KADİM DÜŞMAN: MİLLİYETÇİLİK


N. EZGİ ORAL


23 Nisan 2010



Ergenekon süreci ile beraber, sanki alışılagelenden farklı bir süreç işliyor gibi görünmekte. Artık darbe planlarının üzeri örtülmüyor, geçmişte ülkenin kaderini belirleyen paşalar sorgulanıyor. Aslında bu sürecin diğer süreçlerden tek farkı, devletin içindeki gizli savaş örgütlerinin bir kısmının, artık devletin işine yaramaz bir hale gelmesi.  Dolayısıyla işe yaramaz hale gelen bu örgütler ‘Ergenekon’ süreciyle tasfiye edilmeye çalışılıyor. Tasfiye süreci sancılı olduğu kadar, kimi çevrelerde ‘demokrasi’ anlamında iyimser düşünceler yaratıyor. Artık derin devlet örgütlenmesinin bittiği, Türkiye’nin giderek demokratikleştiği yorumları yapılmaya başlandı. Şovenist politikaların eskisi kadar prim görmeyeceği, insan hakları ve demokrasinin yeşereceği düşüncesinin bir yanılsama olduğunu görmemiz şart; çünkü devletin her zaman yedekte tutuğu gizli savaş örgütleri vardır. Bu anlamda tasfiye edilen ekip ‘azıtan’ ve toplum nezdinde deşifre olmuş bir ekiptir ve sürecin bu şekilde gelişmesi, milliyetçiliğin toplumsal dayanağını yitirdiğini göstermez.

Kendisini bir sorun olarak 1984’ten beri dayatan Kürt sorununun, bu günkü geldiği konuma baktığımızda aklınıza şu gelebilir:’Kürt Sorunu çözülse işçi sınıfının içinde örgütleniriz.’ Evet bu durumun oluşması örgütlenme bağlamında görece rahatlayacağımızın göstergesidir ve bir anlamda da Türkiye sosyalist hareketinde bir avuntu aracıdır; ancak milliyetçilik o kadar sakil bir ideolojidir ki, Bağdat Caddesi’ndeki burjuva gençleriyle varoşlardaki yoksul gençlerin aralarındaki çelişkiyi dikkate almadan, ‘ortak düşmana’ karşı birlikte hareket etmelerine olanak tanır. Bu ortak düşman günümüzde Kürtlerse, gelecekte pekâlâ sosyalistler de olabilir. Dolayısıyla milliyetçilik salt Kürt sorununa bağlı değildir. Öte yandan sol dahil diğer tüm siyasi akımlar milliyetçiliğin nefret söylemi ile zehirlenebilirler ya da TKP’nin Yurtsever Cephe örneğinde olduğu gibi, bilinçli olarak milliyetçilik üzerinden prim yapmaya çalışan ‘sol’ partilere dahi rastlanılabilir.

Türk kelimesinin bir ırkı temsil etmediği, Atatürk milliyetçiliğinin ayrıştırıcı değil birleştirici olduğu mitinin gerçekte bir karşılığı yoktur. Türk Milliyetçiliği de diğer tüm milliyetçilikler gibi ötekileştirici bir niteliğe sahiptir. Burada, Kemalistlerin Atatürk milliyetçiliğini ayrı bir yere koyma çabalarına dayanak oluşturan ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünü incelemekte yarar var. Kemalistlerin savına göre Atatürk ne mutlu Türk olana değil de ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ demiştir. Böylece, Türklüğü kabul eden herkes Türk sayılacağına göre, Türklük kavramı bir ırka dayandırılmaz; Türklüğü kabul ettiğiniz sürece Türksünüzdür ve mutlusunuzdur. Peki ya Türklüğü kabul etmeyenler? Sanırım onlar da kendilerine sunulan bu imkândan yararlanmayarak tarihsel bir hata yapmış oluyorlar. O zaman bu bakış açısını ‘Ne mutlu asimile olana!’ diye okumakta bir sakınca olmasa gerek.

