|
Tekel işçilerinin eyleminden sonra görüldü ki; sosyalist
sol, bütün bugünkü bölünmüş haline, tüm zaaflarına ve marjinalliğine
rağmen bu eylemi desteklemekte canlı, hareketli... vb. Bunca
yaşadıklarımızdan sonra, böyle olmayabilirdi de... Hala bizde iş var
yani! Gerçi, gelişmeleri yaşadıkça gördük ki, birçoklarında bir
BULDUMCUK HALİ, bir ABARTILI ALGILAMA/DEĞERLENDİRME durumu da yok değil
ama, bu çok yadırganacak bir durum da değil. Böyle zamanlarda –ve bunca
zaman sonra– olur böyle... Hayat, hızla ayakları yere bastırır
yaşandıkça nasıl olsa...
Yani, daha hareketli, daha eylemli sınıf mücadelesi
günleri gelirse, çabuk toparlanma potansiyelimiz var, bu iyi... Ama bu
“iyilik” gözümüze, BÖLÜNMÜŞLÜĞÜMÜZDEN GELEN ZAYIFLIĞIMIZI daha da
sokuyor, hem de sokmalı! Bir düşünelim; sosyalistler olarak bu durumda
olmasa idik, bu anlamda daha fazla yol alabilmiş olsa idik,neler olurdu?
O zaman bir ders çıkarıp, yazabiliriz: Ülke çapında ses
getirebilen işçi eylemleri, başladıkları andan hemen sonra, sınıf ilişki
ve çelişkilerine yeniden ve daha derinden –daha dolayımsız– etki yapar;
politik konumlanışları da bu bağlamda yeniden tanımlarlar. Bir başka
deyişle, her siyasi konumlanışın kendini boy aynasında yeniden –ve daha
net– görmesini sağlar bu durum. Böylece, iddialarımızla gerçeklik
arasındaki açı farkını daha iyi görür, anlayabiliyorsak anlarız...
Tekrar ederek bir daha yazayım: Her kesimin, kendini (politik
varlığını,oluşunu) koyduğu yer ile gerçek hayatta bulunduğu yer
arasındaki fark böyle zamanlarda daha net ortaya çıkar; böylece daha
sahici tutum alışların imkanı da ortaya çıkar.
Hemen tüm siyasi polemiklerinde kendine o kadar güvenen
Başbakan bu sefer önce neden çok sinirlendi, sonra neden “geri bastı”?
Mecliste, mitinglerde, açılışlardaki siyasi
polemiklerindeki üstten, kendine aşırı güvenli edasıyla izlediğimiz
Başbakanın iki konuda gardı çabuk çöküyor. Bunlardan ilki Kürt sorunu...
Bu konuda Başbakan, hep bildiğimiz, tanıdığımız üslubu ile konuşmuyor;
çünkü sözde açılım politikaları ile çelişmek istemiyor.
Tekel işçilerinin eylemi/direnişleri başlar başlamaz da;
çok kısa sürede Başbakanın o üstten, alaycı, güya duruma hakim üslubu
hızla değişti; gardı dağıldı; önce sendika yöneticilerine adeta “büyük
konuştunuz, haddinizi aştınız” dercesine “ genel grev yapıp, hükümet
düşürmek kim, siz kim? Cürmünüz ne?” diye bağırdı. Ama hemen sonra,
genel grev talebinin YUKARIDAN, hükümeti tehdit için sendika üst
yöneticileri tarafından çok isteyerek dillendirilen bir söylem DEĞİL,
AŞAĞIDAN, binlerce Tekel işçisi tarafından; yavaş da olsa gözle görülür,
açıkça hissedilir biçimde diğer işçi kesimlerine YAYILAN VE İÇTENLİKLE,
İSTEKLE SAHİPLENİLEN, DERİNDEN GELEN BİR DALGA GİBİ YÜKSELMEKTE OLDUĞUNU
görünce; –tabii bu konuda her türlü istihbarat raporları da önüne
geliyordur– çark etti; üslubu birden değişti. Önce bir süre,
açılışlarda, mitinglerde falan Tekel işçilerini “halkına” şikayet etti,
gene olmayınca daha fazla ZAMAN kaybetmeden yeni bir uzlaşma hamlesi
yaptı.
