TEKEL İŞÇİLERİNİN EYLEMİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


FEHMİ BAYRAKTAROĞLU


1 Şubat 2010



Tekel işçilerinin eyleminden sonra görüldü ki; sosyalist sol, bütün bugünkü bölünmüş haline, tüm zaaflarına ve marjinalliğine rağmen bu eylemi desteklemekte canlı, hareketli... vb. Bunca yaşadıklarımızdan sonra, böyle olmayabilirdi de... Hala bizde iş var yani! Gerçi, gelişmeleri yaşadıkça gördük ki, birçoklarında bir BULDUMCUK HALİ, bir ABARTILI ALGILAMA/DEĞERLENDİRME durumu da yok değil ama, bu çok yadırganacak bir durum da değil. Böyle zamanlarda –ve bunca zaman sonra– olur böyle... Hayat, hızla ayakları yere bastırır yaşandıkça nasıl olsa...

Yani, daha hareketli, daha eylemli sınıf mücadelesi günleri gelirse, çabuk toparlanma potansiyelimiz var, bu iyi... Ama bu “iyilik” gözümüze, BÖLÜNMÜŞLÜĞÜMÜZDEN GELEN ZAYIFLIĞIMIZI daha da sokuyor, hem de sokmalı! Bir düşünelim; sosyalistler olarak bu durumda olmasa idik, bu anlamda daha fazla yol alabilmiş olsa idik,neler olurdu?

O zaman bir ders çıkarıp, yazabiliriz: Ülke çapında ses getirebilen işçi eylemleri, başladıkları andan hemen sonra, sınıf ilişki ve çelişkilerine yeniden ve daha derinden –daha dolayımsız– etki yapar; politik konumlanışları da bu bağlamda yeniden tanımlarlar. Bir başka deyişle, her siyasi konumlanışın kendini boy aynasında yeniden –ve daha net– görmesini sağlar bu durum. Böylece, iddialarımızla gerçeklik arasındaki açı farkını daha iyi görür, anlayabiliyorsak anlarız... Tekrar ederek bir daha yazayım: Her kesimin, kendini (politik varlığını,oluşunu) koyduğu yer ile gerçek hayatta bulunduğu yer arasındaki fark böyle zamanlarda daha net ortaya çıkar; böylece daha sahici tutum alışların imkanı da ortaya çıkar. 

Hemen tüm siyasi polemiklerinde kendine o kadar güvenen Başbakan bu sefer önce neden çok sinirlendi, sonra neden “geri bastı”?

Mecliste, mitinglerde, açılışlardaki siyasi polemiklerindeki üstten, kendine aşırı güvenli edasıyla izlediğimiz Başbakanın iki konuda gardı çabuk çöküyor. Bunlardan ilki Kürt sorunu... Bu konuda Başbakan, hep bildiğimiz, tanıdığımız üslubu ile konuşmuyor; çünkü sözde açılım politikaları ile çelişmek istemiyor.

Tekel işçilerinin eylemi/direnişleri başlar başlamaz da; çok kısa sürede Başbakanın o üstten, alaycı, güya duruma hakim üslubu hızla değişti; gardı dağıldı; önce sendika yöneticilerine adeta “büyük konuştunuz, haddinizi aştınız” dercesine “ genel grev yapıp, hükümet düşürmek kim, siz kim? Cürmünüz ne?” diye bağırdı. Ama hemen sonra, genel grev talebinin YUKARIDAN, hükümeti tehdit için sendika üst yöneticileri tarafından çok isteyerek dillendirilen bir söylem DEĞİL, AŞAĞIDAN, binlerce Tekel işçisi tarafından; yavaş da olsa gözle görülür, açıkça hissedilir biçimde diğer işçi kesimlerine YAYILAN VE İÇTENLİKLE, İSTEKLE SAHİPLENİLEN, DERİNDEN GELEN BİR DALGA GİBİ YÜKSELMEKTE OLDUĞUNU görünce; –tabii bu konuda her türlü istihbarat raporları da önüne geliyordur– çark etti; üslubu birden değişti. Önce bir süre, açılışlarda, mitinglerde falan Tekel işçilerini “halkına” şikayet etti, gene olmayınca daha fazla ZAMAN kaybetmeden yeni bir uzlaşma hamlesi yaptı.

