|
Ergenekon süreci ile beraber, sanki alışılagelenden farklı bir süreç
işliyor gibi görünmekte. Artık darbe planlarının üzeri örtülmüyor,
geçmişte ülkenin kaderini belirleyen paşalar sorgulanıyor. Aslında bu
sürecin diğer süreçlerden tek farkı, devletin içindeki gizli savaş
örgütlerinin bir kısmının, artık devletin işine yaramaz bir hale
gelmesi. Dolayısıyla işe
yaramaz hale gelen bu örgütler ‘Ergenekon’ süreciyle tasfiye edilmeye
çalışılıyor. Tasfiye süreci sancılı olduğu kadar, kimi çevrelerde
‘demokrasi’ anlamında iyimser düşünceler yaratıyor. Artık derin devlet
örgütlenmesinin bittiği, Türkiye’nin giderek demokratikleştiği yorumları
yapılmaya başlandı. Şovenist politikaların eskisi kadar prim
görmeyeceği, insan hakları ve demokrasinin yeşereceği düşüncesinin bir
yanılsama olduğunu görmemiz şart; çünkü devletin her zaman yedekte
tutuğu gizli savaş örgütleri vardır. Bu anlamda tasfiye edilen ekip
‘azıtan’ ve toplum nezdinde deşifre olmuş bir ekiptir ve sürecin bu
şekilde gelişmesi, milliyetçiliğin toplumsal dayanağını yitirdiğini
göstermez.
Kendisini bir sorun olarak 1984’ten beri dayatan Kürt sorununun, bu
günkü geldiği konuma baktığımızda aklınıza şu gelebilir:’Kürt Sorunu
çözülse işçi sınıfının içinde örgütleniriz.’ Evet bu durumun oluşması
örgütlenme bağlamında görece rahatlayacağımızın göstergesidir ve bir
anlamda da Türkiye sosyalist hareketinde bir avuntu aracıdır; ancak
milliyetçilik o kadar sakil bir ideolojidir ki, Bağdat Caddesi’ndeki
burjuva gençleriyle varoşlardaki yoksul gençlerin aralarındaki çelişkiyi
dikkate almadan, ‘ortak düşmana’ karşı birlikte hareket etmelerine
olanak tanır. Bu ortak düşman günümüzde Kürtlerse, gelecekte pekâlâ
sosyalistler de olabilir. Dolayısıyla milliyetçilik salt Kürt sorununa
bağlı değildir. Öte yandan sol dahil diğer tüm siyasi akımlar
milliyetçiliğin nefret söylemi ile zehirlenebilirler ya da TKP’nin
Yurtsever Cephe örneğinde olduğu gibi, bilinçli olarak milliyetçilik
üzerinden prim yapmaya çalışan ‘sol’ partilere dahi rastlanılabilir.
Türk kelimesinin bir ırkı temsil etmediği, Atatürk milliyetçiliğinin
ayrıştırıcı değil birleştirici olduğu mitinin gerçekte bir karşılığı
yoktur. Türk Milliyetçiliği de diğer tüm milliyetçilikler gibi
ötekileştirici bir niteliğe sahiptir. Burada, Kemalistlerin Atatürk
milliyetçiliğini ayrı bir yere koyma çabalarına dayanak oluşturan ‘Ne
mutlu Türküm diyene’ sözünü incelemekte yarar var. Kemalistlerin savına
göre Atatürk ne mutlu Türk olana değil de ‘Ne mutlu Türküm diyene!’
demiştir. Böylece, Türklüğü kabul eden herkes Türk sayılacağına göre,
Türklük kavramı bir ırka dayandırılmaz; Türklüğü kabul ettiğiniz sürece
Türksünüzdür ve mutlusunuzdur. Peki ya Türklüğü kabul etmeyenler?
Sanırım onlar da kendilerine sunulan bu imkândan yararlanmayarak
tarihsel bir hata yapmış oluyorlar. O zaman bu bakış açısını ‘Ne mutlu
asimile olana!’ diye okumakta bir sakınca olmasa gerek.