Tam burada biraz durup, işçi eylemlerinin doğası ve
doğrudan sınıf mücadelesinin belirli pozisyonlarının özellikleri üstüne
bir yorum yapmama izin verilsin. Çoğu sıcak işçi eyleminde –grev,
direniş, iş bırakma... vb.– mücadele başladıktan itibaren ZAMAN faktörü
ikili bir rol oynar. Bazı durumlarda; geçen zaman işçilerin ve
sendikanın elini güçlendirir, işvereni –veya hükümeti anlayın– giderek
sıkıştırır; işçi-sendika taleplerinin yakınına doğru iter; bazı
durumlarda ise, geçen ZAMAN işverenin –hükümetin– elini güçlendirir;
direnişin/eylemin gücünü yıpratır; işçilerin-sendikanın taleplerini
aşağı doğru bastırır... İşverenler –ve uzmanları– bunu çok iyi
bilir,analiz ederler ve ZAMAN AYARLAMASI yaparlar...
Tekel direnişinde direniş başladığından itibaren geçen
ZAMAN, işçilerin –ve sendikanın– elini hızla güçlendirdi. Şöyle ki, her
geçen gün GENEL GREV TALEBİ işçilerce daha derinden kavrandı,
sahiplenildi. Giderek Tekel işçilerinin dışındaki işçi ve sendika
kesimlerine –normal dönemlerden daha hızlı– yayılmaya başladı. Ve bu
eyleme özgü bir durum olarak Başşehir –Ankara– halkıyla işçiler arasında
direkt ve giderek güçlenen bir bağ kuruldu.
Ankara’ya haklarını aramaya gelen işçileri Kızılay’daki
soğuk havuza dökenler, onların haline bakıp “aldınız mı boyunuzun
ölçüsünü!” havalarında iken; işçiler halk havuzunun içine yerleşince ve
giderek daha fazla kabul görmeye başlayınca; korku ve panikle işçileri
halktan ve Ankara’dan uzaklaştırmak, ayırmak için tedbirler, tavırlar
geliştirmeye başladılar!
Demek ki ZAMAN, direnişin –işçilerin, sendikanın– lehine
işliyor bu sefer, ve GENEL GREV TALEBİ DAHA DERİNDEN SAHİPLENİLİP,
GİDEREK YAYGINLIK KAZANIYOR. (Ve “anladıkları dilden konuşmak lazım”
sloganı ne kadar da yerini buluyor! Nabız bizim çocuklar tarafından
sağlam tutulmuş, doğru teşhis konulmuştur diyebiliriz bu sefer...)
Direnen işçilere “çorba servisi” de lazım tabii ama, bu zamanda asıl
lazım olan nabzı doğru tutan, doğru yerde durmayı başaran bir öncülük...
El yordamı ile başlamış olsa da, yapılmaktadır, içimiz şimdi daha
rahat...)
Tam bu noktada; başka bir ders daha çıkarıp, onu da
yazabiliriz:
Sınıf çizgisi izlediğini iddia etmek başkadır, her somut
dönem/zamanda doğru sınıf rotası tutturabilmek başka!.. Yani, sınıf
hareketi ile bağ kurmaya/bütünleşmeye çalışan –ve bunu şu veya bu
biçimde yapan– herkes doğru yapıyor diye bir kural yoktur. Somut
durumlarda tam da tersi yaşanabilmektedir. Somut durumda, her siyasi
çevre, her organizasyon kendi doğru bildiğini yapmaktadır. Bunların
hepsi, belirli bir zaman ve durumda hemen hemen AYNI ve DOĞRU BİR
NOKTADA ÇAKIŞIRSA NE İYİ... Tersi oluyorsa da, yazık, ne fena...
Tekel işçilerinin eylemi/direnişlerinin tahlilinden,
sosyalist solun bugünkü durumuna ilişkin bir değerlendirmeye geçtiğimin
farkındayım. Ama bu ikisini karşılıklı etkileşimleri içinde ele almaz,
bu bütünlükle değerlendirmez ve kavramazsak zaten eksik ve sonuçta
yanlışlara yol açacak bir tahlil yapmış olmaz mıyız? Devam edeyim:
Tekel direnişi üzerinden eylemi destekleyen, işçilerin
yanında durmaya ve bağ kurmaya çalışan herkes “haydi genel greve” diyor.
