kurtarma paketi ve
“devletleştirmeler” örneğinde olduğu gibi, “sosyalizm geliyor!” türü
ultra liberal zırvalıkları da ciddiye alan yok.)
Kısacası bir dönem herkes için kapanmış ve yeni bir dönem başlamıştır…
Üstelik bu dönem belli ki tüm iniş ve çıkışlarına rağmen, öyle bin
dereden su getirmeye gerek kalmadan çok daha doğrudan konuşabileceğimiz,
epeyce “pratik” bir dönem olacaktır. Çünkü artık liberallerin işçi
sınıfı düşmanlıkları, devrim karşıtlıkları, hatta karşı devrimcilikleri
ve bazı durumlarda demokrasi (halkın yönetimi anlamında) nefretleri,
sadece teorik değil, aynı zamana pratik bir meseledir! Hayatın
gerçekleri, bizleri elbette teorik ciddiyet zahmetinden değil, ama bir
alay soyut tartışmadan ve bin dereden su getirme zahmetinden kurtarıyor.
Bu nedenle hayata ne kadar teşekkür etsek azdır! Gerçeğin her zaman
devrimci olduğunu da bir kere daha hatırlayarak; aynen Yunanistan’da
olduğu üzere…
Hem Nankör, Hem Milliyetçi, Üstelik de Zorba!
Amacım bir Yunanistan analizine girmek değil. Dikkati çekmek istediğim
nokta, burjuva medyasında Yunanistan üzerine yazılar döktüren ve
manşetler atan (neo)liberal çok bilmişlerin telaş, panik ve hezeyanları
ve bunların altında yatan “tehlikeli” eğilimler. Liberalizmin devrimlere
ve onun vazgeçilmez ön şartı olan kitlesel emekçi eylemlerine bakış
açısını bu görüş ve manşetler açıkça ortaya koyuyor.
İşte birkaç örnek. Önce Taraf gazetesinin manşeti: “Antik Yunan
Ulusalcılığı!”
Altta bir spot: “Ekonomisi dibe vuran ve 110 milyon avroluk yardımla
ayakta kalmaya çalışan Yunanistan’da yüz binlerce işçi milli marş
eşliğinde AB ve IMF karşıtı slogan attı!”
Gazete birinci sayfadan devam ediyor:
“‘Yan Gel Yat’ Dönemi Bitecek! AB ülkeleri içinde en yüksek emekli
aylığı alan ve vergi kaçağında üst sıralarda bulunan Yunanistan’da
hükümetin kemer sıkma politikası dün ülkeyi savaş alanına çevirdi.
Parlamentoya girmeye çalışan işçilere polis müdahale edince kan aktı.”
Bir başlık daha, hem de bizim gerici medyanın toplumsal olayları ‘terör
eylemi’ olarak sunma
ustalığını da kullanarak:
“İHA’nın yayın aracını yaktılar! Ateşe verilen
bankada hamile bir kadın ile iki kişi öldü. İhlas Haber Ajansı’nın canlı
yayın aracını ateşe veren göstericiler, Yunan milli marşını söyleyerek
önlerine gelen her şeyi yakıp yıktı. 110 milyar avro yardım aldıkları AB
ve IMF yuhalandı…
İşte 6 Mayıs tarihli Taraf gazetesinin birinci sayfası. Yani o
“demokrat” ve de ‘askeri vesayet karşıtı’ kisvenin altına saklanmış o
bildiğimiz pespaye sağcı-gerici medya ağızları; Hani bir tek “Kahpe
Yunan Kudurdu!” demediği kalmış.
