TERÖRİZM


ERSİN ÖNSEL


13 Kasım 2010


Sosyal gerçeklikleri onlarca yıl sonra “sözde” kabullenenler, yürütme erkine sahip oluşlarından aldıkları güçle siyaset arenasında bu gün oldukça mağrur bir hali yansıtmaktadırlar. Söylemler odur ki AKP, dünya mali formuna süratle uyum sağlayıp, emperyalizme biat edişle taçlandırdığı iktidar olma konumunu,  tarifi imkânsız bir riyakârlığın dünyasıyla hayata geçirme azmi gayreti ve coşkusu içine girmiş bulunmaktadır.

Yaşanan konjonktürde ezilenlere ve emekçi sınıflara tarihen sosyal bir özeleştiri veriyormuşçasına  “duygusal, insani, dramatik” görünümlere bürünüp, halkımızın karşısına çıkan ve bu hallerin üzerinden toplumsal politika yapmak isteyen oligarşinin yeni kanadı   “Çağdaş Hürriyet ve İtilafçılar”, bu günlerde üçüncü sınıf aktörleriyle kokuşmuş bir devlet oyununu sahnelemeye uğraşmaktadırlar.
Devlet deneyiminde birikimli, tarihler boyunca emekçilere ve halklara karşı sayısız komplonun ve provokasyonun   “yaratıcı” sı, İTİHATÇI-KEMALİST öncülleri ise, kendilerine çok yararlanacakları bir yığın deneyimi miras olarak bırakıp, şimdilik devlet sahnesinden kısmen de olsa geri çekilmiş durumdadırlar.
İşçi sınıfı ve ezilen halklara ve onların devrimcilerine, sosyalistlerine, demokratlarına gün yüzü göstermeyenler, tarihen hesabı görülmeyeceğini sandıkları bir düzenin keyfini sürdürmeye devam etmektedirler. Sömürgen sınıf konumlarıyla uzun bir tarih yazan, çağın bu organize asker-sivil egemen sınıfı, bilindiği üzere henüz yakın tarihin belleklerimizden silinmemiş sayısız siyasi provokatif vakalarıyla ve estirdikleri terör dolu günlerle varlıklarını tekrar tekrar oligarşinin yeni  “yandaş” kanadına sunmada örnek olmuşlardır. Bu pratikleriyle “devletin demir yumruğunun kadife eldiven içerisinde nasıl sunulacağının sayısız örnekleri daima terörizm markalı olup, oligarşinin yeni burjuvazisine “değerli” bir armağanıdır.

Sayelerinde; gün gelmiş, bu egemen sınıf ittifakının, altı ayda koca bir ulusu tarih sahnesinden silme amacına yönelik büyük provokasyonunun dayanılmaz vahşetini yaşamışızdır. İttihat ve Terakkinin hayata geçirdiği Ermeni tehcirinin ve “o yürüyüşteki” vahşetin, yok edişin unutulmayan kara lekesi ve terörü dünya ölçeğinde halklar arasında muazzam bir nefrete neden olmuş, ayrıca da hiçbir resmi tarihin unutturamadığı gayrı insani şoven bir kalıcılaşmaya yol açmıştır.

Gün gelmiş Karadenizin sularını TKP’nin yiğit önderi Mustafa Suphi ve arkadaşları “Onbeşler”e mezar yaparken, dönemin egemen önderliği bu barış ve destek heyetine unutulmayacak bir provokasyonla terörünü uygulamış ve TKP’li yoldaşları dünyanın gözü önünde katledip, kendi halkının belleğinden de silmiştir.