Tam burada biraz durup, işçi eylemlerinin doğası ve doğrudan sınıf mücadelesinin belirli pozisyonlarının özellikleri üstüne bir yorum yapmama izin verilsin. Çoğu sıcak işçi eyleminde –grev, direniş, iş bırakma... vb.– mücadele başladıktan itibaren ZAMAN faktörü ikili bir rol oynar. Bazı durumlarda; geçen zaman işçilerin ve sendikanın elini güçlendirir, işvereni –veya hükümeti anlayın– giderek sıkıştırır; işçi-sendika taleplerinin yakınına doğru iter; bazı durumlarda ise, geçen ZAMAN işverenin –hükümetin– elini güçlendirir; direnişin/eylemin gücünü yıpratır; işçilerin-sendikanın taleplerini aşağı doğru bastırır... İşverenler –ve uzmanları– bunu çok iyi bilir,analiz ederler ve ZAMAN AYARLAMASI yaparlar...

Tekel direnişinde direniş başladığından itibaren geçen ZAMAN, işçilerin –ve sendikanın– elini hızla güçlendirdi. Şöyle ki, her geçen gün GENEL GREV TALEBİ işçilerce daha derinden kavrandı, sahiplenildi. Giderek Tekel işçilerinin dışındaki işçi ve sendika kesimlerine –normal dönemlerden daha hızlı– yayılmaya başladı. Ve bu eyleme özgü bir durum olarak Başşehir –Ankara– halkıyla işçiler arasında direkt ve giderek güçlenen bir bağ kuruldu.

Ankara’ya haklarını aramaya gelen işçileri Kızılay’daki soğuk havuza dökenler, onların haline bakıp “aldınız mı boyunuzun ölçüsünü!” havalarında iken; işçiler halk havuzunun içine yerleşince ve giderek daha fazla kabul görmeye başlayınca; korku ve panikle işçileri halktan ve Ankara’dan uzaklaştırmak, ayırmak için tedbirler, tavırlar geliştirmeye başladılar!

Demek ki ZAMAN, direnişin –işçilerin, sendikanın– lehine işliyor bu sefer, ve GENEL GREV TALEBİ DAHA DERİNDEN SAHİPLENİLİP, GİDEREK YAYGINLIK KAZANIYOR. (Ve “anladıkları dilden konuşmak lazım” sloganı ne kadar da yerini buluyor! Nabız bizim çocuklar tarafından sağlam tutulmuş, doğru teşhis konulmuştur diyebiliriz bu sefer...) Direnen işçilere “çorba servisi” de lazım tabii ama, bu zamanda asıl lazım olan nabzı doğru tutan, doğru yerde durmayı başaran bir öncülük... El yordamı ile başlamış olsa da, yapılmaktadır, içimiz şimdi daha rahat...)

Tam bu noktada; başka bir ders daha çıkarıp, onu da yazabiliriz:

Sınıf çizgisi izlediğini iddia etmek başkadır, her somut dönem/zamanda doğru sınıf rotası tutturabilmek başka!.. Yani, sınıf hareketi ile bağ kurmaya/bütünleşmeye çalışan –ve bunu şu veya bu biçimde yapan– herkes doğru yapıyor diye bir kural yoktur. Somut durumlarda tam da tersi yaşanabilmektedir. Somut durumda, her siyasi çevre, her organizasyon kendi doğru bildiğini yapmaktadır. Bunların hepsi, belirli bir zaman ve durumda hemen hemen AYNI ve DOĞRU BİR NOKTADA ÇAKIŞIRSA NE İYİ... Tersi oluyorsa da, yazık, ne fena...