İkinci örnek, Milliyet’ten, Aslı Aydıntaşbaş’ın kendini artık devrim
falan olmayacağına inandırmaya çalıştığı 1 Mayıs izlenimlerini anlatan
yazısının ardından kaleme aldığı 6 Mayıs tarihli ‘Atın Yunanistan’ı
Avrupa’dan başlıklı makalesi. Yazarımız, Yunanistanlı emekçilerin,
yıllardır bütün şiddeti ile süren
serbest piyasacı “reform” terörüne karşın korumayı başardıkları
ekonomik-sosyal
kazanımlarını savunmak için başkaldırmaları nedeniyle ırkçı tavrını
takınıp onları “Kırgızlar” (yani Asyalı barbarlar!) gibi davranmakla
suçluyor. Üstelik de PASOK tarafından onlarca yıl boyunca Avrupa
hibeleriyle yürütülen bir nevi ‘sovyet modeli’ (tabii benzeri)
sayesinde, hiç üretip çalışmadan, AB’nin paralarını yiyip Alman
şoförlerin ve de İngiliz çiftçilerinin finansmanı (Yani bir nevi “tüyü
bitmemiş yetim” parası!) sayesinde yan gelip yattıklarını ve buna rağmen
şikâyet ettiklerini de eklemeyi ihmal etmeden. Oysa Aslı
Aydıntaşbaş’a göre Yunanlılar “kendilerine çeki düzen vermemiş olmanın”
bedelini ödüyorlar. Ancak buna rağmen “Utanç içinde başlarını öne eğip
‘Yedik içtik, yıllardır Avrupa parasıyla dev bir kamu sektörünü
yolsuzluk ve üretimsizlikle şişirdik’ diyeceklerine, hiddetlenip yakıp
yıkıyorlar…”
Yazarımız “şımarık Yunanlılara” haddini bildirdikten sonra Nazım’ın
‘Koyun gibisin kardeşim!’ dizelerini adeta tersten okuyarak bir de
Türkiye güzellemesine girişiyor. “İşsizlik ve açlığın Yunanistan’dan kat
kat fazla olduğu bir ülkede yaşayan; doğusundan batısına yoksulluktan,
kemer sıkmalardan, enflasyondan, terörden çok çeken, ancak bütün bunlara
Anadolu’nun o kanaatkâr ve sabırlı ruhuyla katlanan; kıt kanaat geçinse
de çalışıp üreten; çocuklarını bin bir fedakârlıkla okutan” adeta
“kuzuların sessizliği” içindeki halka övgüler düzüyor. Çünkü yazara göre
bizler, “Müslüman Kalvenistleriz. Fransızlar gibi dır dır, İspanyollar
gibi âlem, Yunanlılar gibi vıdı vıdı, yapmaktansa, Almanlar gibi
ilerliyoruz adım adım...”
Sonunda da “Sıramızı bekleyip sandığa gidip sessizce oyumuzu atıyoruz.”
(Buyrun liberal demokrasiye!)
İşte
budur. Kendini tam da Türkiye’de devrim falan olmayacağına
inandırmışken, beş gün sonra komşuda olup bitenler karşısında sinirleri
bozulan hassas bir liberalin
öfkeli ruh hali! (Gerçi bu övgüye layık “Müslüman köylü Kalvenizmi,”
Çetin Altan’ın o “etli, şaraplı, kadın kahkahalı sofralar” hayaliyle pek
uyuşmuyor, ama olsun, birilerinin öyle yaşayabilmesi için çoğunluğun
böyle yaşaması şart!)
Bu liberal hanıma, toplumların çıkarları birbiriyle çelişen sınıflardan
meydana geldiği; tarihsel gelişimin temelinde devletle sivil toplum
arasındaki mücadelenin değil de sınıf mücadelelerinin yattığı; bütün
Çinliler nasıl birbirine benzemezse, bütün Türk ve Yunanlıların da
birbirinin aynı olmadığı gerçeğine gözlerini neden kapadığını sormanın
belli ki bir faydası yok. O nedenle sadece, aynı tarihli Milliyet
gazetesinin ekonomi sayfasında yer alan Atina’daki çatışma
fotoğraflarının hemen altındaki o koskoca “ZENGİNLER LONDRA’DA!”