Anadolu topraklarının gayri-Müslimlerden temizlenmesi konusunda ise Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti arasında herhangi bir çatışma görmek mümkün değil. Öyle ya, ilk ve orta öğretimin tarih derslerinde yıllardır öğretildiği gibi bir Türk Müslüman değilse Türklük özelliğini kaybeder, bir kişi Müslümanlaşırsa aynı zamanda Türkleşir de! Yani Araplar, Lazlar, Kürtler, Arnavutlar asimile edilebilir; ancak gayrı-Müslimler için hiçbir ümit yoktur: onlar hem bu ‘kutlu’ ulusun bir parçası değildirler, hem de en azından bu kutlu ulusun seçtiği ‘en doğru’ dine mensup değildirler… Nitekim Ermeni sorununda, 1915’teki katliamların TC nezdinde sahiplenilmesi, 6–7 Eylül olayları ile Osmanlı’da ‘yarım kalan’ hesabın bitirilmesi vb, resmi ideolojinin milliyetçiliğinin ırkçı temelden beslendiğinin göstergesidir.

Kapitalist sistemde milliyetçiliği sıfırlamak mümkün değildir. Bu, sınıflar mücadelesi kızıştığında egemenlerin bir kozu olarak kullanılacaktır. Mevcut ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen yüksek yargı, bürokrasi, ordu gibi kurumların bu ayrıcalıklarını meşrulaştıran en önemli nosyonlar ‘düşman’, ‘savaş’ ve ‘öteki’dir. Bir topluluğu ötekileştirmenin en kolay yolu ise milliyetçilikten geçer. Böylece milliyetçiliğin özünde olan soyut ve ‘pür’ ulus kavramına uymayan –ki aslından 1900’lü yılların başında yaratılan Türk kavramı Türkleri dahi kendilerine yabancılaştırmıştı.- kim varsa, daha doğrusu kim hakkını arar, mevcut vesayete karşı çıkarsa aynı zamanda Türklüğe ve Türk büyüklerine hakaret, milletin ilerlediği ortak ülküye ihanet etmiş ilan edilir. Böylece her demokratik talep sistem dışına itilerek marjinalize edilir. Toplumdan soyutlanmış bir hak arama mücadelesine karşı girişilen baskı ve imha operasyonu, pompalanan şovenizm ile meşruluğunu da kazanır böylece. Bu durum yıllarca böyle süregeldi. Çeşitli şekillere giren  ‘iç mihraklar’ kimi zaman anarşist oldular, kimi zaman ‘gerici’, kimi zamansa ‘bölücü’;  ama hedefleri her zaman aynıydı Atatürk’ün kazanımları ve aziz Türk milleti…

Bu ülkede parlamenterler birbirlerini Ermeni olarak ‘suçlarlar’, siyasi görüşü ne olursa olsun söz konusu Atatürk ya da resmi tarih olduğunda herkes bu hatıraya sahip çıkmak zorundadır; çünkü milli tarihimiz, milli meselelerimiz ‘siyasetler üstü’ bir noktadadır. Biz Marksistler için siyasi olmayan bir tarih yoktur; ancak milliyetçilik Marksizm’in sahip olduğu diyalektik anlayış ve bir ideolojik perspektiften yoksundur. Bu nedenle olaylar her zaman değişmez bir kesinlik içinde ve bir masal havasında algılanır. Türkler her zaman kahramandır, Rusların hedefi yüzyıllardır sıcak denizlere inmektir, Ermeniler zaten milletçe haindir vs.  

Kapitalist toplumlarda şovenizm, demokrasi ve sosyalist mücadelenin anti-tezi olarak yıllardır işlevini sürdürmektedir. Her birey aidiyet duygusunu yaşama ve doğuştan gelen bir ‘seçilmişliğe’ sahip olduğuna inanma eğilimindedir. Öte yandan bir kişinin kendini milliyetçi olarak tanımlaması için herhangi bir ideolojik temellendirmeye ya da entelektüel bir çabaya gerek yoktur ve egemen güçler iktidarlarının sallantıya girdiği her durumda milliyetçilik kozunu kullanmaktadır. Bu nedenle milliyetçiliğin asla yok olmayacak bir düşman olduğunu unutmamak ve sınıf mücadelesinin her aşamasında, milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmi savunmak-  ayrıca bu çizgiyi her koşulda korumak- temel prensibimiz olmalıdır.