Doğru, güzel. Ama daha sonra ne diyor; orada işçilerle tanışan,
çadırlarda onlarla geceden-sabaha, sabahtan-geceye iletişim kuranlar, ne
diyor? VE İŞÇİLER NE DİYOR, 40 BÖLÜĞE BÖLÜNMÜŞ HALİMİZİ GÖRÜNCE? Ve bu
40 bölüğün elemanlarının propagandaya başlayınca her birinin ayrı telden
çaldığını görünce, ne diyor, ne düşünüyor işçiler??? Bir ders daha o
zaman:
Her büyük işçi hareketi, kendimizi; siyasi duruşumuzu,
ileri sürdüğümüz sloganlarımızı, savunduğumuz perspektiflerimizi siyasi
pratikte bir kez daha sınamamızı, savunduklarımızı yeniden gözden
geçirmemizi sağlar... Yorumlarımız (siyasi değerlendirmelerimiz) ve
önerilerimiz, hayata ( sınıf mücadelesine) göre nerede durduğumuzu
tanımlar. Bu, perspektiflerimizin, siyasi tutumlarımızın sınanmasıdır
aynı zamanda... vd.
Ve devamla, böyle zamanlarda sadece kendi kendimizi
hayatın terazisinde yeniden tartmayız, YÜZLEŞTİĞİMİZ, YANYANA GELDİĞİMİZ
SINIF ( ELEMANLARI) DA BİZİ TARTAR! Yani halimizi daha içeriden
öğrenirler. Ve ilk öğrendikleri de parça-parça olduğumuzdur! ( Eylemdeki
işçilerle yüz yüze konuşan arkadaşlar deneyimlemişlerdir; tanışma,
sohbet kurma faslından sonra işçilerin ilk sordukları, “niye bu kadar
çok ve ayrı-ayrı parti veya grupsunuz?” sorusudur. (Ben koştururken bu
sorulara zorlana-zorlana verdiğimiz –ve işçileri hiçbir zaman kesmeyen–
“cevapları” hatırlıyorum da, şimdilerde arkadaşlar nasıl açıklamalar
yapıyor, merak ediyorum...) Aynı dersi bir de başka deyişle ifade edip,
devam edelim:
Eylem içinde sadece biz kendimizi sınamayız; sınıf da bizi
tanır, hal ve gidişimizi kavrar, düzene ve sömürüye karşı
propagandamızla ve önerilerimizle somut halimiz arasında kıyaslama
yapar... vb.vb.
Ama, bu çıkmazı aşmak için; hem bu gerçekliklerin önümüze
koyduğu görevleri en az yürüttüğümüz siyasi faaliyet kadar ciddiye alıp,
bu konuda da gereğini yapmaya çalışmak, bir yandan da koşturmaya devam
etmek gerekiyor. İkisi birlikte başarılmazsa, olmaz yani!..
Şimdi, sözü getirdiğimiz noktada şunu –belki de
söylediklerimizi farklı kurulmuş cümlelerle tekrar etme pahasına–
söyleyebiliriz: Her büyük işçi eylemi sınıf ilişki ve çelişkilerine o
somut zaman ve durumda “yeniden” müdahale eder; “yeniden” düzenler ve
kurar. Somut siyasi duruma (ve sınıf mücadelesine) ait tezleri,
tespitleri doğrular veya yalanlar. Taşları yerli-yerine koyar...
Tekel eyleminde ülkenin hemen her yerinden Ankara’ya gelen
Kürt, Türk ve başka milliyetlerden işçiler aralarındaki bir çok siyasi,
sosyal FARKLI DURUMA RAĞMEN, birlikteler, eylemlerinin talepleri
açısından aynı eylemlilik içindeler. Bu durum, hem daha dikkatle ve
üzerinde bir çok bakımdan ince-ince düşünerek tahlil edilmesi gereken
bir durum –ki bunu Rıdvan [Turan] arkadaş okuduğum bir yazısında
dikkatle inceliyor, bu konuda kafa yoruyor, memnun oldum–; hem de her
siyasi çevrenin Kürt sorunu üzerine tespitleri, politikaları bu verili
–somut– durumda hayatın tezgahında yeniden teste tabi tutuluyor; sınanıp
deneniyor... Tabii sadece bu tespitler de değil, geri kalanlar da... ve
devam...