başlığını hatırlatmakla yetinelim. Belli ki Aslı Aydıntaşbaş, bu haberi
görmemiş veya görmezden gelmiş. Oysa haberde paralarını kurtarmak ve
sağlam bir limana sığınmak isteyen Yunanlı zenginlerin Londra’da değeri
iki milyon sterlinin üzerindeki çok sayıda evi satın almak için
yarıştıkları belirtiliyor. (Zaten yüzde altısı onlarınmış!) Yani, nerede
bir takım sosyal haklarını, bayram ve yılbaşı ikramiyesini veya emekli
maaşını kurtarmaya çalışan Yunanlı, nerede “Sovyet” döneminde iyice
semirip krizde de Londra’ya iki milyon küsur sterlinlik ev bakmaya giden
Yunanlı! Belli ki o ekonomik politikaların kararını 11 milyon Yunanlı
hep birlikte almamış! Üstelik o gösterileri yapanların siyasi anlamda
önemli bir bölümü de zaten kaçınılmaz krizlerin ve ödenecek bedellerin
farkında olup daha en başından o neoliberal ekonomi politikalarına karşı
çıkanlar; yani krize batmış kapitalizme karşı herhangi bir borçları yok.
Bilmez Olurlar mı!
(Neo)liberaller, bugünkü
dünya krizinin gerçek müsebbibinin ‘tembel Yunanlılar’ olmadığını
elbette biliyorlar. Krizin, onlar açısından nedenleri niçinleri bir yana
önce, “dünyanın en borçlu ülkesi” unvanına sahip ABD’de aşırı şişmiş
emlak piyasasında ve finans sektöründe patladığını, sonra dünya çapında
hızla yayıldığını ve reel sektörü de sardığını bildikleri gibi. Üstelik
Yunanistan’la aynı nedenlerden dolayı daha bir dizi ülkenin de sırada
olduğu; (Hani İngiltere’nin bile adı geçiyor!) bu nedenle AB’nin 750
milyar avroluk bir yardım paketi hazırladığı; Yunanistan’dan önce mesela
İzlanda gibi, insanların “gün yüzü dahi görmeden” çalıştıkları bir
ülkenin bile iflasını ilan ettiği herkesin malûmu.
Bütün bunlar elbette biliniyor, ancak asıl endişe konusu (neo)liberal
rüyaların bir kez daha devrimci bir kâbusa dönme ihtimali. İşte bütün o
asabiyetin ve saldırgan dilin altındaki temel neden bu. Kapitalist
krizin bedeli, ekonomik politikalar üzerinde en ufak bir söz sahibi
olmayan işçiler, emekçiler, yoksullar ve ezilenlerce itirazsız ödendiği
sürece elbette mesele yok. (Bakın olayların sınırlı birkaç protesto
eylemiyle sona erdiği ve dolayısıyla fazlaca bir “kötü örnek” teşkil
etmediği ülkelerle ilgili tek bir kötü söz var mı!) Şöyle veya böyle
kapitalizm sınırları içinde bir çare bulunur ve her şey unutulur gider.
Ancak emekçilerin, önlerine konulan yüksek hesaba itiraz etmeleri
halinde işin şekli değişir. O andan itibaren birtakım hanımefendi ve
beyefendi köşe yazarları, ağızlarını öfkeyle bozarak “gazino
kapitalizmi”nin sivil güvenlik görevlilerine, hatta daha yerel birer
figür olarak “pavyon
fedailerine” dönüşüverirler.
Bu nokta, aynı zamanda liberalizmin karanlık yüzünün de ortaya çıkmaya
başladığı noktadır. Demokratik sahtekârlık o andan itibaren kitlelere
karşı önce üstü örtülü, ardından da açık tehdide dönüşmeye başlar.
Kimine abartılı gelebilir, ancak tarihte unutulmaz örnekleri vardır.