Tekel işçilerinin eylemi/direnişlerinin tahlilinden, sosyalist solun bugünkü durumuna ilişkin bir değerlendirmeye geçtiğimin farkındayım. Ama bu ikisini karşılıklı etkileşimleri içinde ele almaz, bu bütünlükle değerlendirmez ve kavramazsak zaten eksik ve sonuçta yanlışlara yol açacak bir tahlil yapmış olmaz mıyız? Devam edeyim:

Tekel direnişi üzerinden eylemi destekleyen, işçilerin yanında durmaya ve bağ kurmaya çalışan herkes “haydi genel greve” diyor. Doğru, güzel. Ama daha sonra ne diyor; orada işçilerle tanışan, çadırlarda onlarla geceden-sabaha, sabahtan-geceye iletişim kuranlar, ne diyor? VE İŞÇİLER NE DİYOR, 40 BÖLÜĞE BÖLÜNMÜŞ HALİMİZİ GÖRÜNCE? Ve bu 40 bölüğün elemanlarının propagandaya başlayınca her birinin ayrı telden çaldığını görünce, ne diyor, ne düşünüyor işçiler??? Bir ders daha o zaman:

Her büyük işçi hareketi, kendimizi; siyasi duruşumuzu, ileri sürdüğümüz sloganlarımızı, savunduğumuz perspektiflerimizi siyasi pratikte bir kez daha sınamamızı, savunduklarımızı yeniden gözden geçirmemizi sağlar... Yorumlarımız (siyasi değerlendirmelerimiz) ve önerilerimiz, hayata ( sınıf mücadelesine) göre nerede durduğumuzu tanımlar. Bu, perspektiflerimizin, siyasi tutumlarımızın sınanmasıdır aynı zamanda... vd.

Ve devamla, böyle zamanlarda sadece kendi kendimizi hayatın terazisinde yeniden tartmayız, YÜZLEŞTİĞİMİZ, YANYANA GELDİĞİMİZ SINIF ( ELEMANLARI) DA BİZİ TARTAR! Yani halimizi daha içeriden öğrenirler. Ve ilk öğrendikleri de parça-parça olduğumuzdur! ( Eylemdeki işçilerle yüz yüze konuşan arkadaşlar deneyimlemişlerdir; tanışma, sohbet kurma faslından sonra işçilerin ilk sordukları, “niye bu kadar çok ve ayrı-ayrı parti veya grupsunuz?” sorusudur. (Ben koştururken bu sorulara zorlana-zorlana verdiğimiz –ve işçileri hiçbir zaman kesmeyen– “cevapları” hatırlıyorum da, şimdilerde arkadaşlar nasıl açıklamalar yapıyor, merak ediyorum...) Aynı dersi bir de başka deyişle ifade edip, devam edelim:

Eylem içinde sadece biz kendimizi sınamayız; sınıf da bizi tanır, hal ve gidişimizi kavrar, düzene ve sömürüye karşı propagandamızla ve önerilerimizle somut halimiz arasında kıyaslama yapar... vb.vb.

Ama, bu çıkmazı aşmak için; hem bu gerçekliklerin önümüze koyduğu görevleri en az yürüttüğümüz siyasi faaliyet kadar ciddiye alıp, bu konuda da gereğini yapmaya çalışmak, bir yandan da koşturmaya devam etmek gerekiyor. İkisi birlikte başarılmazsa, olmaz yani!..

Şimdi, sözü getirdiğimiz noktada şunu –belki de söylediklerimizi farklı kurulmuş cümlelerle tekrar etme pahasına– söyleyebiliriz: Her büyük işçi eylemi sınıf ilişki ve çelişkilerine o somut zaman ve durumda “yeniden” müdahale eder; “yeniden” düzenler ve kurar. Somut siyasi duruma (ve sınıf mücadelesine) ait tezleri, tespitleri doğrular veya yalanlar. Taşları yerli-yerine koyar...

