![]() |
|
|
|
|
||
|
NELER OLUYOR? ERSİN ÖNSEL 7 Ağustos 2010 Dostlar, Kardeşler, Yoldaşlar, derinimdeki
bir sesle ve içim acıyarak seslenmek istiyorum siz Kürtlere, Türklere,
Gürcülere, Araplara, Lazlara, Rumlara, Ermenilere ve bilcümle halklara.
Neler oluyor ORTADOĞUDA ve de BU TOPRAKLARDA? Her şeyin kabul gördüğü, her olumsuzluğun her
an devreye girip hayat bulabileceği, insani dokunun paramparça olmuş
haliyle her türlü melaneti içerdiği bu karmaşık ve boğucu ortam neyin
nesi? Asırlardır yorgun, bitkin ve perişan haldeki Ortadoğu halkları,
neden dengelerini bulup durularak, bir türlü yatağına çekilemiyor?..
Sonra da sorularımı bir devrimciye, bir sosyaliste bir özgürlük
savaşçısına yakışabilir biçimde şöyle yanıtlamaya çalışıyorum. Aslında şaşırtıcı olan hiçbir şey yok. Ortada
görünen fenomen, ORTADOĞUNUN sayısız halklarının çok yönlü kültürel,
etnik, dinsel, mezhepsel yapısının sosyal sancılarıdır. Ayrıca daha da
önemli olan dünya ve yerli egemenlerine karşı bölge halklarının
başkaldırı ve isyanlarının gerçekliğidir. EMPERYALİZMİN en verimli, en
bereketli avlanma ve sömürü alanı olarak dünya coğrafyasında yer alan
ORTADOĞU halkları, kimi zaman özgürlük mücadelesi biçiminde kimi zaman
dinsel, mezhepsel kavgaların görünümleri biçiminde ama bir türlü hesabı
görülmemiş mağdurların ısrarlı karşı koyuşları tarzında sürüp giden
İSYANLARI ve hesaplaşmayı yansıtmaktadır. Kafamızdaki sosyal siyasal
modellere kolayca oturmayan bu karmaşa yumağını açımlandırmaya
çalıştığımızda çoğu kez sayısız parametrenin devreye girip, teorik,
pratik konumlanışları zorlayarak stratejik hatların gözden geçirilmesi
zorunluluk arz etmektedir. Her gün yeni bir şeyler öğrendiğimiz bu
toplumsal hamur ORTADOĞUDUR. Bugün bu topraklarda vahşi bir şekilde
yaşanan savaş; kanlı ve çok zorlu olup, zulümlerle kuşatılmış
İKTİDARLARIN KORKULU RÜYASI OLMAYI SÜRDÜRÜYOR. Kıran kırana bir seyir
izleyerek tarihteki yerini korumaya çalışan Ortadoğunun yerli
egemenleri, arkalarındaki EMPERYALİST dünya gücüne rağmen feci bir halde
ufuksuz ve umutsuz bir geleceğin ürpertilerini yaşıyor. Ezilen sömürülen
halklar ise mücadeleleriyle tüm dünyaya göstere göstere yeni ve
özgürlüklerle dolu ulaşılabilir bir dünyanın temellerini atıyor. Sınıfların net ve her yönüyle homojenliği
kıta Avrupasındaki toplumların karakteristik özelliğidir.Bu haliyle
egemen sınıf ve altındaki diğer sınıfları berrak görüntülerle
izleyebiliriz.Ancak yerkürenin bu taraflarında görünüm aynı değildir.