Tarihte Neler Oldu!
Uzun bir yükseliş döneminin ardından krize giren uluslararası
kapitalizmin neoliberal çözüm reçetelerini ilk
uygulamaya koyduğu ülke Şili’dir. Sosyalist Allende
önderliğindeki Unitad Popular hükümeti tarafından yönetilen Şili’deki
güçlü işçi-emekçi hareketinin gösterdiği direnişi (Ne yazık ki sadece
direniş!) kriz şartlarında kapitalist sermaye birikiminin önündeki en
büyük engel olarak gören uluslararası ve yerli burjuvazi, CIA ve Şili
silahlı kuvvetleri (“Din-Aile-Vatan!”) eliyle bir askeri darbe
tezgâhladı. Ülke emekçilerinin sahip olduğu bütün mevziler ve haklar
kanlı bir biçimde yok edilirken, demokrasiye de son verildi.
Şili, 11 Eylül 1973 darbesinin ardından neo liberalizmin ağababalarından
Friedman’ın yetiştirmesi “Chicago Boys” adı verilen monetarist- serbest
piyasacı “toplum mühendisleri”(!) çetesi tarafından vahşi kapitalizmin
ihtiyaçlarına göre “dizayn” edildi. Emekçilerin uzun yıllar boyunca
mücadele ederek kazandıkları bütün sosyal ve ekonomik haklar ellerinden
alındı. Hem de sadece dönemsel bir askeri diktatörlük olarak kalmayıp
etkisi uzun yıllara yayılan bir “askeri vesayet” rejimi altında…
Bu erken dönem saldırısı elbette Şili ile sınırlı kalmadı. Aynı ekonomik
ve siyasi amaçlarla Uruguay ve Arjantin’de de askeri darbeler yapıldı;
binlerce insan, “serbest piyasanın” varoluşu uğruna yok edildi…
Operasyonun zora dayalı daha geç dönem örnekleri arasında Latin
Amerika’daki Fujimori dönemi Peru’sunu da sayabiliriz
Tabii bir başka ve de fazlasıyla yakın örnek bizim ülkemizdir. 12
Eylül’den söz ediyorum.
Milliyetçi-Liberal Darbe!
12 Eylül, her şeyden önce işçi sınıfına karşı düzenlenmiş
milliyetçi-liberal bir saldırıdır. Bu memlekette boy vermiş ve bugün
birbiriyle “düşman” olmuş bütün gericiliklerin yakın tarihteki ortak
atasıdır. Amacı sadece krize düşmüş bir sermaye birikimi modelinin
yerine bir başkasını koymak değil, buna bağlı olarak işçi sınıfı
hareketini ezmek ve zamanın devrimci ruhunu öldürmektir.
Siz bakmayın o darbeyi takip eden dönemde hidayete eren eski solcu, yeni
liberallere; onların itirazı cuntanın bir takım siyasi hödüklüklerine
ilişkindir. Yoksa, onun iktisadi programı olan 24 Ocak’la, cuntanın
sermayeyle bağlantısı ve akıl hocası, ardından da siyasi devamı olan
Özal’la ve onun devri saltanatıyla hiçbir sorunları olmadı. Onlar,
meftunu oldukları Özal’ın “çağ atlama” masallarını dinliyorlar,
dinledikleri masalları da biraz daha allayıp pullayıp bize
anlatıyorlardı. ‘Gusto’ sahibi olmayan yoksul Türklere, ‘kaliteli şarap’
yerine Kalaşnikof’u tercih eden Kürtlere, ‘fukaralık edebiyatı’ yapıp
çağa ayak uyduramayan ‘başarısız’ güruha ve aklı hâlâ geçmişte kalan
“dinozorlara” küfretmeyi de unutmadan. Yani liberallerimiz de aynen
darbeci bürokrasimiz ve Türk-İslam sentezcisi milliyetçilerimiz gibi
kısa sürede dönemin Türkiyesi’nin bütün olanaklarından faydalanmaya
başlamışlardı; üstelik de onca yıl kadir ve kıymetlerini bilememiş
patronların yanında, adamların devrim ve sosyalizm korkularının
yatışmasının da etkisiyle, yüksek ücretli işlere girerek. Kendilerinden
istenen şey basitti: Bugünlerine övgü, geçmişlerine küfür!