Tekel eyleminde ülkenin hemen her yerinden Ankara’ya gelen Kürt, Türk ve başka milliyetlerden işçiler aralarındaki bir çok siyasi, sosyal FARKLI DURUMA RAĞMEN, birlikteler, eylemlerinin talepleri açısından aynı eylemlilik içindeler. Bu durum, hem daha dikkatle ve üzerinde bir çok bakımdan ince-ince düşünerek tahlil edilmesi gereken bir durum –ki bunu Rıdvan [Turan] arkadaş okuduğum bir yazısında dikkatle inceliyor, bu konuda kafa yoruyor, memnun oldum–; hem de her siyasi çevrenin Kürt sorunu üzerine tespitleri, politikaları bu verili –somut– durumda hayatın tezgahında yeniden teste tabi tutuluyor; sınanıp deneniyor... Tabii sadece bu tespitler de değil, geri kalanlar da... ve devam...

Buradan itibaren, iki önemli noktaya bir arada değinerek devam ediyorum. Ki bu iki nokta; tıpkı bir önceki bölümde birlikte –iç içe– ele aldığım konular gibi; içerikleri bakımından da birlikte ele alınınca daha kavratıcı oluyorlar. Birincisi, Tekel eylemini ve sendikalarının durumunu gelinen noktada nasıl değerlendirmeliyiz? İkincisi, bundan sonra neler olur, olacaklar hakkında öngörülerimiz nelerdir? (Dikkat! Öngörü yeteneğimizi test etmek için yazmıyoruz bunları, olacaklara şimdiden hazırlıklı olup, politik tavır geliştirmek lazım ya!...)

Birincisinden girelim, genel bir tespit yaparak, sonsözü baştan söyleyerek başlayalım: Türkiye’nin bugünkü halinde, işçi sınıfının içinde –tek tek şu veya bu politik gruba aidiyetleri olan, çok az sayıdaki işçiler hariç– hatırı sayılır nicelikte bir öncü işçi bilinci oluşmamışken; ve sendikal hareket, giderek politik muhtevalar da kazanan ekonomik mücadeleler, böyle işçilerin yönlendirmesinde değilken olan-biteni abartmak; yaşanılan gerçekliktekinden fazla anlamlar yüklemek, tersinden bir sınıf körlüğüdür! Bu körlüktür ki, somut durumda, yürütülen faaliyetten, içinde bulunulan siyasi çevre –grup, parti– adına politik olarak tatmin edici bir haz duyulmasını ve kendinden aşırı memnuniyeti getirir, bu da BİRLEŞİP GÜÇLENMEYE DEĞİL, BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ BESLEMEYE HİZMET EDER, ZARAR VERİR! Zararı sadece bu da olmaz, hali hazırdaki sendikal hareketi –ve yönetimlerini– gerçekte olduklarından başka türlü –daha hayırhah– değerlendirmemize ve abartılı tahliller yapıp, yanlış politik tutumlar üretmemize neden olur. Örneğin, 17 Ocak Pazar günkü Radikal 2’deki Zafer Aydın’ın yazısında olduğu gibi...( yazımı uzatmamak için, bu yazıdan alıntılar yapıp tartışmaya girmiyorum, arkadaşın yazdıkları ve bakışı da, benimkiler de açık zaten...)

Buradan, ikinci noktaya, BUNDAN SONRA NE OLUR? sorusuna geçebiliriz. Yazıma başlarken değindiğim gibi, Başbakan durumların farklı –istemedikleri gibi– geliştiğini görünce posta atmayı bıraktı, sorunu uzlaşma yolu ile aşmaya yöneldi. Ama bu aşamada, “...direnildi, sonuç –anlaşma– tam istenildiği gibi olmasa da kazanıldı...” türünden naif tahlilciliğe gene düşmemek lazım. (Hatta, daha şimdiden bazılarınca bunlar yazılıp, söylenmeye başlanıldı bile!..) Şundan ki: Elbette bu direnişle kazanılan çok şey var ve her durumda bunlar sınıfın –ve sınıf mücadelesinin– kazanç hanesine yazıldılar ama; AMASI VAR ve bu AMA geleceğimizi etkiliyor, etkileyecek işte!... (Hem işçiler –sınıf– için, hem de sosyalistler için bu böyle, hepsini kastederek yazıyorum...)