Bütün bu netliği bulanıklaştıran ana gösterge ise ORTADOĞUda olduğu
gibi,DİLSEL ve DİNSEL KARIŞIK KÜLTÜRLERDEN, ETNİK NÜFUSLARDAN BİRLEŞİK
OLARAK OLUŞMUŞ SAYISIZ HALKLAR TOPLULUĞUNUN İÇİÇE GEÇMİŞLİĞİDİR. Ayrıca
yaşanılmamış ve devrimci sınıf mücadeleleriyle aşılmamış sosyopolitik,
sosyoekonomik uçurumlu oluşumlar halklar mücadelesinin önünde aşılması
gerekli tarihi dev engeller olarak varlıklarını halen sürdürmektedir. TARİHTEN KESİTLER VE BİRAZ KUZEYE DOĞRU Geç uluslaşma süreçlerinde Türklerin en
önemli duraklarından biri Balkan savaşları ve onu öteleyen zamanlardaki
siyasi varyasyonlardır. Osmanlı imparatorluğu çözülürken, Balkan
yenilgisi 3 milyona yakın bir Türk nüfusu İstanbul’a ve Anadolu
topraklarına yığmıştı. Balkanların tüm nüfus ve toprak bileşimleri
tamamıyla değişmiş, yeni oluşan genç devletler yeni sınırlarıyla tarih
sahnesindeki çizgilerini daha bir kalınlaştırmışlardı. Osmanlı
imparatorluk topraklarında artık Yunanistan (1832), Karadağ(1878),
Sırbistan(1882), Bulgaristan(1908) krallıkları tarihe damgalarını vurup,
var olabilmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun kuzey Afrika, Mezopotamya
ve Arabistan yarımadasında yaşayan tüm halklar olarak Kürtler, Araplar,
Ermeniler 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sosyal çalkantılar
içinde uluslaşmanın getirdiği yeni fenomenleri aşabilmenin gayretiyle
sürekli isyan halindedirler. Kapitalistleşme süreci siyasi göstergesini
ulus devletler biçiminde yansıtırken, EGEMEN SINIF OLARAK BURJUVAZİ
beraberliğinde milliyetçiliğin aşağılık uygulamalarını koşulların
elverdiği zamanlarda devreye sokmakta hiçbir beis görmemiştir. Türk
milliyetçiliği tarihin bu kesitinde dalgalar halinde ırkçı şoven
örgütlenmelerini Trakya ve Anadolu halklarının yaşamlarına katmış, dünya
insanlığının o güne dek görmediği bir vahşeti belirli periyodlarla
HALKLAR ÜZERİNDE UYGULAMIŞTIR. Bütün bu olup bitenlerin açılımını ise
şöyle seslendirmiştir: Kalmayan vatan toprağı, safi Türklerden oluşan
bir toplum ve Türk burjuvazisinin kotarılıp yaratılmasının her koşul ve
şartta doğmasının sağlanması. Artık tarih sahnesindeki siyasi organizasyon,
Türk milliyetçiliğinin en deneyimli ve sıkı örgütlenme modeliyle İTTİHAT
VE TERAKKİDİR. Bölgedeki emperyalist hegemonyanın safları oluşurken
Osmanlı imparatorluğunun tercihi ağır basan yanıyla Alman emperyalizmi
olmuştur. Geç uluslaşma kendisinin tarifini ve yöntemini fetih
savaşları, homojenleştirilmiş giderek bütünüyle Türk olan bir toplum
üzerinden belirlerken, İmparatorluğun diğer halklar üzerindeki inkarcı
ve asimilasyoncu bütün olgular revaç bulmuştur. Alman emperyalistlerinin
akıl hocalığında yol alan İTTİHAT VE TERAKKİ tipik bir Jakoben
örgütlenmesidir. Dolayısıyla iktidar yolu darbeler, el koymalar, tek
ulus şoven milliyetçiliği, oligarşik yönetimler biçiminde seyredip
gelişmiştir. Yaratılmak istenen “Fatih”lerle Anadolu ve Rumeli halkları