Gün gelmiş, halkların şehirlerini, kasabalarını yangın yerine döndüren devletin dehşet dolu provokasyonlarını görmüşüzdür.  Yahudi topluluğu üzerinden uluslararası itibar kazanmak düşüncesiyle dünyaya Yahudi toplumunu kurtarmak için ta İspanyalardan kendilerine kucak açtığımızı söyleyen egemen burjuvazi, bir halkın bu hazin hikâyesini yıllardır söyleyip durmuş, akabinde utanmadan uygulanan büyük terör dalgasıyla anlatılan öykünün kahramanlarını, Yahudi topluluğunu perişan etmede bir sakınca görmediğini cihana göstermiştir. Eylemini bu biçimde sonlandırmayan egemen sınıf, aynı halkı Kırklareli’nden, Çanakkale’den, Edirne’den kovup yok edişinin acı öyküsünü kısa bir sürede dezenformasyonla unutturma başarısını da göstermesini bilmiştir.
Gün gelmiş, başta Şehri -İstanbul olmak üzere İzmir ve Ankara’da bir hazan mevsiminin 6-7 Eylül’ünde panik, talan, korku içinde ortalık kana bulanmış, azınlık halklar topluluğu insanlıklarından çıkarılmış, estirilen devlet organizeli terör ile mallarına ve canlarına kastedilmiştir. Binlerce Rum, Ermeni, Yahudi vatandaş büyük göçlere zorlanmak amacıyla eylemler günlerce sürdürülmüştür.

Gün gelmiş Alevi topluluklara, Türk İslam sentezi üzerinden yükselen iktidarların planlı kanlı terör saldırılarıyla ve İslamofobi faşistlerin öncülüğünde ağır zararlar verilmiş, yüzlercesi hunharca katledilerek, geride utanç dolu bir tarih bırakılmıştır.

Gün gelmiş, 30 yıl boyunca kirli bir savaş kesintisiz sürdürülmüş, inkâr ve asimilasyona dayandırılan şiddet politikalarının merkeze alınışı temelinde Kürt halkı üzerindeki İnsanlık tarihinde örneğine az rastlanılabilir dramlar yaşatılmış, on binlerce faili belli cinayet açıkça işlenerek, bölge ve şehirler sivil halkın mezarlarına dönüştürülmüştür.  Burjuvazi bütün bu provakasyonlarına hazırlanırken mevcut ortamı terörize ederek işine girişmiş, yasama yürütme yargı cephesinin görünmeyen ittifakı her defasında olduğu gibi başarılı eşgüdümlerle toplumu serseme döndürmüş, yağmur gibi bir dezenformasyon harekatı ile toplum asimile edilmeye çalışılarak yeniden kalıba dökülmüştür.
Terjrizm bu somut olgularla ezilen sınıflar ve emekçi halkların yaşamından hiçbir dönem çıkıp gitmemiştir. Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte tek parti döneminin hemen başında Terörizm ile beslenen İstiklal Mahkemeleri ortalığı kasıp kavurmuş, tek bir muhalif kalmamacasına Kemalizm iktidarını perçinlemiştir. 1950 yıllarıyla birlikte bu defa da  “Çok partili demokrasi şiarıyla” yürüyüş devam ettirilmiştir. 1960 askeri darbesiyle başlayan süreç sayısız sivil ve askeri cuntaların tozu dumana kattığı bir ülke olarak bugün 2010’lara dayandığında 12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlüğünün bütün kurum ve kuralları aynen kendini muhafaza ederek, baştan sona bir terör devleti yapılanmasıyla yaşamlarımızdaki mevkilerin orta yerinde konumlanmıştır.

Devlet hala karmakarışık ve demokratik hukuk devleti adı altında şaibeli bir tarzda varlığını toplumun ezilmesi üzerinden terörle devam ettirmektedir.
Bütün bu tarihsel hatırlatmaların amacının, tarihin sınıflar mücadelesi ve iktidar olma biçimlerini göstermek ve terörizm uygulamalarının asıl adresinin devlet olduğunun bir kez daha anlaşılmasına katkı koymaktır. Aynı zamanda da iktidar erkinin bu dengeyi tutturabilmesinin yolunun kapitalist devletlerin sistematik bir terör organizasyonundan vazgeçemeyişinin kaçınılmaz olarak altının çizilmesidir. Yukarıda sözü geçen bütün olguların zamanla nasıl açığa çıktığını ve baş aktörün ise devlet terörünün bir sonucu olarak cisimleştiğini görmekteyiz.
21 Eylül 2010 tarihinde SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİ ve TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK PLATFORMU’NA yapılan saldırı, gerekçelendirilirken, müthiş bir zorlama herkes tarafından anlaşılabiliyordu. Devlet bu tip uygulamaları defalarca gerçekleştirmiş şaibeli durum artık kanıksanan bir olgu oluvermişti. İlgili olay işbirlikçi medyaya servis edilirken görülen tablo TERÖRİZM üzerinden yola çıkan kendi içinde sayısız çelişkiler taşıyan koca bir provokasyona dönüşüyordu. Terörle yatıp terörle kalkanlar işkenceci sürüleriyle teşkilatlar oluşturanlar, yıllardır demokrasi ve özgürlükler için mücadele veren SDP ve TÖP’e bu hain saldırıyı terörizm suçlaması üzerinden yapabiliyorlardı. Hiçbir şekilde inandırıcılığı olmayan bu saldırı geleceğin önlenmesini geciktirmek adına provakatif bir saldırı olduğu gibi, senaryolaştırılan bir terör ortamıyla da oldukça manidardır.