AMA’sı da şu: Mücadelenin bu devresi bitti, bitiyor ama; bu, hep devam edecek, birçok başka devreleri de olacak bir mücadele –sınıf savaşı–; hangi konumda bitiriyoruz bu devreyi? Bu, önemli, GELECEĞİ DE DOĞRUDAN ETKİLER! “Sarı”, “bürokrat”, “hain” “sınıf uzlaşmacı” “sınıf düşmanı” (politik bakış açısına göre ne de çok isimleri var, daha doğrusu “bizimkiler” birbirinden farklı ne çok isim takmışlar!) sendika yöneticileri bu aşamadan “KAHRAMAN” OLARAK ÇIKARLARSA, işçilerin gözünde –en azından birçoğunun gözünde– güvenleri yeniden tazelenmiş olmayacak mı? Tekel işçileri on binin üstünde ve Ankara’ da sadece bir kısmı varlar üstelik... Ya bu olan-biteni son derece dikkatle ve kendileri için rota çizmek üzere izleyen, bu sendikanın ve konfederasyonun diğer işkollarındaki, işyerlerindeki işçiler?.. BU, GELECEK İÇİN NASIL SONUÇLARA YOL AÇAR? Uzatmıyorum ama, okur anlamalı ki bu ve bunlar gibi daha bir sürü sonuç –faktör– var bu başlığın altında, ve hepsi de sınıf mücadelesi açısından hayati önemde. NASIL OLACAK? NE YAPMALIYIZ? DEMEK Kİ MESAİMİZ DAHA YENİ BAŞLIYOR! İşte bu noktanın altı defalarca çizili, gözlere sokmak için ikide bir büyük yazıyorum dayanamayıp..)

Bakın, tüm bu son yazdıklarımın önemine dair bir şeyler anlatayım size: Başbakan, geçmişteki bir mitingde karşısına aniden dikilen bir vatandaş, tersine giden bir şeyler söyleyince öfkesine yenilip “ananı da al, git buradan” dedi ama; Tekel direnişinde sendika yöneticileri aşağıdan işçinin baskısı ile “gerekirse genel grev yapar, hükümeti düşürürüz” dediklerinde, meclisteki grup toplantısında kürsüye çıkıp söylediklerini (posta atıp, “sizin gücünüz ne” dedi ya...) boş bulunup, veya öfkesine yenilip söylediğini hiç sanmam. Bu işler böyle olmuyor, böyle olmaz yani... Bir kere, o sözlerde “yerinizi, haddinizi bilin, tabanınıza hoş görünmek için çizmeyi –çizgiyi– aşmayın!” uyarısı, fırçası vardı, bu bir... İkincisi, eylemdeki işçilere “ayar verme”, “korkutma ve geri bastırma, azimlerini kırma” tavrı da vardı, bu da iki... ÇÜNKÜ, AÇIKÇA GÖRÜLÜYOR Kİ,GİDEREK OLABİLECEKLERDEN CİDDİ OLARAK KORKUYORLAR, BU DA ÜÇ! (Bunları Başbakan Yardımcısı da “Tekel işçileri parlamentodakilerden daha iyi muhalefet yapıyorlar” diye ikrar etti. Bu parantezin içine müsveddemden ayrılarak yazmadan edemeyeceğim; kifayetsiz muhteris Baykal, aklınca açmaza düşürmeye çalışarak dün akşam Başbakana “...seni bu Tekel işçileri iktidardan düşürecek, tavsiyemdir, Pazartesi anlaş” diye emir edası ile vurgulayarak seslendi. Bu ne ucuz taktiktir, ne pespaye bir muhalefettir, güya işçilerin gözünde de puan toplamaya, popülarite kazanmaya çalışıyor. Bütün bu yaşananlardan azıcık da olsa ders alan işçiler izlerken gülmüşlerdir, eminim!) Dağıtmadan söylediklerime döneyim, “Başbakan ve hükümet, bu yaptıklarını bilinçli, hesaplı yapıyorlar, çünkü gelişmelerden korkuyorlar” demiştim.