Emeğin kolunu kanadını kıran baskılar, gasp edilen haklar,
örgütlenmenin önündeki engeller; eğitimin ve üniversitelerin hali; ağır
yoksullaşma; işkence idam ve ölümler; Kürtlere yaşatılanlar… Öyle hiç
“enseyi karatmaya” gerek yoktu; bunlar olsa olsa geçiş dönemi
sancılarıydı ve Türkiye dünyayla bütünleşiyordu!
El Çabukluğu Marifet!
Siz bakmayın o liberal demokratlara! Her bir şeyi anlatırlar da eksik
anlatırlar. Evet, yeni liberallerimiz, patronlarının da keşfettiği gibi,
marifet sahibi insanlardır. Asıl işleri illüzyonistlik, yani
hokkabazlıktır. Sermayenin şapkasından el çabukluğu ile “ilericilik,
devrimcilik, enternasyonalizm”
çıkarabildikleri gibi, sermayenin bu memlekette yapılan askeri
darbelerdeki rolünü de kaybedebilirler. Onca “darbe-darbeci”
söylemlerine rağmen ağızlarından burjuvaziye ve işçi sınıfına, yani
sınıf mücadelesine ilişkin tek bir söz çıkmaz. En “eleştirel” ve
“soldan” örneklere göre 12 Eylül, devletin sivil topluma karşı yaptığı
bir darbedir; yeryüzündeki bütün darbeler gibi! Oysa hepimizin de
bildiği üzere 12 Eylül, devletin “sivil toplumu” ezmesi falan değil, o
sivil toplumun mümtaz bir parçası olan sermayenin doğrudan çıkarlarının
ifadesidir; sivil toplumun diğer parçalarının ezilmesi pahasına. O,
darbe öncesi yayımlanan TÜSİAD bildirileri,
patronların darbe yanlısı demeçleri, TİSK Başkanı Halit Narin’in
kahkahaları, Boğaz’da bir yalıda hazırlanan iş yasaları, Kalender Ordu
Evi’nde sürdürülen yasama çalışmaları ve sonunda kimlerin parsayı
topladığı da akıldan çıkarılmamalıdır. Tabii, 1982 Anayasası’nın darbe
öncesinde her gün dile getirilen TUSİAD ve TİSK taleplerinin
siyasi-hukuki bir ifadesi olduğunu da unutmadan. 12 Eylül, paşaların
iktidar hırsının değil, sermayenin mutlak egemenlik hedefinin bir
ürünüdür.
Liberal Demokrasi!
Liberallerimizin bugünkü demokratlıklarına gelince. Bu, halktan ziyade
patronların çıkarlarıyla ilgili bir konumdur. Kapitalist özel mülkiyete
yönelik görünür bir tehlikenin olmadığı, sınıf mücadelesinin tek taraflı
yürüdüğü bir dönemde; kapitalist birikim, serbest piyasa ve girişim
özgürlüğü önünde engel teşkil etmeyen bir demokrasiyi savunmak, askere,
devlete, bürokrasiye laf etmek kolaydır.