Bölgede yılların mücadelesi sonucunda  barış ve özgürlük hareketi  tüm dengeleri alt üst ederken, Batıda da kaçınılmaz olarak emekçi sınıfları yeni ufuklara yelken açtıracak Türkiye sosyalist hareketinin birliği, başta Türkiye burjuvazisi olmak üzere oligarşinin bileşenlerini  tedirgin etmiştir.
Egemenler, kendilerine muhalif güçlerin  sönümlendirilmesi  ve mas edilmeleri  konularında oldukça deneyimli bir geçmişe ve örgütlenmeye sahiptir. Hal böyle iken  giderek ve sistematik biçimde bu güne dek pek görülmemiş bir kapsayıcılıkla Türkiye devrimcilerinin sosyalistlerinin geliştirdiği   emekçi sınıflar ve ezilen halklarca çekim merkezi haline gelebilecek örgütlenmeler  oligarşinin hesaplarını çıkmaza sokmaktadır.

Barışla birlikte yeni bir açılımın stratejisi masaya yatırılırken toplumda mevzilenmiş tüm sınıf ve katmanların hesapları farklılık arz etmektedir. ”Sömürünün ebedi  kılınması ”esasına dayanan egemen erk, toplumsal  muhalefete varacak yığınsal çıkışlar konusunda tedbirlerini  bu günlerden almanın  hazırlığı içerisindedir. Toplumsal fay hatlarının kırılmasında Ortaya konulan ve zaman içerisinde bir mücadelenin sonucu olarak cisimlenen Kürt sorunu, Kemalizm,öncü savaş tezleri, kadın sorunu, enternasyonalist devrimci anlayış, sınıf dayanışması temeli üzerinde çoğulcu sosyalist parti anlayışları  ve bunun gerçekleşmesi yolunda sonuna kadar ısrarcı olma bilinci ve eylemi  SOSYALİST DEMOKRASİ PARTİSİNİ  ve bu anlayışlardaki diğer kardeş parti ve platformlarını  öne geçirmiştir.

Bize dair özet birkaç cümle söyleyecek olursak, içinde bulunduğumuz bu tarihsel kesit, yıllarca ısrarlı bir titizlikle ve sıkı bir mücadeleyle ortaya çıkartılan, sönümlendirilemeyen, ileriye açık olguların toplamını savunan hattımızdır. Bu platform çok geniş demokratik  cepheli  toplumsal güçlerden takviye edilmeyi beklemektedir.

Varlığımızla, görüşlerimizle, sosyalist demokrasimizle oligarşi bizden rahatsızdır. Burjuvaziye “sol”dan destek sağlayan örgütlenmeler o derece süratle hayatiyetlerini kaybetmektedir ki  liberal   yapılanmalar bile bu “sol”u ayakta tutamamaktadır. Yoldaşlarımızı sadece devrimci ve sosyalist oluşları üzerinden aylarca tutuklu bırakıp cezalandırmayı kararlaştıranlar yığınların özgürlük ve demokrasi çıkışları karşısında bakalım hangi halleri takınacaklardır. Tarihin sahnesinden  sadece uygun adımlarla yürüyen  askeri kıtalar geçmez. Emeğin kurtuluşu uğrunda özgürlükler ve demokrasi için verilen mücadeleler , yeni bir yürüyüş tarzını ve hayatın yolunu er geç önümüze serecektir. Bu böyle biline…

 


Ersin Önsel
Loading