perişan edilmiş, onbinlerce asker ve ezilen emekçi halk ölümlere bile
bile sürülüp katledilmiştir. Yakın tarihimizde yer alan” SARIKAMIŞ
FACİASI” ırkçı şoven bir milliyetçiliğin zaferler bekleyen çok acı bir
dramıdır. 90.000 asker (insan!) bir hafta içinde Palandöken dağlarında
kendini Napolyon sanan İttihatçı bir generalin sevk ve komutasında
donarak ölmüştür. Halkların dramı ara verilmeksizin sürüp de gelmiş
“Vatanı Türkleştirme” şiarı altında insanlık tarihinde o güne dek
görülmemiş bir jenosid uygulamasıyla bu toprakların kadim halklarından
Ermeni halkı milyonu aşan sayılarla katledilmiştir. İttihat ve Terakki
Fırkasının muhteşem! organizasyonuyla ve büyük bir çevirme hareketiyle
tüm Anadolu Ermeni topluluklardan “temizlenmiş”, taşınabilir servetlere
el konmuş, taşınmaz tüm zenginlikler yerli eşraf ve mütegallibenin
hizmetine sunulmuştur. Sosyal ve siyasal tarihimizin yüzelli yıllık
son bölümünün, Osmanlı imparatorluğu bünyesinde geç uluslaşma
sancılarını yaşayan tüm uluslarla egemen Türk ulusu arasındaki
savaşımlarda yaşandığını görürüz. Şimdilerde yoğun bir şekilde
yaşadığımız Kürt sorunu ise, Cumhuriyet arifesinde belirli bir
konsensüse varılmış halde bir denge durumunu yansıtıyordu. Kürt halkıyla
ilişkiler Lozan’da Türk egemen sınıflarının temsilcileri tarafından
bütün dünyanın gözleri önünde açıklanan beyanlarla iki kardeş halkın
sorunlarının çözülebileceği mesajlarını yansıtmakta idi. Ancak Lozan’ın
hemen akabindeki uygulamalar hiçbir biçimde deklarasyonlara uyulmamış
bir şekilde tarihe geçmiştir. Deklare edilen en önemli sav Lozan
delegasyonunun iki halkın delegasyonu olduğu ve iki halkın karşılıklı
istemlerinin özgür ve kardeşçe uygulayabilecekleri kurumsallaşmaların
gerçekleşebileceği yönündeydi. Ayrıca Lozan iki ulusal varlığın
birbirlerine taahhüt ettiği prensiplerin uluslararası bir platformdaki
tesbitidir. Lozan’ın hemen sonrasında Cumhuriyetin resmi söylemi Kürt
halkının varlığından ve haklarından bir daha asla bahsedilmemiş
olmasıdır. İlerleyen zaman içerisinde de Kürt halkının varlığı inkar ve
asimilasyonlarla tarihin gerçekliğinden silinmeye çalışılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarıyla beraber
Kemalizmin ataklarının tüm muhalefet odaklarını yerle bir ettiğini
görmekteyiz. Tek parti döneminin antidemokratik uygulamaları
İttihatçılığın bir versiyonu olarak siyasi hayatın belirleyicisi olmuş,
temel hak ve hürriyetler sosyal yaşamlardan silinip atılmıştır. Gelişen
Kürt isyanları Koçgiri’de, Nasturi’de, Beytüşşebab’da derin izler
bırakmış, Şeyh Said ve Dersim isyanlarıyla sürüp gitmiştir. Cumhuriyetin halklar üzerinde “sterilize”
uygulamaları hızından hiçbir şey kaybetmemiş,1934 yılında Trakya ve
Çanakkale’de pogromlar devreye sokulmuş, Yahudi halkı üzerinde uygulanan
bu saldırılar umut edilen sonuçları yaratmış, Yahudi yerleşkeleri yerle
bir edilerek bulundukları şehir ve kasabalardan sökülüp atılmışlardır.