Liberallerin, (ve elbette büyük burjuvazinin) eski-yeni birçok
sosyalisti bile baştan çıkaran bugünkü demokratlıklarının ve hatta
“halktan yana” tavırlarının asıl nedeni, tarihsel olarak serbest piyasa
ve girişim özgürlüğü için bir tehlike olarak gördükleri geniş halk
yığınlarının halihazırda neoliberal bir burjuva partisine oy veriyor
olmasıdır. Bu aynı zamanda askeri vesayet karşıtı, “halkçı ve devrimci”
tavırlarının da nedenidir! Liberaller, yoksul emekçi kitleler kendi
gerçek çıkarları adına herhangi bir talepte bulunmayıp büyük sermayenin
iktidarına omuz verdikleri sürece bu “demokratik” tavrı sürdürebilirler.
Çünkü bu dönemde büyük sermayenin askeri bir müdahaleye ihtiyacı yoktur!
Liberallerin, geleneksel asker-sivil bürokrasi vesayetine karşı
mücadelelerinin asıl amacı, halkın tepesine binmiş bu despotluğun
tasfiyesi değil, bugünkü koşullarda kapitalizm için verimsiz bir engele,
ayak bağına dönüşen bürokrasinin yerine sermaye açısından çok daha
işlevsel bir “teknokrasi”yi koymaktır. Bu aynı zamanda, “halkın
egemenliği” anlamındaki demokrasinin ve alt sınıfların devlet
yönetimine müdahalesi anlamındaki politikanın tasfiyesinin de bir
yöntemidir. Amacın gerçekleşmesi oranında, ekonomik gücün siyasi gücü
mutlak olarak denetlediği; “serbest piyasa, güçlü devlet” ilkesinin
egemen olduğu, devletin gerçek özüne döndüğü
(“gece bekçisi’ veya “silahlı adamlar topluluğu”); ekonomik satın
alma gücü oranında politik satın alma gücü sağlayan; herkesin kamu
hizmetlerinden parasal gücü oranında yararlanabildiği; bireyin
“girişimci”, özgürlüğün de “girişim özgürlüğü” ile özdeşleştiği;
kitlelerin büyük oranda depolitize ve atomize edildiği (Bu noktada
faşizmle amaç birliği vardır!); yürütmenin alabildiğine güçlendiği daha
da otoriter bir toplum düzeninin önündeki tüm engeller kalkacaktır.
Bütün bunları soyut ve teorik endişeler, hatta paranoyalar olarak
görenlere yukarıda sözünü ettiğim (neo)liberal-milliyetçi (elbette
dindar, muhafazakâr ve “yeni muhafazakâr”) askeri dikta rejimlerini ve
bugün giderek daha fazla otoriter özellikler gösteren “demokrasileri”
hatırlatmak gerekir; hem de öyle “bireysel özgürlüklü”, seçimli ve de
çok partili cinsinden! Ayrıca liberalizmin tarihsel sorunsalının yoksul
halk çoğunluğunun yönetimi olarak demokrasinin, özgürlüğe, yani girişim
özgürlüğüne müdahalesi ve onu sınırlama ihtimali olduğunu da
unutmayalım. Günümüz liberalizmi bu sorunsalı piyasanın işine yaramayan
bir demokrasinin gerektiğinde zor yoluyla alaşağı edilmesi yönünde kesin
ve pratik olarak çözmüştür. İktisadi özgürlüklerle siyasi özgürlüklerin
çatıştığı noktada sorunun aşılamaması halinde tercih, iktisadi
özgürlükler alanına müdahale etmeyen, ancak bunun dışındaki her şeye
müdahale eden otoriter devletten yanadır. Hem zaten ağababalardan
Hayek “Siyasal özgürlük, bireysel özgürlüğün gerekli bir öğesi değildir.
İkisini birbirinden ayırmak gerekir” derken, Friedman da siyasal
özgürlüğün tahribatının sermaye için iktisadi özgürlüğün kaybına kıyasla
ciddi bir sorun olmadığını belirtir. Yani kapitalizmle demokrasi
arasında zorunlu bir bağ yoktur ve bütün neoliberal cinayetler “şeriata”
uygundur!