Anadolu topraklarının gayri-Müslimlerden temizlenmesi konusunda ise
Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti arasında herhangi bir çatışma görmek
mümkün değil. Öyle ya, ilk ve orta öğretimin tarih derslerinde yıllardır
öğretildiği gibi bir Türk Müslüman değilse Türklük özelliğini kaybeder,
bir kişi Müslümanlaşırsa aynı zamanda Türkleşir de! Yani Araplar,
Lazlar, Kürtler, Arnavutlar asimile edilebilir; ancak gayrı-Müslimler
için hiçbir ümit yoktur: onlar hem bu ‘kutlu’ ulusun bir parçası
değildirler, hem de en azından bu kutlu ulusun seçtiği ‘en doğru’ dine
mensup değildirler… Nitekim Ermeni sorununda, 1915’teki katliamların TC
nezdinde sahiplenilmesi, 6–7 Eylül olayları ile Osmanlı’da ‘yarım kalan’
hesabın bitirilmesi vb, resmi ideolojinin milliyetçiliğinin ırkçı
temelden beslendiğinin göstergesidir.
Kapitalist sistemde milliyetçiliği sıfırlamak mümkün değildir. Bu,
sınıflar mücadelesi kızıştığında egemenlerin bir kozu olarak
kullanılacaktır. Mevcut ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen yüksek
yargı, bürokrasi, ordu gibi kurumların bu ayrıcalıklarını meşrulaştıran
en önemli nosyonlar ‘düşman’, ‘savaş’ ve ‘öteki’dir. Bir topluluğu
ötekileştirmenin en kolay yolu ise milliyetçilikten geçer. Böylece
milliyetçiliğin özünde olan soyut ve ‘pür’ ulus kavramına uymayan –ki
aslından 1900’lü yılların başında yaratılan Türk kavramı Türkleri dahi
kendilerine yabancılaştırmıştı.- kim varsa, daha doğrusu kim hakkını
arar, mevcut vesayete karşı çıkarsa aynı zamanda Türklüğe ve Türk
büyüklerine hakaret, milletin ilerlediği ortak ülküye ihanet etmiş ilan
edilir. Böylece her demokratik talep sistem dışına itilerek marjinalize
edilir. Toplumdan soyutlanmış bir hak arama mücadelesine karşı girişilen
baskı ve imha operasyonu, pompalanan şovenizm ile meşruluğunu da kazanır
böylece. Bu durum yıllarca böyle süregeldi. Çeşitli şekillere giren
‘iç mihraklar’ kimi zaman anarşist oldular, kimi zaman ‘gerici’,
kimi zamansa ‘bölücü’; ama
hedefleri her zaman aynıydı Atatürk’ün kazanımları ve aziz Türk milleti…
Bu ülkede parlamenterler birbirlerini Ermeni olarak ‘suçlarlar’, siyasi
görüşü ne olursa olsun söz konusu Atatürk ya da resmi tarih olduğunda
herkes bu hatıraya sahip çıkmak zorundadır; çünkü milli tarihimiz, milli
meselelerimiz ‘siyasetler üstü’ bir noktadadır. Biz Marksistler için
siyasi olmayan bir tarih yoktur; ancak milliyetçilik Marksizm’in sahip
olduğu diyalektik anlayış ve bir ideolojik perspektiften yoksundur. Bu
nedenle olaylar her zaman değişmez bir kesinlik içinde ve bir masal
havasında algılanır. Türkler her zaman kahramandır, Rusların hedefi
yüzyıllardır sıcak denizlere inmektir, Ermeniler zaten milletçe haindir
vs.
Kapitalist toplumlarda şovenizm, demokrasi ve sosyalist mücadelenin
anti-tezi olarak yıllardır işlevini sürdürmektedir. Her birey aidiyet
duygusunu yaşama ve doğuştan gelen bir ‘seçilmişliğe’ sahip olduğuna
inanma eğilimindedir. Öte yandan bir kişinin kendini milliyetçi olarak
tanımlaması için herhangi bir ideolojik temellendirmeye ya da
entelektüel bir çabaya gerek yoktur ve egemen güçler iktidarlarının
sallantıya girdiği her durumda milliyetçilik kozunu kullanmaktadır. Bu
nedenle milliyetçiliğin asla yok olmayacak bir düşman olduğunu unutmamak
ve sınıf mücadelesinin her aşamasında, milliyetçiliğe karşı
enternasyonalizmi savunmak-
ayrıca bu çizgiyi her koşulda korumak- temel prensibimiz olmalıdır.
|