Buradan itibaren, iki önemli noktaya bir arada değinerek
devam ediyorum. Ki bu iki nokta; tıpkı bir önceki bölümde birlikte –iç
içe– ele aldığım konular gibi; içerikleri bakımından da birlikte ele
alınınca daha kavratıcı oluyorlar. Birincisi, Tekel eylemini ve
sendikalarının durumunu gelinen noktada nasıl değerlendirmeliyiz?
İkincisi, bundan sonra neler olur, olacaklar hakkında öngörülerimiz
nelerdir? (Dikkat! Öngörü yeteneğimizi test etmek için yazmıyoruz
bunları, olacaklara şimdiden hazırlıklı olup, politik tavır geliştirmek
lazım ya!...)
Birincisinden girelim, genel bir tespit yaparak, sonsözü
baştan söyleyerek başlayalım: Türkiye’nin bugünkü halinde, işçi
sınıfının içinde –tek tek şu veya bu politik gruba aidiyetleri olan, çok
az sayıdaki işçiler hariç– hatırı sayılır nicelikte bir öncü işçi
bilinci oluşmamışken; ve sendikal hareket, giderek politik muhtevalar da
kazanan ekonomik mücadeleler, böyle işçilerin yönlendirmesinde değilken
olan-biteni abartmak; yaşanılan gerçekliktekinden fazla anlamlar
yüklemek, tersinden bir sınıf körlüğüdür! Bu körlüktür ki, somut
durumda, yürütülen faaliyetten, içinde bulunulan siyasi çevre –grup,
parti– adına politik olarak tatmin edici bir haz duyulmasını ve
kendinden aşırı memnuniyeti getirir, bu da BİRLEŞİP GÜÇLENMEYE DEĞİL,
BÖLÜNMÜŞLÜĞÜ BESLEMEYE HİZMET EDER, ZARAR VERİR! Zararı sadece bu da
olmaz, hali hazırdaki sendikal hareketi –ve yönetimlerini– gerçekte
olduklarından başka türlü –daha hayırhah– değerlendirmemize ve abartılı
tahliller yapıp, yanlış politik tutumlar üretmemize neden olur. Örneğin,
17 Ocak Pazar günkü Radikal 2’deki Zafer Aydın’ın yazısında olduğu
gibi...( yazımı uzatmamak için, bu yazıdan alıntılar yapıp tartışmaya
girmiyorum, arkadaşın yazdıkları ve bakışı da, benimkiler de açık
zaten...)
Buradan, ikinci noktaya, BUNDAN SONRA NE OLUR? sorusuna
geçebiliriz. Yazıma başlarken değindiğim gibi, Başbakan durumların
farklı –istemedikleri gibi– geliştiğini görünce posta atmayı bıraktı,
sorunu uzlaşma yolu ile aşmaya yöneldi. Ama bu aşamada, “...direnildi,
sonuç –anlaşma– tam istenildiği gibi olmasa da kazanıldı...” türünden
naif tahlilciliğe gene düşmemek lazım. (Hatta, daha şimdiden bazılarınca
bunlar yazılıp, söylenmeye başlanıldı bile!..) Şundan ki: Elbette bu
direnişle kazanılan çok şey var ve her durumda bunlar sınıfın –ve sınıf
mücadelesinin– kazanç hanesine yazıldılar ama; AMASI VAR ve bu AMA
geleceğimizi etkiliyor, etkileyecek işte!... (Hem işçiler –sınıf– için,
hem de sosyalistler için bu böyle, hepsini kastederek yazıyorum...)