Hemen bunlardan sonra İŞÇİLERİN SÖZLEŞMELERİNİN BİTİM TARİHİ BEKLENDİ (bu, geçen hafta içinde oldu, yani işçilerin son dönem sözleşmeleri de bitti). Çünkü bu durumun da işçileri tedirgin edeceği HESAPLANDI. Ve bu süre de işçileri halka şikayet ederek, moral yıpranma yaratmaya çalışılarak, çadırları sökme tehditleri savurarak geçirildi! ZAMAN, yukarıda anlattığım gibi, genelde direnişteki işçilerin hanesine olumluluklar yazarak geçtiği için; daha uzun beklenmeden ikili görüşme sağlandı, iki bakana “bir uzlaşma yolu bulma” görevi verildi. DİKKAT! Niye sadece en üst düzeyde, niye ikili, en dar bir görüşme? Sadece çabukluk, bir an önce bitsin/neticeye ulaşılsın diye mi?..

Size, çok uzun yıllar toplu sözleşme uzmanlığı yapmış bir sendika çalışanı olarak anlatmaya devam edeyim şimdi: Bazı toplu sözleşme görüşmeleri süreç içinde zıtlaşır, çıkmaza girer ve tıkanır; işçi kitlesi verilenlere razı olmaz, işveren daha fazla vermek istemez; sendikacılar gelinen noktada uzlaşmak isteseler bile işçiler izin vermez. Kilitlenilen noktada prosedür önce tarafları ortak bir noktada uzlaştırmak için “tarafsız aracı”ya gitmek, gene anlaşılamazsa da grevdir! Tam bu aşamada, deneyimli, uyanık işverenler –veya uzmanları– ve karşı taraftan da hak ettikleri adları ile sınıf uzlaşmacı, işçi satıcısı sendikacılar ortaya “bir de başkanlar kendi aralarında görüşsünler” önerisini atarlar; sırf bu durumun kendisini kabul etmek bile (yani işçiler bu öneriye onay verdiğinde) son direnilen noktadan GERİ BASILMIŞ BİR ADIMDIR!

İşveren (siz, bizim durumumuzda hükümet diye okuyun) bu öneri kabul edildiğinde bile, yani GÖRÜŞMEDEN ÖNCE BİLE psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir zaten! Gerisi de çoğu kez, yapılan görüşmede ortaya konulan önerileri işçi çoğunluğuna kabul ettirme manevraları ile geçer. İŞ BİTİRİLMİŞTİR! Şu anda, Tekel işçilerinin teknik olarak içinde bulundukları durum budur. Muhtemelen –umarım hükümettekiler ve sınıf uzlaşmacı işçi satıcısı sendika yöneticileri başaramazlar ama– böyle bir sonuçla bu direniş “bitirilecektir”. (Biraz şeytanın avukatlığını yapayım mı? Görüşmede ortaya konulan öneriyi diyelim ki direnişteki işçiler beğenmediler, “direnişe devam!” dediler, sendika yöneticileri de “ başlarken referandum yaptık, şimdi de yapalım, bakalım işçilerin tamamı ne diyecek?” dediler. Ne olur? Bekleyip, yaşayıp, göreceğiz. Umarım, böyle bir durumda tutulan hat savunulmaya devam edilebilecek kadar mevziler pekiştirilmiştir...

Ama gene de, bütün bu tanımladığım zor şartlarda bile elde edilenler, hiç de küçümsenecek gibi değil. Doğru dersler çıkarabilir ve o derslerin öğrettiklerini yapmayı başarabilirsek– hem işçiler, hem de sosyalistler için söylüyorum– BİZ KAZANACAĞIZ!

Yaşasın işçi sınıfının ve işçi sınıfı sosyalistlerinin birliği!

Kahrolsun sermaye sınıfı!

Kahrolsun bu düzen!

Zafer, direnen emekçinin olacak, sosyalizmin olacak!

 

(Bu yazı, Başbakanın Türk-İş Başkanı ile görüşüp; 2 Bakanına işçiler için “yeni bir öneri” hazırlamaları talimatını verdiği günden sonra yazılmaya başlanıp, 31 Ocak Pazar günü yollanmıştır.)