Süratle homojenleştirilen toplumsal yapı bünyesindeki ekonomik siyasi
sıkıntılarla karşı karşıya kalınmış, hiçbir ders alınmadan 1955 yılının
6-7 Eylül olaylarıyla ve bizatihi devlet organizasyonlarıyla İstanbul,
İzmir, Ankara’daki Rum, Ermeni, Yahudi azınlıkların can ve mal
güvenlikleri hiçe sayılarak büyük yıkımlar gerçekleştirilmiştir Türkiye sosyalist hareketi kısaca
özetlediğimiz bu toplumsal konumlanışların ve kitle hareketlerinin
içinde serpilmiş, ne yazık ki yeterli dersleri ve çıkarsamaları
gerçekleştiremeden kendince bir hayatı devreye sokarak, yıllarını bir
nevi heba etmiş gibidir.”Cumhuriyetin kazanımları” üzerinden Kemalizmle
sosyalizm arasında aşılmaz duvarların var olmadığını “keşfetmiş” bazı
sosyalistler, uzun yıllar bu beraberliği içeriği boşaltılan bir
“Antiemperyalist” çizgiyle bu günlere kadar taşımıştır. Bu konudaki
öncülükleri bünyelerindeki Kemalizmle yıllarca beraberlikler oluşturarak
sürmüştür.Bugün gelinen noktada İttihatçılığın bir versiyonu olarak
Kemalizm tarihinin en zor günlerini yaşamaktadır. MAAŞALLAH TOSUN GİBİ YENİ BİR BURJUVA SINIFI
DAHA ANADOLUDA ZUHUR ETTİ Egemen sınıfların kendi bünyelerinde Hürriyet
ve İtilaf Fırkasından beri dıştalanan, iktidarlara ortak edilmeyen
varlıklı sınıflar sistematik bir tempoyla 80 yıllık bir maratonun
sonunda İslam soslu yeni burjuvazi olarak tarih sahnesindeki yerini
almış bulunmaktadır. Burjuvazinin kendi arasındaki rövanşı çok net bir
şekilde gerçekleşmiş, Kemalist burjuvazi iktidar yolunda ağır bir darbe
almıştır. Kesintisiz olarak malumun tekrarıyla siyaset
yapan, sosyalist ve devrimcileri saf dışı bırakmayı esas kabul eden
oligarşi karşısında bugün Türkiye sosyalistlerinin, demokratlarının,
yurtseverlerinin TEK BİR SEÇENEĞİ VAR. BU SEÇENEK AYNI ZAMANDA TARİH
ÖNÜNDE BİR VAR OLMA DURUMUDUR. BU SEÇENEK ÖZGÜR VE DEMOKRATİK BARIŞI
SAĞLAYAN BİR CEPHENİN ÖRÜLMESİ İŞİDİR. Kimse kimseyi oyalamasın.
Yapacakmış gibi kimse davranmasın, hiçbir sosyalist örgüt Kürt sorununda
sürekli işleri yokuşa süren bir pratiğin içinde olmasın. Burjuvazi
cephesinde her gün yeni bir dezenformasyonun, sayısız şaşırtan,
panikleten, oyalayan görüntülerin, merkezi medyanın olağanüstü yalan
gayretlerinin tümü, çarpılan iktidarlarının ayakta tutulabilmesi işidir.
Şu anda burjuvazinin gündemindeki en önemli iş; Anayasa referandumu ve
hemen arkasından gelecek genel seçimler programını bir oldu bittiye
getirme hareketidir. On yıldır yeni bir Anayasa konusunda temel hak ve
özgürlükler başta olmak üzere seçim barajının düşürülmesinden anadilde
eğitime toplu sözleşmeli grevli sendikal haklardan etnik kökenli
kimliğin kabulüne kadar sayısız insani çağdaş talepler gündeme
getirilmesine rağmen oligarşi bir celsesinde bile bu taleplerin
hiçbirine dönüp bakmamışken bugün bu demokrasi havariliği neyin nesidir?
Ayrıca burjuvazinin demokrasi doğurmayacak bu karmaşık programlarına
Evet ve Hayır çizgisinde selam çakan “sosyalistler” acaba ne zaman hangi
gaileleri de atlayabilirlerse sağlıklı davranabileceklerdir. İçlerindeki
Kemalizm öyle görünüyor ki tarihleri boyunca kendilerini terk etmedi
bundan böyle de terk etmeyecektir. Sevgili yoldaşlar, zoru başararak yürümeyi
bir kere şiar edinenler, dostlarını, ezilen halkları ve emekçi sınıfları
uzun erimde daima yanı başlarında görürler. Bu safsatalarla,
oyalamalarla dolu Referandum oylamasını BOYKOT ediyor, yolumuzun barış,
özgürlük, sosyalizim ve devrim olduğunu bir kez daha dosta düşmana ilan
ediyoruz.
|
||
|
Loading
|