Kısacası, kapitalizmin, kapitalist özel mülkiyetin, kapitalist sermaye
birikiminin gerçekleşme şartlarının önüne engeller dikilmeye başladığı
andan itibaren liberalizm bir canavara dönüşebilir. Geçmiş örneklerinin
yanı sıra, bugün Yunanistan, yarın başka yerler bağlamında dikkati
çektiğimiz tehlike budur.
Devrimlere Ne Oldu!
Liberaller herhalde “ellerini kana bulamamak için” olacak (!) biz dahil
herkesi sınıf savaşlarının artık sona erdiğine, devrimler çağının
kapandığına ve de sosyalizmin öldüğüne inandırmaya çalışıyorlar; liberal
hayal dünyalarını yıkacak, başlarını derde sokacak ve sonu belki de asıl
varlık nedenleri olan kapitalizmin tasfiyesine yol açabilecek dünya
çapında bir patırtının çıkmaması için. “Piyasanın o görünmez eli” (Derin
piyasa!) vasıtasıyla kurulduğu söylenen o ilahi dengenin bozulmaması
adına.
Devrimci dönemini çoktan kapatmış olan burjuvazinin tarihsel
çıkarlarının bir izdüşümü olarak liberal düşünce de artık tamamen
karşıdevrimci bir rol oynamaktadır. Onlar sadece günümüzün, (Soros
parasıyla finanse edilen) renkli devrimleri (ve tabii, Özal ilke ve
inkılapları) haricindeki kitle seferberliklerine ve bunların yol
açabileceği muhtemel devrimlere hem bir ihtimal, hem de bir gerçeklik
olarak karşı çıkıyorlar. Ancak devrim fikrine ve pratiğine
düşmanlıklarının alanı sadece bugünü değil dünü de kapsıyor. Bu
karşıtlık sadece Sovyet Devrimi (‘Aslında Kışlık Saray’ın ele
geçirildiği bir Bolşevik darbesiydi!’ diyorlar ya!) ile sınırlı değil.
Buna burjuvazinin “medarı iftiharı” olması gereken Büyük Fransız Devrimi
de dahil bütün burjuva demokratik devrimlerini ekleyebiliriz. Bu arada
burjuva demokratik devrimin en kararlı gücü olan Jakobenlere olan
düşmanlıkları ise gerçekten ibret verici. Yani öyle bir karşı
devrimcilik ki, az daha gayret edilse sırf iki yüz küsur yıl önce devrim
yapıp kral ve ailesini giyotine gönderdiği için kendi geçmişinden
nefrete dönüşecek. Nitekim 1998’deki “200. Yıl” kutlamaları döneminde bu
idamlardan dolayı “özür dilenmesi” gerektiğini söyleyen liberaller bile
çıkmıştır! Kimi liberal köşe yazarlarına göre ise burjuva demokratik
devrimleri Anglosakson dünyasının bağışıklık sahibi olduğu
neredeyse “Akdeniz anemisi” türünden bir hastalık, bir nevi Latin
farfaralığının ürünüdür. (En çok da Taha Akyol!) Anglosakson dünyasına
gelince, orada her türlü ilerleme kendiliğinden, sabırlı insanların
gayreti ve “piyasanın gizli eli” sayesinde olur; tabii 17. yüzyıldaki
İngiliz Devrimi’ni, 18. yüzyıldaki Amerikan Devrimi’ni, hatta 19.
yüzyıldaki Amerikan İçsavaşı’nı, Avrupa’daki 1830 ve 1848 devrimlerini
saymazsak…
Liberalizm Vatan Hainliği midir?