AMA’sı da şu: Mücadelenin bu devresi bitti, bitiyor ama;
bu, hep devam edecek, birçok başka devreleri de olacak bir mücadele
–sınıf savaşı–; hangi konumda bitiriyoruz bu devreyi? Bu, önemli,
GELECEĞİ DE DOĞRUDAN ETKİLER! “Sarı”, “bürokrat”, “hain” “sınıf
uzlaşmacı” “sınıf düşmanı” (politik bakış açısına göre ne de çok
isimleri var, daha doğrusu “bizimkiler” birbirinden farklı ne çok isim
takmışlar!) sendika yöneticileri bu aşamadan “KAHRAMAN” OLARAK
ÇIKARLARSA, işçilerin gözünde –en azından birçoğunun gözünde– güvenleri
yeniden tazelenmiş olmayacak mı? Tekel işçileri on binin üstünde ve
Ankara’ da sadece bir kısmı varlar üstelik... Ya bu olan-biteni son
derece dikkatle ve kendileri için rota çizmek üzere izleyen, bu
sendikanın ve konfederasyonun diğer işkollarındaki, işyerlerindeki
işçiler?.. BU, GELECEK İÇİN NASIL SONUÇLARA YOL AÇAR? Uzatmıyorum ama,
okur anlamalı ki bu ve bunlar gibi daha bir sürü sonuç –faktör– var bu
başlığın altında, ve hepsi de sınıf mücadelesi açısından hayati önemde.
NASIL OLACAK? NE YAPMALIYIZ? DEMEK Kİ MESAİMİZ DAHA YENİ BAŞLIYOR! İşte
bu noktanın altı defalarca çizili, gözlere sokmak için ikide bir büyük
yazıyorum dayanamayıp..)
Bakın, tüm bu son yazdıklarımın önemine dair bir şeyler
anlatayım size: Başbakan, geçmişteki bir mitingde karşısına aniden
dikilen bir vatandaş, tersine giden bir şeyler söyleyince öfkesine
yenilip “ananı da al, git buradan” dedi ama; Tekel direnişinde sendika
yöneticileri aşağıdan işçinin baskısı ile “gerekirse genel grev yapar,
hükümeti düşürürüz” dediklerinde, meclisteki grup toplantısında kürsüye
çıkıp söylediklerini (posta atıp, “sizin gücünüz ne” dedi ya...) boş
bulunup, veya öfkesine yenilip söylediğini hiç sanmam. Bu işler böyle
olmuyor, böyle olmaz yani... Bir kere, o sözlerde “yerinizi, haddinizi
bilin, tabanınıza hoş görünmek için çizmeyi –çizgiyi– aşmayın!” uyarısı,
fırçası vardı, bu bir... İkincisi, eylemdeki işçilere “ayar verme”,
“korkutma ve geri bastırma, azimlerini kırma” tavrı da vardı, bu da
iki... ÇÜNKÜ, AÇIKÇA GÖRÜLÜYOR Kİ,GİDEREK OLABİLECEKLERDEN CİDDİ OLARAK
KORKUYORLAR, BU DA ÜÇ! (Bunları Başbakan Yardımcısı da “Tekel işçileri
parlamentodakilerden daha iyi muhalefet yapıyorlar” diye ikrar etti. Bu
parantezin içine müsveddemden ayrılarak yazmadan edemeyeceğim;
kifayetsiz muhteris Baykal, aklınca açmaza düşürmeye çalışarak dün akşam
Başbakana “...seni bu Tekel işçileri iktidardan düşürecek, tavsiyemdir,
Pazartesi anlaş” diye emir edası ile vurgulayarak seslendi. Bu ne ucuz
taktiktir, ne pespaye bir muhalefettir, güya işçilerin gözünde de puan
toplamaya, popülarite kazanmaya çalışıyor. Bütün bu yaşananlardan azıcık
da olsa ders alan işçiler izlerken gülmüşlerdir, eminim!) Dağıtmadan
söylediklerime döneyim, “Başbakan ve hükümet, bu yaptıklarını bilinçli,
hesaplı yapıyorlar, çünkü gelişmelerden korkuyorlar” demiştim.
