![]() |
|
|
|
|
||
|
KADIN, GÖÇMEN VE KÜRT FİLİZ KURNAZ 4 Ağustos 2010 Fransa polisinin Afrikalı göçmen kadınlara
uyguladığı şiddet kameralara kazara takıldığında hem Fransa’nın hem
dünyanın gündemine geliverdi. Haber spikerleri şaşkın ifadelerle;
bazıları mahcup! Avrupa’da bunlar nasıl olur; bazıları da bakın
Avrupa’da da insanları copluyorlar bizde olsa kıyamet kopar! edalarında
habere yer verirken kimisi de kendi burnunun ucunda olup bitenlere
kayıtsız Avrupa ülkelerinin demokrasi maskesinin nasıl da düştüğünü
ispatlamanın kıvancıyla gururlanıyordu. Oysa, Avrupa demokrasisinin hayrı her zaman ve her çağda sadece kendineydi ve bugün de bu durumda değişen bir tutum alış gözükmemektedir. Avrupa’da hala en kötü işler göçmen işçilerinindir. En kötü okullar, en kötü çalışma koşulları göçmen işçilere sınır dışı tehdidiyle birlikte dayatılmaktadır. Göçmen olmak… siyahi olmak… Avrupa’da yaşamı zorlaştırırken tüm bunlarla birlikte kadın olmak ise zor yaşamın en dibinde yaşamayı dayatır kadınlara. Avrupa ikiye bölünmüş gibidir. Ya
Avrupalısındır ya öteki… Bugün siyahi-kadın göçmenlere yapılan saldırı
ise münferit bir olaydan ibaret değildir. Geçmişi tarihin derinliğinden
günümüze kadar gelen göçmenlere karşı sistematik olarak uygulanan
sistemin devamının vazgeçilmez parçası olan ve
sistematik-siyasal-politik bir tutum alıştır. Bu politikanın nasıl
işlediğini görebilmek için çok geçmişe uzanmadan yakın geçmişe bakmak
yeterli olacaktır. Nicolas Sarkozy’nin içişleri bakanı olduğu 2005 yılında iki göçmen gencin kaçarken girdikleri trafo binasında elektrik akımına kapılıp ölmesi Fransa’da yaşayan göçmenlerin isyanına neden olmuş, isyan günlerce sürmüş ve tüm Fransa şehirlerine yayılmıştı. Nicolas Sarkozy ise isyancıları “serseri” olarak nitelemiş ve devletin göçmenlere karşı tutumunu net olarak göstermişti. Uygulanan ırkçı politikalar yine Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde Fransa’yı göçmenlerden temizleme vaatlerine kadar varmıştır. 2008 yılında ülkeden sınır dışı edilen göçmenlerin sayısına bakıldığında karşımıza ürkütücü rakamlar çıkmakta. 2008 yılında 29 bin 799 göçmen sınır dışı edilmiş. Göçmenlere yönelik bu politikalar sadece Fransa’da değil İngiltere, Almanya gibi egemen Avrupa ülkelerinde baş göstermektedir. Aynı dönemler içinde başta Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkeler göçmenlere yönelik politikalarını sertleştirmiş ve bu politikaları yasal düzlemde güvenceye almışlardır. Almanya’da göçmenler için “zeka testi” istenmiş bunu da Almanya’nın menfaatlerine yararlı olacak göçmenlerin! tespiti ile açıklamıştır. İngiltere ”göçmen sayısını sınırlandırma” olarak tariflenen politikaları yasal hale getirmiştir. Yasal hale gelen göçmen politikaları ise “göçmenlerin göçmeni kadınları” çok daha fazla etkilemiştir. Fransa’da 19 yaşında şiddete uğrayan bir kadın zorla evlendirilme nedeniyle Fransa’ya sığınmış fakat Fransa devleti tarafından sınır dışı edilmiştir. Aynı uygulamayı ise İngiltere kendine model olarak seçmekte gecikmemiştir. İngiltere’de hızlandırılmış göçmen yasasına dair HRW kadın hakları araştırmacısı Gauri Van Gulik tarafından yapılan açıklamada “kadınlar için geçerli olan ve kadın olmaktan kaynaklanan özel durumların hızlandırılmış sistemde normal durumlar gibi değerlendirildiğini, kadınlara yönelik tecavüz, taciz, cinsel şiddet gibi durumlarda göçmen kadınların yaşacağı sıkıntılara yönelik yapılacak tıbbi-psikolojik desteğin nasıl olacağına dair net bir ifade olmadığını, kadının söz konusu olaydan dolayı travma halinde olmasının veya prosedürün aşamalarından çekinmesinin ve hatta görevlilere karşılaştığı insanlık dışı saldırı konusunda bilgi vermekten utanmasının bile hesaba katılmadığı belirtilmiştir. Fransa’da yaşanan son olayda ise hedefte yine