Ulusalcı bir antiemperyalizm ekseninde yürütülen mücadele ve “vatan
hainliği” suçlaması, solun liberalizm ve büyük sermaye karşısında
ideolojik ve politik olarak
daha da gerilemesine yol açarken, liberalizme bu güne kadar sahip
olmadığı bir cesaret kazandırmıştır. Oysa liberalizmin yumuşak karnı
“vatan-millet” mevzuları değil, toplumsal gelişmenin itici gücünü
oluşturan sınıf mücadelesi gerçeği ve bu gerçekten türeyen kapitalizm
eleştirisi, devlet, devrim, enternasyonalizm, demokrasi, ulusal sorun,
milliyetçilik vb. bir dizi olgudur. Ancak genel olarak ülkemiz solunun
bu konulardaki bakış açısı, liberalizmin aynı konulardaki
‘dezavantajlarını’ adeta bir avantaj durumuna getirmiştir; liberalizm
sosyalist soldan bile “hesap sorar” hale gelmiştir. Sınıf savaşı
gerçeğini temel alan mücadele anlayışı elbette işçi-işveren,
fabrika-grev vb. konularla sınırlı değildir. Bu anlayış var olan bütün
toplumsal alanları kapsar. Eleştirinin bu temelde yürütülmesi
liberalizmin bugün özellikle sosyalist sola karşı elinde tuttuğu
silahları kaybetmesine neden olacaktır. Bu eleştiri, özeleştiriye de
dönüştüğü ölçüde sosyalist hareketin ideolojik-politik sağlığı açısından
önemli bir yarar sağlayacaktır.
Liberal Deli Gömleği!
Liberalizm, bütün devrimci ütopyaları reddederek, insanlığı kapitalizmin
o azami kâr hırsıyla sınırlı “deli gömleği” misali dünyasına hapsetmeyi
hedefler. Bu anlamda, burjuva darkafalılığının bir ifadesidir. İnsanı,
çıkar ve faydasından başka hiçbir şey düşünmeyen “atomize” bir bireye,
bireyi de dini imanı kâr olan hırslı bir girişimciye indirgeyerek
aşağılar. İşçilerin, emekçilerin, yoksul halkın egemenliği anlamındaki
demokrasiye düşmandır. Serbest piyasayı her şart altında koruyan ve
kollayan “güçlü devlet”ten yanadır. Bütün “vesayet, sivil toplum,
bürokratik egemenlik, ulus devlet karşıtlığı” nutuklarına rağmen o
devletin sönümlenmesinden ve giderek ortadan kalkmasından; elindeki
bütün politik yetki ve işlevlerin yeniden toplumun eline geçmesinden hiç
söz etmez. Bırakın söz etmeyi, sermayenin çıkarlarının tehlikeye girdiği
durumlarda şoven milliyetçiliğe, askeri diktatörlüğe ve faşizme
sarılmakta bir an bile tereddüt etmez. İşçi sınıfı ve emekçilerin
uluslararası birlik, dayanışma ve mücadelesinin temeli olan
enternasyonalizmden nefret eder, ona karşı uluslararası
mali sermayenin sınırsız genişlemesinin ve sömürüsünün ifadesi
olan “küreselleşmeciliği” savunur. (Ve bunu da “enternasyonalizm” olarak
yutturmaya kalkar!) Ve bütün bunları yaparken kapitalizmin ve onun
serbest piyasacı neoliberal yüzünün insanlık için bir kader
olduğunu, başka hiçbir alternatifin olmadığını söyleyerek “sabır”
telkin eder. (Bu noktada çok dindardır!)
Sosyalistlerin demokrasi, enternasyonalizm, milliyetçilik, darbecilik,
askeri vesayet, bürokratik despotluk, ulusal sorun, devlet, devrim,
toplum, birey vb. hiçbir konuda liberallere vereceği bir hesap yoktur.
Yeter ki bütün bu hesapları kendi kendilerine verebilsinler,
eleştirilerini her şeyden önce “sınıf mücadelesi ve devrimin güncelliği”
anlayışı temeline oturtabilsinler. Buna gerçekten ihtiyaç var.
Unutmayalım liberalizmin karanlık yüzü, ağır kriz dönemlerinde ortaya
çıkar…
|