Hemen bunlardan sonra İŞÇİLERİN SÖZLEŞMELERİNİN BİTİM
TARİHİ BEKLENDİ (bu, geçen hafta içinde oldu, yani işçilerin son dönem
sözleşmeleri de bitti). Çünkü bu durumun da işçileri tedirgin edeceği
HESAPLANDI. Ve bu süre de işçileri halka şikayet ederek, moral yıpranma
yaratmaya çalışılarak, çadırları sökme tehditleri savurarak geçirildi!
ZAMAN, yukarıda anlattığım gibi, genelde direnişteki işçilerin hanesine
olumluluklar yazarak geçtiği için; daha uzun beklenmeden ikili görüşme
sağlandı, iki bakana “bir uzlaşma yolu bulma” görevi verildi. DİKKAT!
Niye sadece en üst düzeyde, niye ikili, en dar bir görüşme? Sadece
çabukluk, bir an önce bitsin/neticeye ulaşılsın diye mi?..
Size, çok uzun yıllar toplu sözleşme uzmanlığı yapmış bir
sendika çalışanı olarak anlatmaya devam edeyim şimdi: Bazı toplu
sözleşme görüşmeleri süreç içinde zıtlaşır, çıkmaza girer ve tıkanır;
işçi kitlesi verilenlere razı olmaz, işveren daha fazla vermek istemez;
sendikacılar gelinen noktada uzlaşmak isteseler bile işçiler izin
vermez. Kilitlenilen noktada prosedür önce tarafları ortak bir noktada
uzlaştırmak için “tarafsız aracı”ya gitmek, gene anlaşılamazsa da
grevdir! Tam bu aşamada, deneyimli, uyanık işverenler –veya uzmanları–
ve karşı taraftan da hak ettikleri adları ile sınıf uzlaşmacı, işçi
satıcısı sendikacılar ortaya “bir de başkanlar kendi aralarında
görüşsünler” önerisini atarlar; sırf bu durumun kendisini kabul etmek
bile (yani işçiler bu öneriye onay verdiğinde) son direnilen noktadan
GERİ BASILMIŞ BİR ADIMDIR!
İşveren (siz, bizim durumumuzda hükümet diye okuyun) bu
öneri kabul edildiğinde bile, yani GÖRÜŞMEDEN ÖNCE BİLE psikolojik
üstünlüğü ele geçirmiştir zaten! Gerisi de çoğu kez, yapılan görüşmede
ortaya konulan önerileri işçi çoğunluğuna kabul ettirme manevraları ile
geçer. İŞ BİTİRİLMİŞTİR! Şu anda, Tekel işçilerinin teknik olarak içinde
bulundukları durum budur. Muhtemelen –umarım hükümettekiler ve sınıf
uzlaşmacı işçi satıcısı sendika yöneticileri başaramazlar ama– böyle bir
sonuçla bu direniş “bitirilecektir”. (Biraz şeytanın avukatlığını
yapayım mı? Görüşmede ortaya konulan öneriyi diyelim ki direnişteki
işçiler beğenmediler, “direnişe devam!” dediler, sendika yöneticileri de
“ başlarken referandum yaptık, şimdi de yapalım, bakalım işçilerin
tamamı ne diyecek?” dediler. Ne olur? Bekleyip, yaşayıp, göreceğiz.
Umarım, böyle bir durumda tutulan hat savunulmaya devam edilebilecek
kadar mevziler pekiştirilmiştir...
Ama gene de, bütün bu tanımladığım zor şartlarda bile elde
edilenler, hiç de küçümsenecek gibi değil. Doğru dersler çıkarabilir ve
o derslerin öğrettiklerini yapmayı başarabilirsek– hem işçiler, hem de
sosyalistler için söylüyorum– BİZ KAZANACAĞIZ!
Yaşasın işçi sınıfının ve işçi sınıfı sosyalistlerinin
birliği!
Kahrolsun sermaye sınıfı!
Kahrolsun bu düzen!
Zafer, direnen emekçinin olacak, sosyalizmin olacak!
(Bu yazı, Başbakanın Türk-İş Başkanı ile görüşüp; 2
Bakanına işçiler için “yeni bir öneri” hazırlamaları talimatını verdiği
günden sonra yazılmaya başlanıp, 31 Ocak Pazar günü yollanmıştır.)
|