kadınlar vardır. Fransa devleti siyahi-göçmen ve kadın olana barınma
hakkını tanımamıştır. Evden atılan Afrikalı göçmen kadınların eylemine
güvenlik güçleri aracılığıyla şuursuzca saldırmıştır. Gücünü devletten
alan polisin gözü öyle dönmüştür ki hamile kadınları yerlerde tekme
tokat dövmüş. Kadınların kucaklarındaki bebeklere dahi devletin şefkatli
şiddetini esirgememiştir. Afrikalı kadın göçmenlere yapılan saldırı ise
resmi ağızlarca olağan bulunarak devletin göçmenlere-siyahilere-kadın ve
çocuklara karşı ırkçı politikalarını açığa net bir biçimde çıkarmıştır. Yaşadığımız coğrafyada ise ırkçılık ve
şovenizim ve kadına yönelik şiddet-cinsel taciz ve tecavüz hiç bir yasal
güvenceye ihtiyaç duymadan pervasızca yol almaktadır. Daha birkaç ay
önce (Mart 2010) başbakan Tayip Erdoğan ülke sınırları içindeki yüz bin
Ermeniyi göçle tehdit etmiştir. Öte yandan derin devletin kurşunuyla
hayata veda eden Hrant Dink davası hala sürmekte katili devlet eliyle
kahraman ilan edilmektedir. Daha çok değil birkaç gün önce İnegöl’de
sözde “ticari” olarak başlayan tartışma etnik çatışmaya dönüşmüş Kürt
halkına yönelik linç girişimleri örgütlenmiştir. Derin devlet elini
İnegöl’den Hatay’a uzatmış Kürtlere yönelik linç olaylarını Hatay’da
örgütlemiştir. Bu aktarılanlar ise Derin Devletin kendi bekası uğruna
örgütlediği en güncel ırkçı-şoven politikaların sadece bir kaçıdır.
Cumhuriyet tarihinin tozlu sayfaları ise bu ırkçı ve şoven politikaların
kanlı mürekkebi ile yazılıdır. Erkek şiddeti devlet şiddetidir…. Devletin bekasını oluşturan ırkçı ve şoven politikalar erkek egemenliği ve erkeği her daim beslemiştir. Her gün haberler kadın cinayetlerini sıradan olaylar olarak verirken kadınların hayatına kast eden erkekler devletin himayesinde yine kadın cinayetleri işlemeye devam etmektedir. Yemeği yakmak… karısını rüyasında çıplak görmek… göbeğine pling takmak… resmi nikahsız bir erkekle yaşamak… aşık olmak… daha bir çok durum erkeğin kadına yönelik cinayetlerini sistem içinde meşru kılmaktadır. Öte yanda kadın olmak ve Kürt olmak bu coğrafya sınırları içinde tehlikeli ve doğal bir suç olarak görülmektedir. Kürt kadınlarına yönelik her türlü şiddet
“düşmana” uygulanan şiddet olarak örgütlenmektedir. Kürt kadınlarına
yönelik taciz-tecavüz-şiddet “vatanın bölünmez bütünlüğünün” gereği
olarak meşru görülmekte ve devlet eliyle örgütlenmektedir. Daha
geçtiğimiz aylarda Demokratik Özgür Kadın Hareketinde siyasal çalışma
yürüten bir kadın sivil polislerce kaçırılmış ve şiddete uğramıştır.
Üstelik kaçırılma olayı 2003 yılında kaçırılan Gülbahar Gündüz’ün
kaçırıldığı tarihin yıl dönümüne getirilmiştir. Devlettin Kürt kadınlara
ve tüm kadınlara yönelik doğrudan ya da dolaylı yolla yaptığı her türden
şiddet ise sistematik-politik ve bilinçlidir Egemenler dünyanın her yerinde kendi
bekalarını korumak için ırkçılığı-şovenizmi-erkek egemenliği en etkili
silah olarak kullanmaktadır. Halklar arasında her daim ötekiler
yaratmaktadır. Kadınlar ise yaşamın her alanında en ağır bedeli
ödeyendir. Kapitalizmin çarkları ilk elden kadınları öğütmektedir.
Kapitalizmin dünyada egemenler için cenneti yaratırken tüm ezilenler
için cehennemi yaratmaktadır. Kapitalizmin cehennemindeki en harlı
ateşte ise önce kadınlar yanmaktadır. |
||
|
Loading
|